Yazı Duyurusu

Menu

GÜNCEL YAZILAR

Previous
Next

EN SON YAZILAR

AŞK SÖZLERİ

AŞK ŞİİRLERİ

ŞAİRLER VE YAZARLAR

ALTIN ÖĞÜTLER

ÖDEV NOTLARI-DERS NOTLARI

ALTIN SÖZLER

KUTLAMA MESAJLARI

Recent Posts

ŞEYH EDEBALİ SÖZLERİ

13 Kasım 2020 Cuma / No Comments
şeyh edebalinin nasihati, Şeyh Edebali Sözleri, Yeni Şeyh Edebali Sözleri Kısa, Şeyh Edebali Sözleri facebook, Şeyh Edebali Sözleri twitter,


*Şu üç kişiye acı: 
1- Cahiller arasındaki âlime, 
2- Zengin iken fakir düşene ve 
3- Hatırlı iken itibarını kaybedene.

*Ey oğul sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın.

*Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.

*Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı. Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.

*Hana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin.

*Şeyh Edebali Sözleri ile arkadaşlarınıza, dostlarınıza nasihatlarda bulunabilir veya kendiniz bu sözleri dinleyebilir öğrenebilirsiniz.

*Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.

*Cahil ile dost olma: ilim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün.

*Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler, ancak; orjinalsozler.net senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.

*Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

*Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…

*Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.

*Açgözlü ile dost olma: ikram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün.

*En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.

*Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.

*Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip olasın! Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz.

*Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…
Kişinin gücü günün birinde tükenir ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı kapalı gözlerden bile içeri sızar aydınlığa kavuşturur.


*Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma.

*Mert ol, yürekli ol.

*Cahil ile dost olma: ilim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün.

*Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme!

*Ukalayla dost olma: çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün.

*Saygısızla dost olma: usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez; üzülürsün.

*Hayvan ölür semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil bırakmayanın ardından ağlamalı.

*Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü zaman yok, süre az!

*Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.

*Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.

*Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

*Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

*Görgüsüzle dost olma: yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün.

*Bey memleketten öte değildir. Bir savaş yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya dinlenmeye hakkımız yok çünkü zaman yok süre az.

*İkram bil, kural bil, doyum bil.

*Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

*Bundan sonra öfke bize; uysallık sana.

*Beyliğini mübarek kilsin. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin.

*Gördün söyleme, bildin bilme.

*Namertle dost olma: mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün.

*Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teâlâ yardımcın olsun.

*Kibirliyle dost olma: hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün.

*İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır.

*Üç kişiye acı; cahiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene.

*Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.

*Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.

*Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârlarında savrulur gidersin.

*Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.

*Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez.

*Faydalı ile faydasızı ayırt edebilenler, bilgi sahibi olanlardır.

*Kimsenin umudunu kırma.

*Yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

*Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.


*Güceniklik bize; gönül almak sana.

*Hal bil, ahval bil, gönül bil.

*Sen seni bil; ömrünce bu yeter sana.

*Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.

*Suçlamak bize; katlanmak sana.

*Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!

*İlim bil, irfan bil, söz bil.

*Usul bil, adap bil, sınır bil.


*Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.

*Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

*İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!

*Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.


Bu yazı, Şeyh Edebali Sözleri yer almaktadır. Yeni Şeyh Edebali Sözleri Kısa, Şeyh Edebali Sözleri facebook, Şeyh Edebali Sözleri twitter, ile ilgilidir.

CORONA (KORONA) VİRÜSÜ

9 Kasım 2020 Pazartesi / No Comments
korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi nedir, korona virüse nasıl yakalanmayız


Corona (Korona-Covid19) Virüsü Nedir?


Corona (Korona-Covid19) virüsü hayvanlar arasında yaygın olan büyük bir virüs grubudur. Nadir durumlarda, bilim insanlarının zoonotik olarak adlandırdığı durumdur, yani hayvanlardan insanlara bulaşabilirler.

Coronavirus’lar (Cov), soğuk algınlığından Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS – CoV) ve Ağır Akut Solunum Sendromu (Severe Acute Respiratory Syndrome, SARS-CoV) gibi daha ciddi hastalıklara neden olan bir virüs ailesidir. Yapılan kapsamlı araştırmalar sonucunda, SARS-CoV’un misk kedilerinden, MERS-CoV’un ise tek hörgüçlü develerden insanlara bulaştığı ortaya çıkmıştır. Henüz insanlara bulaşmamış olan ancak hayvanlarda saptanan birçok coronavirüs (koronavirüs) mevcuttur.

korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covit 19, korona virüse nasıl yakalanmayız

Coronavirus’ların insanlarda dolaşımda olan alt tipleri (HCoV-229E, HCoV-OC43, HCoV-NL63 ve HKU1-CoV) çoğunlukla soğuk algınlığına sebep olan virüslerdir. SARS-CoV, 21. Yüzyılın ilk uluslararası sağlık acil durumu olarak 2003 yılında, daha önceden bilinmeyen bir virüs halinde ortaya çıkmış olup yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Yaklaşık 10 yıl sonra Coronavirus (koronavirüs) ailesinden, daha önce insan ya da hayvanlarda varlığı gösterilmemiş olan MERS-CoV (Middle East Respiratory Syndrome Coronavirus) Eylül 2012’de ilk defa insanlarda Suudi Arabistan’da tanımlanmış; ancak daha sonra aslında ilk vakaların Nisan 2012’de Ürdün Zarqa’daki bir hastanede görüldüğü ortaya çıkmıştır. 31 Aralık 2019’da DSÖ Çin Ülke Ofisi, Çin’in Hubei eyaletinin Vuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakalarını bildirmiştir. 7 Ocak 2020’de etken daha önce insanlarda tespit edilmemiş yeni Coronavirus (koronavirüs) (2019-nCoV) olarak tanımlanmıştır. Daha sonra 2019-nCoV hastalığının adı COVID-19 olarak kabul edilmiştir.

korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covit 19, korona virüs teşhis

Coronaviruslar (Koronavirüs), Coronaviridae ailesi içinde bulunurlar. Başlıca dört türde sınıflandırılırlar. Bunlar: Alfa, Beta, Gama ve Delta Coronaviruslar’dır (koronavirüs). İnsan, yarasa, domuz, kedi, köpek, kemirgen ve kanatlılarda bulunabilmektedirler. (evcil ve yabani hayvanlarda). İnsanlarda Coronavirus’un (koronavirüs) neden olduğu hastalık spektrumu basit soğuk algınlığından ağır akut solunum sendromuna (Severe Acute Respiratory Syndrome, SARS) kadar değişkenlik gösterebilmektedir. İnsan ve hayvanlarda çeşitli derecelerde respiratuar, enterik, hepatik, nefrotik ve nörolojik tutumlarda seyreden klinik tablolara neden olabilmektedir. COVID-19 virüsü, SARS-CoV ve MERS-CoV’unda içine bulunduğu beta-coronavirus (beta- koronavirüs) ailesi içinde yer almaktadır.

korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covit 19, korona virüs teşhis
korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covid19, korona virüs teşhis
Corona / Covid-19 (Korona) Virüs Belirtileri ve Çeşitleri Nelerdir?

Bu virüs grubuna bağlı virüsler, genellikle soğuk algınlığına benzer şekilde, hafif ve orta derecede üst solunum yolu hastalığı olan insanları hasta edebilir. Corona / Covid-19 (Korona) virüsü semptomları arasında burun akıntısı, öksürük, boğaz ağrısı, muhtemel baş ağrısı ve bazen de birkaç gün süren ateş sayılabilir. Bağışıklık sistemi zayıf olan ileri yaştakiler ve çok genç olanlar için virüsün pnömoni veya bronşit gibi çok daha ciddi solunum yolu hastalığına neden olabilir. İnsanlarda ölümcül olabilecek seviyede çok az Corona / Covid-19 (Korona) virüsü vardır.Aynı zamanda solunum problemlerine neden olan, MERS virüsü olarak da bilinen Ortadoğu Solunum Sendromu ilk olarak 2012 yılında Orta Doğu’da tespit edilmiştir. Hastalık Kontrol Merkezleri’nin verdiği bilgiye göre semptomları çok daha şiddetli olan MERS ile enfekte olan her 10 hastanın dörtte üçü ölmüştür.

SARS olarak da bilinen Şiddetli Akut Solunum Sendromu, diğer türlerine göre daha ciddi semptomlara neden olabilen diğer bir Corona / Covid-19 (Korona) virüsü türüdür. İlk olarak Güney Çin’deki Guangdong Eyaleti’nde tespit edildi. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre solunum problemlerine neden olmasının yanı sıra ishal, yorgunluk, nefes darlığı, solunum sıkıntısı ve böbrek yetmezliğine neden olabilir. Hastanın yaşına bağlı olarak, SARS ile ölüm oranı vakaların %0-502si arasında değişmekte olup, yaşlılar en riskli ve savunmasız durumda olan hasta grubudur.

korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covit 19, korona virüs teşhis

Corona / Covid-19 (Korona) Virüs Nasıl Bulaşır?


Corona / Covid-19 (Korona) virüsleri hayvanlarla insan temasından yayılabilir. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre MERS’in develer arasında, SARS’ın ise misk kedileri arasında yayıldığını düşünülüyor. Corona / Covid-19 (Korona) virüslerinin insandan insana bulaşması, genellikle sağlıklı bir insanın enfekte bir insanın vücut salgılarıyla temas etmesi sonucu mümkün oluyor. Virüs hasta insanlardan öksürme, hapşırma yoluyla ortaya saçılan damlacıklarla ve hastaların temas ettiği yüzeylerden göz, ağız, burun mukozası ve el sıkışma ile bulaşabilir. Coronaviruslar (koronavirüs) genel olarak dış ortamda dayanıklılığı olmayan virüslerdir. Ancak bugün için COVID-19’un bulaşıcılık süresi ve dış ortama dayanma süresi net olarak bilinmemektedir.

korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covid19, korona virüs teşhis

Corona / Covid-19 (Korona) Virüs Klinik Özellikleri Nelerdir?

Enfeksiyonun yaygın belirtileri solunum semptomları, ateş, öksürük ve nefes darlığıdır. Daha ciddi vakalarda pnömoni, ağır akut solunum yolu enfeksiyonu, böbrek yetmezliği ve hatta ölüm görülebilir. Ancak eldeki veriler doğrultusunda hastalığın şiddeti konusunda yorum yapılamamaktadır.

Corona / Covid-19 (Korona) Virüs Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Özel bir tedavi yöntemi yoktur. Çoğu zaman belirtiler kendiliğinden kaybolur. Uzman hekimler teşhis sonrası ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar ile belirtileri hafifletmek için tedavi uygulayabilirler. Yaşam alanlarındaki oda neminin dengelenmesi ve ılık duş ile boğaz ağrısı ve/veya öksürüğün hafiflemesine destek sağlanabilir. Ayrıca bol sıvı tüketmek, dinlenmek ve uyku tedavi için faydalı olacaktır. Belirtiler standart soğuk algınlığı sürecinden daha kötü seyretmeye başlarsa mutlaka uzman hekime danışılması gerekir.

korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covid19, korona virüs teşhis

Corona / Covid-19 (Korona) Virüsten Korunma İçin Neler Yapılabilir?


Henüz Corona / Covid-19 (Korona) virüs ailesine karşı koruma sağlayacak bir aşı bulunmamaktadır. MERS aşısı için deneme süreci devam etmektedir. Korunmak için basit önlemler oldukça faydalı olacaktır.
korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covid19, korona virüs teşhis
Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tavsiyeler;

-Enfekte olmuş kişilerle yakın temastan kaçınmanın,
-El hijyenine dikkat etmenin, sık aralıklarla elleri en az 20 saniye sabun ve su ile yıkamanın; sabun ve su olmadığı durumlarda alkol bazlı el antiseptiği kullanmanın;
-Özellikle hasta insanlar veya çevresi ile doğrudan temas ettikten sonra elleri mutlaka yıkamanın,
-Çiftlik veya vahşi hayvanlarla korunmasız temastan kaçınmanın,
-Enfekte olduysanız eğer, mesafeyi korumanın, öksürürken, hapşırırken tek kullanımlık kağıt mendil ile ağızın ve burnun kapatılmasının;
-Kağıt mendilin bulunmadığı durumlarda ise dirsek içinin kullanılmasının,
-Ellerin yıkanmasının; gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza dokunmaktan kaçınmanın,
-Enfekte olan kişilerin dokunduğu yüzeylerin dezenfekte edilmesinin,
-Et, yumurta gibi hayvansal gıdaların iyice pişirilmesinin,
-Hasta kişilerin mümkünse kalabalık yerlere girmemesinin,
-Eğer girmek zorunda kalınıyorsa ağız ve burnun kapatılmasının,
-Mümkünse tıbbi maske kullanılmasının önemli olduğunu belirtmiştir.

korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covid19, korona virüs teşhis

Corona / Covid-19 (Korona) Virüs ile İlgili Sıkça Sorulan SorularCorona / Covid-19 (Korona) Virüs Nedir?

Corona / Covid-19 (Korona) virüsler soğuk algınlığından, Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS), Şiddetli akut Solunum Sendromu (SARS) gibi daha şiddetli hastalıklara kadar geniş yelpazede salgına neden olabilecek büyük bir virüs ailesidir.

Novel Coronavirüs / Covid-19 (Koronavirüs) Nedir?

Novel Coronavirüs (CoV) daha önce insanlarda tanımlanmamış yeni bir Corona / Covid-19 (Korona) virüs türüdür.

Hayvanlardan İnsanlara Novel Coronavirüs (Koronavirüs) Bulaşabilir mi?

Yapılan detaylı araştırmalar gösteriyor ki SARS-CoV’un 2002 yılında Çin’de misk kedilerinden insanlara ve MERS-CoV’un da Suudi Arabistan’da develerden insanlara bulaştığını ortaya çıkarttı. Bilinen ancak insanlara bulaşmayan coronavirüsler de bulunuyor. Virüs ailesi üzerinde dünya çapındaki araştırmalar devam etmekte.

Novel Coronavirüs / Covid-19 (Koronavirüs) için Aşı Var mı?

Novel Coronavirüs'ün / Covid-19 (Koronavirüs) tedavisi için henüz bir aşı bulunmamaktadır.

Corona / Covid-19 (Korona) Virüsler İnsandan İnsana Bulaşabilir mi?

Virüs ailesi içinde yer alan bazı türleri insandan insana bulaşabilir. Genellikle enfekte olmuş bir kişi ile yakın temastan sonra; evde, iş yerinden ve/veya kalabalık insan gruplarının bulunduğu alanlarda bulaşma oranı oldukça artabilir.

Corona / Covid-19 (Korona) Virüs Tedavisinde Yeni Bir Yöntem ve/veya İlaç Var Mı?

Novel Coronavirüsün / Covid-19 (Korona) neden olduğu hastalık için spesifik bir tedavi bulunmamaktadır. Bununla birlikte belirtilerin çoğu tedavi edilebilir. Hastanın klinik durumu uygulanacak tedaviyi belirlemektedir. Ayrıca enfekte olmuş kişiler için destekleyici bakım oldukça etkili olabilir.

korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covid19, korona virüs teşhis
korona, corona, corona virüs, coronawirüs, korona virüs nedir, korona virüse karşı alınacak önlemler, korona virüs belirtileri nelerdir, korona virüs tedavisi, covid19, korona virüs teşhis
Kendimi Korumak İçin Ne Yapabilirim?

Hastalığa yakalanmayı ve bulaşmasını önlemek için en önemlisi el hijyeni, kalabalık ortamlarda maske kullanmak ve öksürme, hapşırma gibi solunum yolu hastalığı belirtileri gösteren kişilerle yakın temastan kaçınmaktır. Güvenli gıda kullanımı da göz önünde bulundurulmalı, et, yumurta gibi hayvansal gıdalar iyice temizlenmeli ve iyice pişirilmelidir.

Medicana Çamlıca Hastanesi
Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı
Uzm. Dr. Kadir Göktürk
Detaylı Bilgi Almak için: 0850 460 63 34


korona virüs nedir,corona virüs,korona virüs tedavisi,korona virüs belirtileri nelerdir,korona virüs teşhis,korona virüse karşı alınacak önlemler,korona,coronawirüs,corona,covid19,covid_19,pandemi,salgın hastalıklar


HZ. MUSA (a.s)'NIN HAYATI VE MUCİZELER

/ No Comments
ayetlerde hz musa, hz musa aleyhisselam, hz musa kimdir, hz musa mucizeler, hz musa ve firavun, hz musanın hayatı, israiloğulları, yahudilik, kuranda hz musa, peygamberler tarihi,

Hz. MUSA (a.s) KİMDİR?

Allahuteâlâ'nın, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat'ı verdiği ve yeryüzünde dinini tebliğ edip, hakim kılması için gönderdiği Ulu'l-Azm peygamberlerden biridir. Hz. İbrahim (a.s)'in soyundan olup, İsrailoğullarının akidelerini islah etmek ve onları Allahuteâlâ'nın dilediği nizama kavuşturmakla görevlendirilmişti. Küfürle mücadelesi Kur'ân-ı Kerim'de uzun uzun anlatılmaktadır.

Hz. Adem (a.s)'den, Rasulullah (s.a.s)'e kadar pek çok peygamber gelmiştir. Bu peygamberler, gönderildikleri kavimleri, Allahuteâlâ'ya iman etmeye çağırmışlar; bu yolda kâfirlerle savaşmışlar, yaşadıkları diyarlardan çıkarılmışlar; ezilmişler, hor görülmüşler ve hatta öldürülmüşlerdir.

Mûsa (a.s) da, Allahuteâlâ tarafından İsrailoğullarına gönderilmiş bir rasul idi. O da tıpkı kendisinden önce gönderilmiş olan peygamberler gibi kavmini Allah'a iman etmeye çağırdı. Kavmine zulmeden ve ilâhlık iddiasında bulunan Firavun'a karşı tevhid yolunda mücahede etti. Bu uğurda, bütün peygamberlerin karşısına çıkan güçlükler, onun da karşısına çıktı. Doğup büyüdüğü diyardan çıkarıldı, kâfirler tarafından öldürülmek gayesiyle kovalandı. Allahuteâla Kur'ân-ı Kerim'de bir ayette Hz. Mûsa (a.s)'dan şöyle bahsediyor:

"Kur'ân'da Musa'yı da an. Çünkü o ihlâs sahibi idi ve İsrailoğulları'na gönderilmiş bir peygamber idi."(Meryem, 19/51).
Hz. Musa (a.s)'nın Firavun ile olan kıssası, Kur'an'ın bazı sûrelerinde çeşitli üslûplarda ve teferruatlı olarak anlatılmıştır. Firavun ve ordusunun Kızıldeniz'de boğulmaları olayından sonra, İsrailoğulları ile ilgili kıssasına da genişçe yer verilmiştir.

Musa (a.s)'nın Firavun ile olan mücadelesi, bir şahsın bir kralla, bir peygamberin sadece büyük bir zorba ile olan mücadelesinden ibaret değildir. Bilâkis bu hak ile bâtılın çatışması, Rahman'ın ordusu ile şeytanın ordusunun kaçınılmaz savaşıdır. Aslında hak ile bâtıl arasındaki bu savaş, insanoğlunun yaratılışından, insanları ıslah etmek üzere nebîler ve rasullerin hayat sahnesine çıkmasından beri devam edegelmektedir.

Sapıklık ve bâtıl, daima İblis ve onun ordusu tarafından temsil edilmiş; imana, tevhide, peygamberliğe, kısaca Hakka sürekli meydan okumuştur. Fakat kazanan daima Hak olmuştur. Allahuteâlâ şöyle buyuruyor:

"Muhakkak ki Biz peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında hem de meleklerin şahid olacağı günde muzaffer kılacağız." (Mü'min, 40/51).
Hz. Musa (a.s)'da gönderildiği kavmi cehalet ve sapıklık içerisinde buldu. Onları Hakka davet etti, yurdundan çıkarıldı, savaştı ve sonunda Allahuteâlâ'nın izniyle kazandı.

Hz. Musa (a.s)'nın Nesebi, Doğumu ve Hayatı

Musa (a.s)'nın babası, İmran'dır; Onun babası Yahser, onun da babası Kahes'dir. Nesebi Yakub (a.s)'a ulaşır; ki, onun babası Hz. İshak (a.s), onun da babası Hz. İbrahim (a.s)'dır. Musa (a.s)'nın yanında gördüğümüz Harun (a.s) onun kardeşidir. Allahuteâla, Musa (a.s)'yı Firavun'a, imana davet için gönderdiğinde, Hz. Harun (a.s)'ı da ona yardımcı olarak seçmiş ve görevlendirmişti. Hz. Musa (a.s) Allahuteâla'ya şöyle dua ederek, kardeşi Harun (a.s)'u kendisine yardımcı yapmasını istemişti:

"Bir de bana ehlimden bir vezir, (yardımcı) ver. Kardeşim Harun'u (ver)." (Tâhâ, 20/29 ve 30).
Hz. Musa (a.s), Mısır'ın çok zor günler yaşadığı bir dönemde doğdu. Bu sırada, ilâhlık iddialarında bulunarak haddi aşan Firavun, İsrailoğulları halkına dayanılamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanları zulümle kasıp kavuruyordu. İsrailoğulları, Kıpt kavminin muamelelerinden ve krallarının ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır'da yaşamanın bir tadı kalmadığını biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama onlardan her işinde istifade eden Firavun, yakalarını bir türlü bırakmak istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanını yaptı. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de;

"Biz sana Musa ve Firavun'un mühim haberlerinden, iman edecek bir kavim için, gerçek olarak okuyacağız. Çünkü Firavun o yerde (Mısır'da) başkaldırmış ve ahalisini parçalara bölüp, kendisine bağlamıştı." (Kasas, 28/3 ve 4) buyuruluyor.
Firavun, saltanatı sırasında İsrailoğulları'na çok kötü eziyetlerde bulundu; onları köle yaptı, en çirkin ve adî işlerde çalıştırdı. Allahuteâlâ, İsrailoğulları'nı bu sıkıntıdan, azgın Firavun'un şerrinden, zulüm ve taşkınlıklarından kurtarmak için Hz. Musa (a.s)'yı gönderdi.

Sa'lebî, Kısas-ı Enbiya'sında İmam Suddî'den; Firavun'un bir rüya gördüğünü, korkup kederlendiğini naklediyor. Rüyasında Kudüs tarafından gelen bir ateş gördü. Bu ateş, Mısır'a kadar uzanıp, Firavun'un evlerini yaktı. Fakat sadece Kıpti'lere zarar verdi, İsrailoğulları ise kurtuldular. Uyanınca hemen kâhin ve müneccimlerden rüyayı tabir etmelerini istedi. Onlar dediler ki; "İsrailoğulları içinden bir çocuk dünyaya gelecek, Mısırlıların helâkına ve senin krallığının yok olmasına sebep olacak. Doğacağı zaman da iyice yaklaştı."

Bu haber üzerine telaşlanan Firavun, İsrailoğulların'dan doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Kur'ân-ı Kerim'de bu olay şöyle anlatılıyor:

"Firavun, memleketin başına geçti ve halkı fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınları sağ bırakıyordu. Çünkü o bozguncunun biriydi." (Kasas 28/4).
İsrailoğulları arasında iş yapabilecek insanların azalması üzerine Kıptîlerin ileri gelenleri Firavun'a giderek, "Eğer böyle öldürmeye devam ederseniz, ileride bizim işlerimizi yapacak kimse bulamayacağız." dediler. Firavun da erkek çocukların bir sene öldürülmesini, bir sene de öldürülmemesini emretti. Erkek çocukların öldürülmediği sene Harun (a.s) doğdu. Öldürüldükleri sene ise Musa (a.s)...

Musa (a.s) doğunca, annesi çok üzüldü. Allahuteâlâ ona korkmamasını, üzülmemesini vahyetti. Kalbine bir rahatlık verdi. Bu, Kur'an'da şöyle anlatılıyor:

"Musa'nın annesine: 'Çocuğu emzir, başına geleceklerden korktuğun zaman onu suya (Nil'e) bırak. Korkma, üzülme. Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız.' diye bildirmiştik." (Kasas, 28/7).
Musa (a.s)'nın annesi de ilham edileni yaptı ve yavrusunu bir muhafaza içerisinde suya bıraktı. Ablasına da, "Onu izle" dedi. Musa (a.s)'yı taşıyan sandık, Allah'ın izniyle dalgalarla sürüklenerek, Firavun'un sarayına ulaştı. Yıkanmakta olan cariyeler, sandığı bulup Firavun'un karısına götürdüler. Allahuteâlâ, Firavun'un karısı Asiye'nin kalbine bu çocuğun sevgisini koydu. Firavun çocuğu görünce öldürmek istedi. Ancak Asiye, çocuğu kendisine vermesini istedi. Çünkü hiç çocukları olmuyordu. Kur'an-ı Kerim, bunu şöyle anlatıyor:

"Firavun'un karısı: 'Benim de senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur, yahut onu oğul ediniriz.' dedi. Aslında işin farkında değillerdi." (Kasas, 28/9).
Hz. Musa (a.s) acıkınca onu emzirmek icab etti. Fakat o kimseden süt emmek istemiyordu. Allahuteâlâ, bunu şöyle zikrediyor:

"Önceden, süt annelerinin memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ablası; 'Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?' dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler." (Kasas, 28/12-13).
Musa (a.s) böylece annesine dönmüş oldu. Üstelik Firavun'un sarayında büyüdü. Firavun ailesinin sevgisini kazandı. Allahuteâlâ şöyle buyuruyor:

"Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İyi davrananları böyle mükâfatlandırırız." (Kasas, 28/14).
Yetişip delikanlılık çağına gelen Musa (a.s) bir gün şehre indi. Öğle üzeriydi. Dükkanlar kapalıydı ve halk evlerinde istirahat ediyordu. Kur'ân-ı Kerim'de, şehirde geçen hadise şöyle anlatılıyor;

"Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre idi. Biri kendi adamlarından, diğeri de düşmanı olan iki adamı dövüşür buldu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, onun düşmanına bir yumruk vurdu, ölümüne sebep oldu. 'Bu şeytanın işidir; çünkü o apaçık saptıran bir düşmandır.' dedi. Musa, 'Rabbim! Doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla.' dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir. Musa; 'Rabbim! Bana verdiğin nimete and olsun ki, suçlulara asla yardımcı olmayacağım.' dedi."

"Şehirde, korku içinde, etrafı gözeterek sabahladı. Dün kendisinden yardım isteyen kimse, bağırarak ondan yine yardım istiyordu. Musa ona: 'Doğrusu sen besbelli bir azgınsın.' dedi."

"Musa, ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince: 'Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden değil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun.' dedi." (Kasas, 28/15-19).
İsraillinin, olayı ağzından kaçırması üzerine, bütün halk Musa (a.s)'nın Mısırlıyı öldürmüş olduğunu öğrendi. Daha sonra bir adam koşarak geldi ve kendisini öldüreceklerini söyledi.

"Musa korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı. 'Rabbim! Beni zalim milletten kurtar.' dedi. Medyen'e doğru yöneldiğinde: 'Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım.' dedi." (Kasas; 28/21-22).
Musa (a.s) böylece yurdundan uzaklaştı. Yanına yiyecek hiçbir şey de almamıştı. Tam sekiz günlük yolu, ağaç yaprakları yiyerek aştı. Mısır ile Medyen arası sekiz günlük bir mesafedir. Allahuteâlâ'nın bu seçkin kulu, aç ve bitap düşmüş olarak bu uzun mesafeyi katetti ve nihayet Medyen'e ulaştı. Kur'ân-ı Kerim'de kıssa şöyle devam ediyor:

"Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: 'Derdiniz nedir?' dedi. 'Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır (onun için bu işi biz yapıyoruz)' dediler. Musa onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: 'Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım.' dedi." (Kasas, 28/23 ve  24).

İbn-i Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye'de bu olayı şöyle anlatıyor:

"Medyen suyunda çobanlar koyunları suladıktan sonra, kuyunun ağzına büyük bir kaya koyarlardı. Bu iki kadın da artan sularla koyunlarını sulamaya çalışırlardı. Musa (a.s), kayayı kuyunun ağzından tek başına kaldırdı, su çekti ve kadınların koyunlarını suladı. Sonra tekrar kayayı yerine koydu. Bu kayayı ancak on kişi kaldırabilirdi. Musa (a.s) ise, on kişinin halledebileceği bu işleri tek başına halletmişti. Kızlar babalarına gidip Hz. Musa (as)'ı ve yaptığı iyiliği anlattılar."

Kur'an-ı Kerim'de kıssa şöyle devam ediyor:

"O sırada, kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: 'Babam sana sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor.' dedi. Musa ona gelince, başından geçeni anlattı. O: 'Korkma! Artık zâlim milletten kurtuldun.' dedi."

"İki kadından biri: 'Babacığım, onu ücretli olarak tut. Ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır.' dedi."

"Kadınların babası, 'Bana sekiz yıl çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan, o senden bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden bulacaksın." dedi."

"Musa: 'Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir.' dedi." (Kasas, 28/25-28).
İbn-i Kesir şöyle diyor: "Kızların babasının kim olduğu hakkında görüş ayrılığı vardır. Bunun Şuayb (a.s), olduğu hususunda kanaatler vardır. Ulemanın çoğunluğu da bu görüştedir. Hasan Basri, Malik b. Enes'den naklolunan bir rivayeti delil getirerek diyor ki: "Hz. Şuayb kavmi helâk olduktan sonra uzun bir ömür yaşamış, tâ ki Musa (a.s)'a ulaşmış ve kızını ona nikâhlamıştır."

Hz. Şuayb (a.s)'ın kızıyla nikâhlandıktan sonra Musa (a.s), Medyen'de kalıp, hanımının mehri olmak üzere on yıl koyun güttü. Bir rivayete göre, Peygamberimize (asv) tam olarak ne kadar çalıştığı sorulmuş; o da on sene olduğunu buyurmuştur. Buradan anlaşıldığı üzere, tam on yıl çobanlık yapmıştır.

Hz. Musa (a.s) ya Peygamberliğinin Bildirilmesi

Musa (a.s) Medyen'de on sene kalıp mehrini tamamladıktan sonra, Mısır'a dönmeye karar verdi. Ailesiyle birlikte yola koyuldu. Karanlık ve soğuk bir gecede yolu şaşırdı ve dağ geçidinin yolunu bir türlü bulamadı. Çakmak taşıyla bir şeyler tutuşturmaya çalıştı, başaramadı. Soğuk iyice şiddetlendi. Karısı da hamileydi ve doğum zamanı da yaklaşmıştı. Musa (a.s) ve ailesinin gerçekten yardıma ihtiyacı vardı. Kur'an-ı Kerim'de, bu olay şöyle anlatılıyor:

"Musa, süreyi doldurunca ailesiyle birlikte yola çıktı. Tür tarafından bir ateş gördü. Ailesine: 'Durunuz, ben bir ateş gördüm; belki oradan size bir haber veya tutuşmuş bir odun getiririm de ısınabilirsiniz." dedi."

"Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki ağaç cihetinden: 'Ey Musa! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.' diye seslenildi. 'Değneğini at!' Musa, değneğin yılan gibi hareketler yaptığını görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. 'Ey Musa! Dön, gel. Korkma. Şüphesiz güvende olanlardansın.' denildi."

"Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz çıksın. Korkudan açılan kollarını kendine çek! Bu ikisi Firavun ve erkânına karşı Rabbinin iki delîlidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir, denildi."

"Musa: Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni öldürmelerinden korkarım."

"Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarından korkarım,  dedi. "Allah: 'Seni kardeşinle destekleyeceğiz, ikinize bir kudret vereceğiz ki, onlar size el uzatamayacaklardır. Ayetlerimizle ikiniz ve ikinize uyanlar üstün geleceklerdir.' dedi." (Kasas, 28/29-35).
Tâhâ Sûresi'nin ilk ayetlerinde, Allahuteâlâ ile Musa (a.s) arasında geçen konuşma, daha ayrıntılı bir şekilde verilir. Şu ayetler Allahuteâlâ'nın Musa (a.s)'ı rasul olarak görevlendirdiği zamanın anlaşılmasında yardımcı oluyor:

"Ben seni seçtim, artık vahyolunanı dinle. Şüphesiz ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et, Beni anmak için namaz kıl!" (Tâhâ, 20/13 ve 14).
Ve daha sonra Allahuteâlâ, Musa (a.s)'a şöyle buyuruyor:

"Firavun'a gidin; doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar." (Tâhâ, 20/43 ve 44).
Allahuteâlâ'nın, Musa (a.s)'aa bunu emretmesinden sonra, Musa (a.s) ile Firavun arasında amansız bir mücadele de başlamış oluyordu. Hak ile bâtılın amansız savaşı. Bütün peygamberlerin birbirlerine miras bıraktıkları tevhid mücadelesi...

Hz. Musa (a.s), Allahuteâlâ'nın bu emriyle Firavun'a gitti. Onu güzellikle Allah'a iman etmeye davet etti:

"Musa: Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim! Bana, Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bir mucize getirdim, İsrailoğullarını benimle beraber salıver." (A'raf, 7/104 ve 105).

"Firavun: 'Musa! Rabbiniz kimdir?' dedi. Musa: 'Rabbimiz, her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir.' dedi." (Tâhâ, 20/49 ve 50).
Firavun, bu davete icabet etmedi ve direndi. Musa (a.s)'ı zindana atmakla tehdit etti. Musa (a.s)'da Firavun'a, belki iman eder diyerek, ispat edici bir delil getirmek istedi. Asasını yere attı, kocaman bir yılan oldu. Elini koynuna sokup çıkardı, gözleri kamaştıran bir güneş parçası oluverdi. Musa (a.s)'ın gösterdiği bu mucizeler karşısında Firavun gerçekten korkmuştu. Bunun üzerine o da sihirbazlarını toplayıp, Musa (as)'ı mağlup etmeyi kararlaştırdı. Ülkesindeki bütün ünlü sihirbazları çağırttı ve onlardan Musa (a.s)'ın yaptıklarından daha büyük bir sihir yapmalarını istedi. Onlarda hazırlandılar ve bir gün kararlaştırdılar. O gün gelince de halkın gözleri önünde Musa (a.s) ile yarışmaya başladılar.

"Sihirbazlar: 'Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım.' dediler. Musa: 'Siz koyun.' dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca, insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar. Biz de Musa'ya: 'Asanı koyuver.' dedik o da koyuverdi. Hemen onların uydurduklarını yutmaya başladı. Hak tahakkuk etti. Onların yaptıkları boşa gitti. İşte orada yenildiler, küçük düştüler. Sihirbazlar secdeye kapanıp: 'Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık.' dediler." (A'râf, 7/115-122).
Sihirbazların iman etmeleri, Firavun'u çok kızdırdı. Onları öldürmekle tehdit etti. İşte küfür, acizliğini bu olayla bir kere daha ortaya koymuş oldu.

Gelişen bu olaylar, Firavun'u yola getireceği yerde, onu daha çok azdırdı. Ve Musa (a.s) ile kavmini ortadan kaldırmadıkça rahata kavuşamayacağına inanıp, bu arzusunu yerine getirmeye çalıştı. Musa (a.s), Firavun ve kavmini, imana çağırmaya devam etti. Firavun inkâr ettikçe, Allahuteâlâ onun kavmine tufan, çekirge, haşarat, kurbağa, kan gibi çeşitli azaplar gönderdi. Ancak bunların hiç biri, Firavun ve kavmini yola getirmedi.

Firavun, küfür ve inadında, ısrar ve Musa (a.s)'ın davetine de icabet etmemeye devam etti. Allahuteâlâ, Musa (a.s)'a İsrailoğullarını bir gece Mısır'dan çıkarıp Filistin diyarına götürmesini vahyetti. Bir gece Musa (as) ve kavmi şehirden çıkıp, Süveyş halici boyunca Kızıldeniz'e yöneldiler. Firavun şehirde İsrailoğullarından hiç bir iz göremeyince, kaçtıklarını anladı ve bütün ordusunu seferber ederek, peşlerine düştü. Firavun ordusunun çok kalabalık olduğu rivayet edilmektedir. Firavun iki gün sonra İsrailoğullarına yetişti. İsrailoğullarının önlerinde geçilmesi mümkün olmayan bir deniz arkalarında kocaman bir ordu vardı. İsrailoğulları "Yakalandık yâ Musa" diye yakınmaya başladılar. Kur'ân-ı Kerim'de olay şöyle anlatılıyor:

"Musa: 'Hayır, Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir.' dedi. Bunun üzerine Biz Musa ya: 'Değneğinle denize vur!' diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. İşte oraya geridekileri de yaklaştırdık. Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık." (Şuara, 26/62-65).

"Firavun, ordusuyla onları takib etti. Deniz de onları içine alıverdi. Hem de ne alış!" (Tâhâ, 20/78).
Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ, bir zâlimin, kâfirin sonunu böyle anlatıyor; ve bir kavmi nasıl kurtardığını da. İşte Hak, Bâtıl'ın tepesine böyle inip, onu ortadan kaldırabiliyor.

Firavun ordusu, bir tek kişi kalmamacasına yok oldu. Firavun ise, ölümün geldiğini anlayınca iman ettiğini açıkladı:

"Firavun boğulacağı anda: 'İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben de ona teslim olanlardanım!' dedi. Ona: 'Şimdi mi (inandın)? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.' dendi." (Yunus, 10/90, 91).
Bu olaydan sonra Allahuteâlâ, Hz. Musa (a.s)'aa kavmiyle birlikte Beyti Makdis'e yönelmelerini emretti. Yola koyuldular. Çölde su bulamayıp, şiddetli bir susuzluğa kapıldılar. Gelip Musa (a.s.)'a sitem ve şikayette bulundular. Allah, Musa (a.s)'a, âsâsını taşa vurmasını emretti. Vurunca taşın on iki yerinden su fışkırdı. Her Yahudi kabilesine bir göze/pınar düşüyordu. Onlar bu gözelerden kana kana içtiler, susuzluklarını giderdiler. Allahuteâlâ İsrailoğullarına, gökten kudret helvası ve bıldırcın eti de gönderdi. Fakat İsrailoğullarının o ikiyüzlülükleri, bütün bu nimetlere rağmen, kendini burada da ortaya çıkardı. Bir tek yemekle yetinemeyeceklerini söylediler:

"Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız. Bizim için Rabbine yalvar da bize yerin bitirdiği sebze, kabak, sarmısak, mercimek ve soğan yetiştirsin.' demiştiniz de 'Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, orada şüphesiz istediğiniz vardır.' demişti." (Bakara, 2/61).
Sonra Allahuteâlâ Hz. Musa (as)'a, Filistin'e gitmeyi emretti. Orada Heysanilerin kalıntıları ve Kenanlılardan meydana gelen zalim bir topluluk ile karşılaştılar. Musa (a.s) kavmine, buraya girip bu zalimlerle savaşmalarını, ve onları bu mukaddes beldeden çıkarmalarını emretti. Fakat, İsrailoğulları buna cesaret edemedi:

"Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız, demişlerdi." (Maide, 5/24).
Çünkü İsrailoğulları, Firavun ülkesinde zillet ve adiliğe, aşağılanmaya alışmışlardı. Onlar için bazı değerleri ele geçirmek için savaşmak, bir manâ taşımıyordu. Allah da onları Tih çölüne attı ve yollarını şaşırttı. Kavmine söz geçiremediğinden yakınan Musa (as)'a, Allah Teâlâ:

"Orası onlara kırk yıl haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış bir millet için tasalanma, dedi." (Maide, 5/26).
Zamanla, bu zillet içinde yaşayan nesil, yerini hürriyetle yetişen ve izzetle yaşayan bir nesile terketti. Bunlar da bir müddet sonra Arz-ı Mukaddes'e girmeye muvaffak oldular.

İsrailoğulları, bu kırk yıl içinde çok çeşitli sapıklıklarda bulundular. Hz. Musa (as)'ın Tur dağında kırk gün geçirdiği bir zamanda, Sâmirî isimli bir şahsın imal ettiği ve "İşte sizin de Musa'nın da tanrısı" dediği altından bir buzağıya tapmaya başladılar. Musa (a.s) döndüğünde onları buzağıya tapınır görünce çok üzüldü. Harun (a.s)'a çıkıştı. İsrailoğullarını buzağıya tapınmaktan vazgeçirmeye çalıştı. İsrailoğulları ise, her fırsatta ikiyüzlülüklerini sergilediler. Musa (a.s), hayatı boyunca tevhid yolunda mücadele etti. Bu uğurda pek çok eziyetle karşılaştı. Yurdundan çıkarıldı, ölümle tehdit edildi ve etrafında kendisiyle beraber, inanan pek az insan bulabildi.

Musa (a.s), Tih çölünde, Harun (a.s)'dan sonra öldü. İsrailoğullarını Arz-ı Mukaddes'e sokamadı. Öldüğünde yüz yirmi yaşında idi. Buhârî, onun ölümü ile ilgili olarak şunları rivayet ediyor:

"Ölüm meleği geldiğinde, Musa (a.s) onun yüzüne dikkatle baktı. Canını almaya gelen Azrail (a.s) korktu ve gözü karardı. Sonra: "Yarabbi, beni bir kuluna gönderdin ki, ölmek istemiyor" diye tazarru eyledi. Allahuteâlâ, o hali üzerinden kaldırarak, tekrar Musa (as)'a gönderdi: "Söyle, sayılı olmak şartıyla istediği kadar yaşasın." Hz. Musa (as): "Yarabbi, sonra ne olacak?" dedi. "Öleceksin" buyuruldu. "Öyle ise ölüm şimdi gelsin" niyazında bulundu. Sonra AllahUTeâlâ'dan, kendisini bir taş atımı Beyti Makdis'e yaklaştırmasını, orada ölmesini ve oraya gömülmesini istedi. 

Ebu Hureyre (r.a) şöyle diyor: "

Rasulullah (s.a.s): Eğer ben sizinle beraber orada bulunsaydım, onun yol kenarında ve kızıl bir kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim, buyurdu."


Bu yazı, ayetlerde hz musa, hz musa aleyhisselam, hz musa kimdir, hz musa mucizeler, hz musa ve firavun, hz musanın hayatı, israiloğulları, yahudilik, kuranda hz musa, peygamberler tarihi, ile ilgilidir.

İBNİ HALDUN'UN DEVLET GÖRÜŞÜ

5 Kasım 2020 Perşembe / No Comments
felsefe nedir, ibni haldun kimdir, ibni haldun devlet görüşü, ibni haldun devlet kuramları, ibni haldun eserleri, ibni haldun devletin yıkılma nedenleri , ibni haldun toplum analizi, ibni haldun asabiyet kavramı

İBN-İ HALDUN

İbn Haldun, modern historiyografinin, sosyolojinin ve iktisatın öncülerinden. 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçidir.

Eski ve soylu bir ailenin çocuğu olan İbni Haldun 27 Mayıs 1332 tarihinde Tunus'ta doğdu. Gençlik yıllarında dönemin ünlü hocalarından fıkıh, hadis, tefsir, akaid, mantık, felsefe, matematik, tabiat bilimleri, dil bilimleri, şiir ile edebiyat dersleri almıştır. 20 yaşındayken ülke yönetimini elinde tutan Beni Hafs hanedanından Sultan Ebu lshak'ın katipliğine getirilmesiyle de siyasi yaşamı başlamıştır.

Bu dönemde Fas Emin Ebu İnan kendisini bilim meclisine kabul etmiştir. 1362 yılında da İspanya'ya giderek eski bir dostu olan Gırnata Emiri Ebu Abdullah Muhammed'in hizmetine girmiştir. Bir süre sonra da Kuzey Afrika'ya dönerek Bicaye'de başvezirlik makamına getirildi. Bunun yanında ilmi çalışmalarını da devam ettirdi.

1366'daki yönetim değişikliği üzerine de vazifesinden ayrılarak kabileler arasında dolaşmaya başladı. Daha sonra 1374 senesinde İspanya'ya dönmek zorunda kaldı. Fakat siyasi sürtüşmeler sebebiyle ülkeden çıkarılarak yeniden Afrika'ya gönderildi. Siyasi çalkantılardan bıkıp usanan İbni Haldun, bu dönemde İbni Selame denilen bir kaleye yerleşmiştir. Kendisini bütünüyle ilmi çalışmalara vererek ünlü eseri Mukaddime'yi 1374'de burada tamamladı. 1382 yılında da Mısır'a giderek Kahire'de bulunan medreselerde müderrislik yapmaya başladı. Bunun yanında Hicaz, Kudüs ve Suriye'ye de seyahatler düzenledi. İbni Haldun 1406 yılında Kahire'de hayata gözlerini yumdu.

ESERLERİ

- Kaside-i Bürde şerhi
- İbn Rüşd felsefesi hakkında bir risale
- Kitab el-Mantık
- Kitab el-Hisab
- Marakeş sultanına yazılan bir risale
- Şiire dair bir risale
- Mukaddime
*
İBN HALDUN'UN DEVLET GÖRÜŞÜ (Yönetimler Döngüsü)
Dr. A. Ezeli AZARKAN

ÖZET 

Ortaçağ İslam-Arap düşünürlerinden olan İbn Haldun ( 1332 1406 ) çok yönlü bir kişiliktir. Daha çok tarihçi, sosyolog ve siyaset bilimci olarak tanınan İbn Haldun , aynı zamanda kendine özgü felsefi ve ekonomik görüşlere sahiptir.İbn Haldunun asıl önemi tarih ve sosyoloji alanında yapmış olduğu çalışmalardan kaynaklanır.
İbn Haldun devletin doğuşu, gelişmesi , burhanları ve yıkılışının nedenlerinin bilinebileceğini ileri sürmektedir.Ona göre; topluluklar arasında olan asabiyet bağı sayesinde devletler kurulmuştur. Düşünür, devleti, ortak çıkarları ve ihtiyaçları karşılamaya yönelik bir kurum olduğunu iddia etmektedir. İbn Haldun, devletin yıkılışında asabiyet bağının zayıflamasına bağlamaktadır. Ona göre; insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi devletlerin kurulup, gelişmesi ve yıkılması doğal bir olaydır.

GİRİŞ 

Orta Çağ İslam Arap düşünürlerinden olan İbn Haldun (1332-1406) çok yönlü ilmi kişiliği ile, gerileme dönemi islam düşüncesinin eşsiz bir dehasıdır. Daha çok tarihçi, sosyolog ve siyasi bilimci olarak tanınan İbn Haldun, aynı zamanda kendine özgü felsefi ve ekonomik görüşleri olan bir ilmi kişiliktir. Söz konusu ilmi sahalardaki görüşlerinin yer aldığı ünlü "Mukaddime" adlı eseri onun bir şaheseridir. İbn Haldun mukaddime'sinde, tarih ilminin yol göstericiliği altında sosyal, siyasal ve ekonomik yapıları amprik bir yöntemle inceleyerek bir takım sonuçlar elde etmeye çalışmıştır.(1)
İbn Haldun her şeyden önce bir tarihçidir. Ancak onun tarihçiliği, döneminde yaygın olan tarihçiliğin aksine, tarihi olayların sebep ve sonuçlarının felsefi bir yaklaşımla tahlil edildiği bir tarihçiliktir. Tarihi olayların abartılı olarak kuru bir biçimde hikaye edilmesine karşı çıkan İbn Haldun, tarihi olayların incelenmesinden çıkarılacak olan sonuçların diğer sosyal bilimler için birer veri oluşturması gerekliliği üzerinde durarak bu konuda yeni bir çığır açmıştır. Ona göre; tarih ilminin konusu sosyal olaylardır. Bunun için tarihçi, sosyal olayları tarihi seyir içerisinde inceleyip bir takım sonuçlar çıkarmak durumundadır. Bu görüşleriyle İbn Haldun, ilk olarak, tarihçiliğe gerçek anlamda bir bilim olma özeliğini kazandırmıştır.(2)
İbn Haldun tarihçi olduğu kadar sosyologdur da. Onun sosyologluğu tarihçi oluşuna bağlı bir durumdur. Gerçekten İbn Haldun sosyoloji biliminin temelini tarih ilmine dayandırmıştır. Ona göre, sosyolojik araştırmalarda sağlıklı sonuçlara varabilmek için tarihin bilinmesi bir zorunluluktur. Ulusların esenliği toplumun yasalarını iyi anlamak, onları gereğince değerlendirmek ve o toplumun tarihini iyi bilip sağlıklı bir analizden geçirmeye bağlıdır. O halde sosyolojik araştırmalar tarihle başlamalıdır.(3)
İbn Haldun, Mukaddime'sinin "Umran İlmi" başlıklı bölümünde sosyolojik görüş ve tahlillerine geniş yer vermiştir. Ona göre "Umran İlmi"; toplumun ve devletlerin ortaya çıkışlarının, toplumların tarihi seyir içerisinde geçirdikleri evrelerin, en küçük toplumsal birime varıncaya kadar tüm sosyal yapıların çeşitli yönleriyle ele alınıp incelendiği bir bilimdir.(4) İbn Haldun bu ilmin devletler ve uluslar için gerekli olduğunu, zira ancak bu ilim sayesinde devletlerin doğuşları, gelişmeleri, yıkılışları ve buhranlarının öğrenilebilir olduğunu düşünmektedir.
İbn Haldun'un devlet görüşünün alt yapısını, doğru ve sağlıklı tarihi bilgiler temeline dayalı sosyolojik araştırmaları ve gözlemleri oluşturmaktadır. Bunun için İbn Haldun'un devlet görüşünü incelemeye geçmeden önce onun sosyolojik görüşlerini ele almaya çalışacağız.

Birinci Bölüm 

İBN HALDUN'DA TOPLUM ANALİZİ 

I. TOPLUM KAVRAMI 

A. TOPLUMLARIN DOĞUŞU 

İbn Haldun insanların toplumsal birer varlık olduklarını belirterek, yaşamlarını sürdürebilmeleri için birbirleriyle yardımlaşmak, tehlikelere karşı birbirlerini korumak, kısaca sosyo-ekonomik sorunlarını çözebilmek için bir araya gelmelerinin bir zorunluluk olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre, insan doğa karşısında yalnızdır. Sırf bu yalnızlığını gidermek için bile olsa insan, insana ihtiyaç duyar. Kendisine durmadan bir hemcins arar. Çünkü insan, diğer varlıklardan çok farklı bir şekilde yaratılmıştır. Kaldı ki, insanın fizyolojik ihtiyaçları onu bir topluluk oluşturmaya itmektedir. Ayrıca doğanın acımasızlığı da insanı insana bağlanmayı zorunlu kılar. Bütün insanlardan başka, insanın insana karşı olan bir düşmanlığı vardır. İnsan yalnız başına bu sorunları çözse bile, hiçbir zaman bu düşmanlık sorununu çözemeyecek, bunun için de insan daima kendisine bir dost arayacaktır. (5) Tüm bu açıklamalardan şu sonucu çıkartmak mümkündür: Toplumlar, insanların ekonomik ihtiyaçlarını karşılama ve doğal tehlikelere karşı koyma hususunda yardımlaşmalarından doğar.

B. TOPLUMLARIN ÇEŞİTLERİ 

1. Göçebe toplumlar: 

İbn Haldun'a göre hiçbir toplum doğuştan yerleşik (medeni) olamaz. Her toplum ilk doğduğunda göçebedir. Bu, sosyal ve doğal şartların bir gereğidir. Göçebelik hayatı toplumun yapısına göre uzun veya kısa olabilir. Fakat bu devreyi geçirmeyen hiç bir toplum medeniyeti oluşturamaz.
Göçebe toplumlar kendi aralarında ikiye ayrılır: Bir kısmı ziraat ve bahçecilik yaparak çiftçilikle uğraşırlar, diğer kısmı ise koyun, keçi, sığır, arı ve ipekböceği gibi hayvanlara ve canlılara bakma işini meslek edinmişlerdir. Birinci grup toplum geçimlerini toprak ve ağaçlardan sağladığından çok uzak yerlere gidemezler, belirli bir çevre içerisinde dönüp dolaşırlar. İkinci grup toplum ise her yere gidebilirler. Özellikle çöllere, dönüşü olmayan yerlere kadar uzanabilerler. Hayvan beslemeleri, onları tam bir göçebe hayatı yaşamaya yöneltmiştir. (6)

a) Göçebe Toplumların Sosyolojik Yapıları: 

Göçebe toplumlarını oluşturan bireyler birbirlerine çok bağlıdırlar. İbn Haldun bu durumu "asabiyet" kavramı ile açıklıyor. Ona göre asabiyet geliştikçe bireylerin birbirine olan bağlılıkları da artır. Bu bağlılık göçebe toplumların yaşam tarzlarından kaynaklanmaktadır. Bağımsız yaşayan göçebe bir kabile, dıştan tehlikelere karşı kendisini korumak ve doğal ihtiyaçlarını karşılamak için kuvvetli bir dayanışma içerisinde olmalıdır. Böyle bir kabile kendi mensuplarına, dışa karşı uyanık olmayı, kendi aralarında ise dayanışma içinde olmayı telkin eder. Bu şartlar içerisinde göçebe insanı, dışa karşı haşin ve mücadeleci, içe karşı ise merhametli ve yardımsever insandır.
Göçebe toplum ihtiyacı kadar üretir. Konut barınmayı, gıda yaşamayı, giyecek örtünmeyi sağlayacak kadardır. İhtiyaç maddelerinde çeşitlilik ve lüks yoktur. Göçebe insan rahatlığa ve bolluğa alışmadığı için kanaatkardır. Kabilenin çıkarını kendi çıkarlarından üstün tutar, egoist değildir, diğerlerini düşünür ve yüreklidir. (7)

b) Göçebe Toplumların Hukuki Yapıları 

Göçebe toplumların kendilerine özgü hukuki yapıları vardır. Bu hukuki yapının temelini "asabiyet" kavramı oluşturmaktadır. Kişileri birbirlerine bağlayan, onları birbirleriyle kaynaştıran asabiyet, bir takım kurallar da ortaya koyar. Asabiyet geliştikçe bu kurallar daha da belirginleşir. (8)
Asabiyet doğarken bir kabile büyüğünü ortaya çıkarır. Bazen bu kabile büyükleri birkaç kişi de olabilir. Toplum ilk dönemlerinde kabile büyüklerinin buyruklarına göre yönetilir. Kabile büyüklerinin buyrukları, toplumun geçmiş yıllarından getirdiği değer yargıları, örf ve adetler hukuki yapının temellerini oluşturur. Göçebe toplumun hukuki yapısının gelişimi bu yöndedir. (9)

2. Yerleşik (Medeni, Hadari) Toplum:

İbn Haldun her göçebe toplumun zamanla gelişme göstererek toprağa yerleşeceğini, bunun nedeninin ise göçebe toplumların güç ve servet kazandıkça yerleşik bir hayat sürme isteklerinin artması olduğunu ileri sürmüştür. Böylece göçebe toplumlar yavaş yavaş kasaba ve şehirlere yerleşirler. Bunun sonucu olarak devlet aşaması ortaya çıkar. Devlet aşamasında otorite, insanları dış tehlikelere karşı koruduğundan, insanlar askerlikten ve güvensizlik ortamının doğurduğu yaşam tarzından vazgeçerek, sanat, edebiyat, mimarlık gibi kültürel konularla ilgilenmeye başlarlar. Böylece yerleşik hayatta insanlar kendi zevk ve rahatlarını düşünerek egoist olurlar ve cesaretlerini kaybederler. Ayrıca otoritenin her alanda kendini hissettirmesi insanların bağımsızlık duygularını da yok eder.(10)
Yerleşik toplumların hukuki yapıları göçebe toplumlardan farklıdır. Her şeyden önce yerleşik toplumlarda asabiyet bağı zayıflamış, onun yerini "din bağı" ve "hükümdara sadakat bağı" almıştır. Dolayısıyla bu toplumlardaki hukuki yapı dini kurallar ve hükümdarın koymuş olduğu kurallardan meydana gelir.(11)
İbn Haldun'un toplum kuramı incelendiğinde onun "tarihsel determinizm" anlayışıyla hareket ettiği görülür. Tarihi seyir içerisindeki tüm toplumların "bedevi" yaşamdan "medeni" yaşam biçimine geçiş yaptıklarını, bunun kaçınılmaz genel bir kural olduğunu söylemekle determinist anlayışını ortaya koymuştur.
İbn Haldunun, göçebe toplum-yerleşik toplum ayrımı üzerinde dururken, zamanın Arap, Norman, Berberi, Moğol, Kürt ve Türk topluluklarının yaşam biçimlerini değerlendirip yorumlanmasındaki doğruluk payı yüksektir. Ancak bu konudaki görüşlerini genelleştirip, tarih boyunca ortaya çıkan tüm toplumların söz konusu aşamalardan geçmiş olduğunu söylemesi bir varsayımdan öteye gitmemektedir.

II. ASABİYET KAVRAMI 

A. ASABİYETİN TANIMI 

ibn haldun'un üzerinde en çok durduğu ve devlet görüşünün temelini oluşturan kavram asabiyettir. bu kavram ibn haldun'a özgü olup, başka bir düşünürde bu kavrama rastlanmamaktadır. ibn haldun asabiyet kavramını değişik şekillerde tanımlamıştır. bunlardan sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz.
"Bir aşiretten veya bir aileden gelmek veya bir babanın çocukları olarak kardeş olmak özel bir asabiyet meydana getirir."(12) "Asabiyet, sadece nesep birliğinden veya o manadaki diğer bir şeyden hasıl olur."(13) "Neseplerdeki semere ve fayda, yardımlaşmaya ve gayrete gelerek imdada koşmaya vesile olan asabiyetten ibarettir."(14)
Bu konuda araştırma yapmış olan bazı yazarlar İbn Haldun'un asabiyet kavramından neyi kasdettiğini şu şekilde açıklamışlardır: ".. el-asabiyye savunma ile uzun eksersizle, eğitimle, hayat ve ölümün başka hal şartlarıyla kazanılır."(15) "Toplumsal örgütlenmenin çap ve yoğunluğunu belirleyen değişken grup duygusu, grup dayanışması (asabiye) dir."(16) "Nesep bağlarının kuvvetli olduğu yerlerde nesep asabiyeti, başka yerlerde dini, hissi, mefkürevi olan sebep asabiyeti rol oynar." (17)"Asabiyet, bir çeşit sosyal bilinçten başka bir şey değildir."(18) "Asabiyet; tüm yönlerini içerir bir şekilde şöyle tanımlamak mümkündür: Aynı nesepten gelen kimseler arasındaki yardımlaşma, dayanışma ve tehlikelere karşı kendini korumak için biyolojik bağlardan doğan, daha sonraları inanç birliğine dönüşerek devletin kurulmasında yol oynayan soyut bir kavramdır."(19)

B. ASABİYET VE DEVLET 

İbn Haldun, toplumların devlet haline gelebilmelerini asabiyetle mümkün görmektedir. Hiç bir toplum asabiyetini oluşturmadan devlet kuramaz, hatta yaşamını bile sürdüremez. Asabiyeti oluşmayan toplumlar en ufak bir zorlama karşısında dağılmaya mahkumdurlar. Asabiyet devlet kurulduktan sonra da önemini yitirmez. Devletin sürekliliği de asabiyete bağlıdır. Asabiyetsiz hiçbir devlet kurulmaz. Devletin kurulabilmesi için maddi ve manevi güç gerekir. Bu ise asabiyetin kendisidir.(20)
Tüm bu açıklamalardan, asabiyetin amacının devlet kurmak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak devlet kurulduktan sonra asabiyet eski canlılığını ve dinamizmini yavaş yavaş kaybeder. İbn Haldun, devletin kurulmasından sonra asabiyetin er geç bozulmaya yüz tutacağını ve hiçbir kuvvetin buna engel olamayacağını iler sürmektedir.(21)

C. ASABİYETİN ÇEŞİTLERİ 

1. Nesep Asabiyeti: 

Aynı kökten gelen bireyler arasındaki organik bağlılıktır. Bu asabiyet şekli genellikle bozkırlarda yaşayan göçebe toplumlarda görülür. İnsanlarda akrabalık bağı doğuştan vardır. Bu bağ nedeniyle insanlar gayrete gelerek zarara uğrayan ve bir tehlike ile karşılaşan akrabasına yardıma koşar.(22) Göçebe kabilelerin büyümesi halinde, kabilenin ayakta durmasını nesep asabiyeti sağlayamaz. Zira artık kabile büyümüştür ve kabiledeki tüm bireyle aynı soydan gelmemiştir. Bu durumda asabiyetin gücünü koruyabilmesi için nesep asabiyetine dönüşmesi gerekir.

2. Sebep Asabiyeti: 

Fındıkoğlu bu asabiyet şeklini şu şekilde açıklamaktadır: "Muhtelif vesile ve suretlerde kandaş çevreye girmiş uzuvların arz ettiği asabiyet"tir.(23) Bu asabiyet şekli göçebe kabilenin yerleşik hayata geçmesiyle oluşur. Yerleşik hayata geçildikten sonra, biyolojik kan bağından doğan nesep asabiyeti ortadan kalkmağa başlar. Onun yerini ideolojiden kaynaklanan asabiyet alır. Yerleşik hayatta bireyleri soy birliği üzerinde tutmak ve yönlendirmek mümkün olmaz. Zira böyle bir toplumda nesepler karışmış durumdadır. Bunun için yerleşik toplumda bu fonksiyonu "din" görür. Bireyler din siyasetinde birbirlerini severler, sayarlar ve böylece toplumsal düzen sağlanmış olur.(24)
İbn Haldun'un asabiyet kuramı onun genel felsefesinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle toplumsal ve siyasal görüşlerinin temelini "asabiyet kuramı" oluşturmaktadır. İbn Haldun'a göre, devletlerin ortaya çıkışını ve yıkılışını da içeren toplumsal değişmeleri meydana getiren etkenler, her toplumun kendine özgü iç dinamikleridir. Bu dinamikler "asabiyet" (nesep asabiyeti) ve "din" (sebep asabiyeti)'dir. Birbirleriyle sürekli savaş halinde olan göçebe toplumlarda sık rastlanan birinci özellik bir tür sosyal dayanışmadır. Saldırı ve tahrip duygularını hemen harekete geçirebilen bir bağlılık unsurudur. Din ise genellikle yerleşik (medeni) toplumlarda gelişen ruhani kardeşlik duygusundan ve "asabiyet"e göre daha sağlam ve kalıcı bir güçtür. İbn Haldun'un özlemlediği toplumsal yapı, asabiyet ile dinin birlikte varolduğu bir toplumsal yapıdır. Bunun için asabiye'nin güçlü olduğu Arap toplumunun İslam dinini kabul etmesiyle oluşturduğu toplumsal yapıyı ideal olarak kabul etmiştir.

İkinci Bölüm 

İBN HALDUN'UN DEVLET GÖRÜŞÜ 

1. GENEL OLARAK DEVLET 

A. DEVLETİN İÇERİĞİ, ÇEŞİTLERİ VE ORTAYA ÇIKIŞI : 

1. Devletin İçeriği ve Çeşitleri: 

İbn Haldun'a göre devletin hakikatı, aslı ve içeriği, "insanlar için zaruri bir sosyal kurum" oluşudur. Devletin temel unsuru ise "güç", "kuvvet" ve "otorite" de ifadesini bulan "egemenliktir." Bu unsur, insanın doğasında var olan "gadap" ve "hayvaniyet" (animality)in birer yansıma biçimidir. Buna göre, insanın insanı yönetmesinin ve onun üzerine egemenlik kurmasının psikolojik nedeni gadap, savunma ve galip gelme gibi insan doğasındaki hayvani duygulardır.(25)
İbn Haldun, devlet kuran güç'ün "asabiyet" olduğunu, ancak her asabiyetin bir devlet kuramayacağını, gerçek anlamda devletin (mülk-i tam, mülk-i hakiki) yanlızca, halkı egemenliği altına alan, vergi toplayan, elçiler gönderen, sınırları koruyan ve gücünün üstünde bir güç bulunmayan asabiyete mahsus olduğunu söylemiştir.(26) Ona göre, böyle bir egemenliğe sahip asabiyetin kurduğu devlet tam bağımsız devlettir. Egemenliğe ait yukarıda sayılan bir kısım fonksiyonları yerine getirmeyen devlet ise yarı bağımsız bir devlettir(mülk-ı nakıs) (27).
İbn Haldun ayrıca yönetim biçimleri açısından da bir sınıflandırma yapmıştır. Bunu yaparken yönetim biçimindeki "öz"ün uygulamadaki yasalarla olan bağlantısını belirlemiştir. Çünkü ona göre yasanın türü, yönetim örgüsünün yapısına açıklık getirebilmektedir. Yasaların, her sosyal düzenin özü ve temeli oluşu İbn Haldun'u bu noktaya getirmiştir. İbn Haldun yasaların üç tür altında toplanabileceğini belirlemiş, bundan hareketle yönetim biçimlerini de üçe ayırmıştır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
Mülk-i Tabii: Doğal yönetim (Naturel Royal Outhority). Bu yönetim biçimi zor, güç, baskı ve kişisel arzulara dayanan keyfi bir yönetimdir.(28) Burada "doğal"lıkla vurgulanan, bireyin yapısındaki eğilim, karakter ve diğer doğal isteklerdir. Kendini sevmek, üstünlük veya egemen olma isteği ve bencillik gibi bireysel tutumlara dayalı bir yönetim biçimidir. İbn Haldun'a göre bu tür yönetim tamamen kötüdür.
İbn Haldun'un sözünü ettiği bu yönetim biçimi, günümüzde diktatörlük olarak adlandırdığımız otokratik ve anayasal olamayan yöntemlerdir.
Mülk-i Siyasi: Siyasal Yönetim (Political Royal Outhority). Maddi yararların elde edilmesi ve zararların giderilmesi doğrultusunda aklın buyruklarınca gerçekleştirilen bir yönetim biçimidir. Laik (secular) bir yönetimdir. İbn Haldun'a göre bu tür yönetim eğer dine saygılı olursa iyi, dine saygılı olmazsa kötü bir yönetim halini alır. (29)
Bu yönetim biçimi günümüzün anayasal yapıya sahip demokrasileriyle özdeştir. Bu yönetim biçimlerinde yalnızca maddi planda da olsa- adalet, eşitliğin sağlanması, toplumsal yararın gerçekleştirilmesi amaç edinilmektedir. Toplumsal iradenin belirlediği bir yönetim yürürlüktedir. Bunun için yönetim işleri yerli yerindedir. Bu da toplumun ilerlemesi soncunu doğurabilmekte, yönetimde düzenliliği gerçekleştirebilmektedir. Bütün bunlara karşın bu yönetim biçimi de maddecidir. Yalnızca maddi çıkarlar gözetilmekte, manevi çıkarlar dikkate alınmamaktadır.
Hilafet: İnsanların maddi ve manevi çıkarlarının yönetilmesidir. Hilafet, dinin korunması ve dünyanın dini kurallara göre yönetilmesi için şeriat sahibi olan peygamberlere vekalet etmektir. (30) İbn Haldun burada "mülk" kelimesini kullanmaz. Çünkü hükümdarlık anlamına gelen "mülk" kelimesinde krallık ve saltanat anlamı vardır. İbn Haldun'a göre hilafet, her iki yönetim biçiminin karşısında halkın hem maddi, hem de manevi çıkarlarını koruyup geliştiren yönetim biçimidir.

2.Devletin Ortaya Çıkışı: 

İbn Haldun devletin, göçebe toplum yapısından yerleşik toplum yapısına geçiş ile ortaya çıktığını savunmaktadır. Ona göre göçebe toplumlarda devlet yoktur. Oysa yerleşik toplumlarda siyasal örgütler kurulmuş ve devlet aşamasına gelinmiştir. Göçebe toplumların devleti meydana getirmelerinde, ihtiyaçların karşılanması, dıştan gelen tehlikelere karşı korumak ve bunlara benzer doğal zorunluluklar etken olmuştur. (31)

B. DEVLETİN GEREKLİLİĞİ 

İbn Haldun devletin gerekliliğini iki nedenle açıklamaktadır. Bunlar:
Devlet, insan için doğal bir zorunluluktur. Devletin kurulması sosyal hayatın bir gereğidir. İnsan, yaşamak ve varlığını devam ettirebilmek için, yani ihtiyaçlarını karşılamak için bir araya gelmek ve hemcinsleriyle yardımlaşmak zorundadır. Bu zorunluluğun karşılanması ancak devletin varlığı ile mümkündür (32).
İnsanlar, bir araya gelmeleri ve dayanışma içine girmelerinden sonra birbirinin saldırganlığından korunmak için yasakçıya (devlete) muhtaçtırlar. İnsanların birbirine yönelttikleri saldırıları engelleyen bir güç olmadan güvenlik içinde yaşamaları imkânsızdır. Devlet olmadığı taktirde onları bu saldırılardan kimse koruyamaz. Dolayısıyla devletin varlığı zorunludur (33).

C. DEVLETİN GÖREVLERİ 

İbn Haldunun, devletin görevlerini son derece geniş tuttuğu, "sosyal devlet" anlayışına uygun bir şekilde her alanı devletin faaliyet, gözetim ve denetimi altına aldığı görülmektedir. Bu devlet, tüm korunmaya muhtaç kesimlerin koruyucusu, kendini tüm halkın refah ve mutluluğunu sağlamakla görevli sayan devlettir. Bu yaklaşım içerisinde İbn Haldun sağlık ihtiyaçlarını karşılamak, ülkeyi imar etmek, din işlerini düzenlemek, eğitim hizmetini sunmak, halkı kötülüklerden alıkoyup iyiliğe yöneltmek, yiyecek ve içecek maddelerinin temiz ve sağlığa uygun olup olmadıklarını denetlemek, ticari faaliyetleri denetlemek ve bunlara benzer diğer hususları yerine getirmeyi devletin görevleri arasında saymıştır (34).

II. DEVLETE İLİŞKİN KURAMLAR 

A.TOPLUM SÖZLEŞMESİ KURAMI 

İbn Haldun, insanın toplumsal bir varlık olduğundan ve bu özelliği dolayısıyla toplum içinde yaşama zorunluluğundan bahsetmiştir. Karşılaştığı ihtiyaçları yalnız başına giderebilmekten, varlığını kendi gücü ile devam ettirebilmekten uzak olan insan için toplum hayatı bir zorunluluktur (35). Bu hususu İbn Haldun şu şekilde ifade etmektedir: "İnsanların bir arada toplanmaları sırf geçinmelerini sağlamak ve nefislerini korumak içindir." (36). Demek ki toplumları oluşturan bireyler yardımlaşmak, dayanışmak ve birbirlerini korumak için kendi aralarında bir "sözleşme" yapmışlar. Bu sözleşmeden sonra bireyle kendilerini bir takım örfi kurallara bağlamışlar. Bu noktaya gelen toplum asabiyeti sayesinde devletin temelini atmışlardır.
İbn Haldun, islam tarihinin devlet anlayışının temelini oluşturan "Biat" kavramı üzerinde önemle durmuştur. O'na göre bu kavram toplum sözleşmesi kuramının temelini oluşturur. Biat, itaat etmeye söz vermekten ibarettir. Bir Emir'e biat eden kimse kendi ve bütün müslümanların işlerini ve idaresini ona teslim edip, bu gibi hususlarda onunla çekişmeyeceğine ve her türlü emirlerine itaat edeceğine söz vermiş olmaktadır (37). Bu durum bir çeşit toplum sözleşmesidir.

B.ORGANİZMACI DEVLET KURAMI 

İbn Haldun, yaşadığı devrin siyasal istikrarsızlığının etkisi altında kalarak yaşadığı devirde doğan, büyüyen ve gelişen devletlerin bir süre sonra varlıklarını kaybettiklerini ve yerlerine yenilerinin kurulduklarını gözlemleyerek, bu gözleminden insan organizması ile devlet arasında bir benzerliğin var olduğunu ortaya koymuştur. İbn Haldun'un insan organizması ile devlet arasında bu benzerlik kendisini, insan organizmasında olduğu gibi devlette de hiçbir gücün yıkılmayı önleyemeyeceği sonucuna götürmüştür. Her toplumun olduğu gibi, toplum hayatının siyasal biçimini ifade eden devlet de canlı varlıkların bağlı bulundukları bir kanuna tabidir. Yani devlet de canlı varlıklar gibi doğar, gelişir, büyür, yaşlanır ve nihayet varlığını kaybeder (38).

C. TAVIRLAR KURAMI 

İnsan ömrüne benzer bir hayat geçiren devlet, aynı zamanda onun büyüme, genişleme ve çökme devirlerini de geçirecektir. İbn Haldun bu devrelere " siyasi toplumun geçireceği tavırlar " ismini veriyor ve bu tavırları şöyle ayırıyor:
Birinci tavır, "zafer tavrı"dır. Henüz siyasi iktidarda mutlakiyet meydana gelmemiştir, asabiyet devam etmektedir. (39)
İkinci tavır, "istibdat tavrı"dır. Sebep asabiyeti nesep asabiyetini bir kenara atmış, hükümdarla kabilesi arasında bir ayrılık ortaya çıkmış, mutlakiyet yerleşmiştir. (40)
Üçüncü tavır, "fera tavırı"dır. Bu aşamada medenilik tüm olgunluğunu mimaride, zanaatlarda ve güzel sanatlarda bulmuş, mutlakiyet rejimi huzur devrine kavuşmuştur. (41)
Dördüncü tavır, "sulh tavrı"dır Devlet, öncekilerinin elde ettikleri ile kanaat eder ve diğer devletlerle sulh içinde yaşar. (42)
Beşinci tavır, "israf tavrıdır" dır. Bu tavırda hükümdar, devletin servetini kendi heva ve hevesi için tüketir. Kendisine bağlı olan insanları kaybeder. Devlet müzmin bir hastalığa hastalanır ve nihayetinde çöker. (43)
Düşünürce tüm bu tavırlar, bir tek toplum bakımından öngörülmüşse de gerçekte, göçebe ve yerleşik olmak üzere iki toplumun ilişkilerini aydınlatacak biçimde ele alınmıştır. Esas itibari ile bu teori, göçebe toplumdan yerleşik topluma geçiş süreci olarak karşımıza çıkmaktadır (44). Düşünürümüzün "organizmacı devlet kuramı" ve "tavırlar kuramı", içinde yaşadığı dönemin gerçeklerini yansıtmaktadır. İbn Haldun, gerek tarihi kaynaklardan elde ettiği bilgiler doğrultusunda kendinden önceki çağların, gerekse kendi yaşadığı çağın her türlü istikrarından yoksun siyasi olayların etkisinde kalarak bu kuramları geliştirmiştir. Tarihi bilgilerine ve soyut gözlemlerine dayanarak, kurulan devletlerin bir süre sonra yıkıldıklarını ve yerlerine yenilerinin kurulduğunu tespit eden düşünürümüz, bu tespitten hareketle ki insanın biyolojik yapısıyla devlet arasında bir benzerliğin varlığını ortaya koymuştur. İşte söz konusu kuramlar bu benzerlik temeline dayanılarak geliştirilmiştir.
Her ne kadar düşünürümüzün söz konusu kuramlarının, yaşadığı dönem ve daha önceki dönemler açısından gerçeklik payı yüksek ise de, aynı şeyi günümüz açısından söylemek mümkün değildir. Zira günümüzde varlıklarını devam ettiren bir takım devletlerin günümüzden 100-300 yıl önce kuruldukları bilinmektedir. Bu devletler her ne kadar zaman zaman bazı sarsıntılar geçirmiş ise de varlıklarını bugüne değin devam ettirebilmişlerdir. Ancak burada şunu söylemek mümkündür: İbn Haldun'nun devlete ilişkin ileri sürdüğü görüşleri, günümüzün geri kalmış ülkelerince kısmen doğrulanmaktadır.

III. DEVLET BAŞKANININ ÖZELLİKLERİ 

Devlet Başkanlığı konusu İbn Haldun'un önem verdiği konulardan biridir. Zira ona göre devletlerin iyi veya kötü olmaları yöneticilere bağlıdır. Bu amaçla İbn Haldun, ideal devlet başkanlarının bulunduğu "Dört Halife" dönemi ile bu dönemden sonra gelen ve islam peygamberinin "ısırıcı meliklik" diye nitelendirdiği "saltanat" dönemini birbirinden ayırmakta ve bu doğrultuda başkanlığa ilişkin görüşlerini "Halifelik" ve "Hükümdarlık" şeklinde ikili ayrım içerisinde incelemektedir.

A.HALİFELİK 

1.Tanımı : 

İslam peygamberinin ölümünden sonra müslümanlara başkanlık eden kişiye "Halife", bu kuruma da "Halifelik" denmektedir. Hilafet, islam hukuku kurallarıyla insanları, onların yararına olacak şekilde idare etmektir. İbn Haldun'un tanımında "Dini korumak ve dünya siyasetine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmek demektir" (45), denilmektedir. Bu tanımlardan anlaşılacağı üzere halifelik ancak islam hukuku çerçevesinde yönetilen devlette söz konusu olur. Böyle bir devletin yönetimine İbn Haldun "Dini Siyaset" demektedir. Bunun dışında, yani devlet yönetimine esas teşkil eden kuralların insanlar tarafından konulduğu devletteki yönetime ise "Akli Siyaset" demektedir. Akli siyaseti yöneten kişilere ise "Siyasetçi" demektedir. Ona göre, siyasetçiler hiçbir zaman ideal devleti gerçekleştiremezler (46).

2.Şartlar: 

a.İlim: Halife olacak kimse içtihat yapabilecek düzeyde islam hukukunu bilmeli, yani müçtehit olmalı,
b.Adalet: Halife olacak kimse adil olmalı, yani hukuken yasaklanmış şeyleri yapmamalı,
c.Yeterlilik: Kanunları tatbik etme hususunda cüretli, savaşla ilgili zorlukları göğüslemede basiretli, halkı kendisine bağlamaya muktedir, asabiyet ve siyaset konusunda marifet sahibi olmalı,
d.Duyguların ve organların sağlıklı olması: Duyu ve bunun dışındaki organların her türlü kusurdan ve bozukluklardan salim olması gerekir (47).

1.Halifelikten Hükümdarlığa Geçiş: 

İbn Haldun halifelikten hükümdarlığa geçişi, birçok tarihsel olayların yorumunda anahtar olarak kullandığı "asabiyet" kavramıyla açıklamaya çalışmıştır. Ailede, kabilede ve toplumda dayanışma ve yardımlaşma olarak tanımladığı asabiyetin, doğal olarak insanları egemenlik kurma noktasına da itebileceğini kabul etmiştir. Ona göre asabiyetin doğal bir olay ve toplumsal bir yasa oluşu gibi, asabiyetin hükümdarlığı doğurması da kaçınılmaz bir gelişmedir (48).
İbn Haldun, asabiyetin doğal bir sonucu olan hükümdarlığın kötülenecek bir kurum olmadığını, bunun tıpkı İslam dini tarafından kötüye kullanılması halinde yasaklanan "gadap" ve "şehvet" gibi bir olgu olduğunu ileri sürmüştür. Nasıl ki dince yasaklanmış şeylerde kullanılan bu sıfatlar meşru ve dince yasaklanmış şeylerde kullanılması halinde gayri meşru oluyorsa, asabiyetin sonucu olan hükümdarlık da aynen böyledir (49). Hükümdarlığın da iki yönü vardır. Bir yönü yanlışa, diğer yönü ise doğruya doğrudur. Yönü yanlışa dönük olan hükümdarlık İslamiyet'in kötülediği bir yönetimdir. Halifelik bu olayla hükümdarlığa dönüşmüştür ve bu dönüşüm de asabiyetin doğal bir sonucudur (50).
İbn Haldun bu dönüşümü açıkladıktan sonra, gelişmeler sonucu gerçekleşen dönüşüme bir de yorum getirmiştir. Buna göre, hükümdarlığa dönüşmüş olmasına karşın hilafetin kalıcı bir "öz"ü vardır. Değişiklik yalnızca "sebep"te ortaya çıkmakta; amaç başlangıçta "din" olmasına karşılık, sonradan bunun yerini "asabiyet" almaktadır. Ama, hilafetin özü ve amaçları devam etmiştir. Çünkü yeni hükümdarlığın da amaçları, dinin gereklerini yerine getirmek, hedefleri gerçekleştirmek ve adaletle hükmetmektir (51).
Bu görüşüyle İbn Haldun, ideal yönetim biçiminin "hilafet" olduğunu, ancak "asabiyetin" doğal bir sonucu olan "saltanat"ın ise kötülenecek bir yönetim olmadığını kabul etmektedir. Saltanatın iyiye kullanıldığında iyi, kötüye kullanıldığında kötü sonuçlar doğurabilecek bir yönetim biçimi olduğunu, bunun dini açıdan eleştirilecek bir yönü olmadığını söylemiştir.
Kanımızca: İbn Haldun'u diğer islam düşünürleri gibi bu şekilde düşünmeye iten temel neden, yaşadığı dönemin ve ortamın siyasal istikrarsızlıklarla dolu oluşudur. Siyasal istikrarsızlığın ve otorite boşluğunun doğurduğu anarşi ve kaos ortamının nelere mal olduğunu tarihi ve ampirik araştırmaları ile çok iyi bilinen İbn Haldun, söz konusu endişelerinden dolayı böyle bir yorum yapmış olduğu düşüncesindeyiz. Ancak aynı endişeleri günümüz açısından taşımak pek doğru olmayacağından İbn Haldun'un görüşlerine katılmamız mümkün değildir.

B. HÜKÜMDARLIK 

1.Tanımı ve İçeriği 

Düşünürümüz, göçebe toplumlarda egemen olan "asabiyet" duygusunun zamanla "Hükümdarlık"ı ortaya çıkardığını ve bunun doğal ve kaçınılmaz bir gerçek olduğunu vurgulamıştır. Ona göre, her toplum, insanların birbirine olan saldırılarını önleyecek bir yasakçıya ve hükümdara ihtiyaç duyar. O halde yasakçı ve hükümdar olan şahsın asabiyetle diğer güçlere galip gelmesi ve egemen güç olması zaruridir. İşte bu güç "Hükümdarlık" olarak diğer sosyal iktidarlardan farklı bir iktidardır. Diğer iktidarlarda "zora başvurma" ve "kuvvetli tek elinde bulundurma" olguları yoktur. Oysa hükümdarlık, zorla hükmetmektir (52).

2.Hükümdar ve Asabiyet : 

Devletin doğuşunda büyük rol oynayan asabiyet, aynı rolü hükümdar için de oynamaktadır. Asabiyetsiz devlet düşünülemeyeceği gibi, asabiyetsiz hükümdar da düşünülemez. Hükümdarın geleceğine güvenle bakabilmesi için asabiyet sahibi olması gerekir (53).
Bu konudaki düşüncelerini İbn Haldun şu şekilde açıklıyor: "Bir kabilenin içinde çeşitli aileler ve birçok asabiyetler vardır. Bunların içerisinde en kuvvetli olan asabiyet diğerlerine galip gelir, onları kendisine tabi kılar, asabiyetlerin hepsi bu asabiyetin içinde kaynaşır ve büyük bir asabiyet halini alır. Bu asabiyet daha sonra kendisinden uzak olan diğer asabiyetleri de kendisine tabi kılar. Bu durumda yine mağlup asabiyet galip asabiyetle kaynaşır. Artık bu durumdaki asabiyet "Hükümdarlık" peşinde koşar (54). Hükümdar ile asabiyet arasındaki ilişkiyi de şu şekilde açıklıyor: "Asabiyetler birbirinden farklıdır. Her asabiyetin kendisine komşu olan diğer kavim ve aşiretlere tahakkümü vardır. Bundan dolayı her asabiyetin hükümdarlığı yoktur. Gerçek anlamda hükümdarlık halkı kendisine boyun eğdiren, vergi toplayan, elçiler gönderen, sınırlarını koruyan ve gücünün üstünde bir güç bulunmayan asabiyete mahsustur. Hükümdarlığın meşhur manası, hakikati ve mahiyeti budur" (55).

3.Hükümdar ve Devlet : 

İbn Haldun, devlet ile hükümdar arasında çok sıkı bir ilişkki kurmuş, devletin geleceğini hükümdara bağlamıştır. Devletin büyüyüp gelişmesi, olgunluğa ermesi ve halkın yönetiminden hoşnut olup onu desteklemesi hükümdara bağlıdır. Bunun için hükümdarın halkın iyiliğini düşünmesi, onlara karşı yumuşak olması, affedici olması gerekir. Aksi halde halkın devlete karşı olan güveni sarsılır ve devlet yapısı bozulur ve hükümdarlık yıkılır (56).
Hükümdar-Devlet ilişkisinde önemli bir başka nokta da, hükümdarın devleti kuran asabiyete mensup olmasıdır. İbn Haldun'un bu görüşünden, devlet yönetiminde soyluluk esasını benimsemiş olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak onun anladığı soyluluk kan bağından kaynaklanan bir soyluluk değil, sonradan kazanılan bir soyluluktur (57).

IV. DEVLETİN YIKILMASI 

A.DOĞAL YIKILMA NEDENİ 

Düşünürümüz devletin doğal yıkılış nedenini "Organizmacı Devlet Kuramı" ile açıklamaya çalışmıştır. Gerçekten O, insan organizması ile devlet arasında bir benzerliğin var olduğunu ileri sürerek, bu benzerlikten hareketle insan organizmasının bağlı olduğu doğal kanuna devletin de bağlı olduğunu kabul etmiştir. Nasıl ki insanlar doğar, büyür ve sonuçta ölürse devlet de aynı şekilde doğar, gelişir ve yıkılır. İbn Haldun insanların doğal ömürlerinin 120 yıl olduğunu, bu sürenin yaklaşık olarak devlet için de aynı olduğunu ileri sürmüştür. Yani devletlerin azami ömrü de, insanların azami ömrü olan 120 yıldır. Ona göre hiçbir güç bu doğal ömrün sona ermesini engelleyemez (58).

B. DİĞER YIKILMA NEDENLERİ 

1.Asabiyetin Zayıflaması : 

İbn Haldun, asabiyetin devletin kuruluşunda olduğu kadar yıkılışında da büyük önem taşıdığını bildirmiştir. Ona göre, devletin kurulup genişlemesinden sonra, devlet yöneticilerinin medeniyetin nimetlerine dalıp asıl gerekli olan asabiyeti unutmaları halinde devlet zayıflamaya başlar. Asabiyetin zayıflaması ilk olarak hükümdar ile halkı arasındaki ilişkide görülür. Hükümdar, hesabını veremeyeceği davranışlarda bulunduğundan, halkından korkmaya başlar. Bu durum hükümdarı yalnızlığa iter. Yalnızlık ise onu daha da korkutur. Halktan güveneceği kimse kalmayan hükümdar, yönetimi sağlamak için askere yönelir ve onu maddi açıdan doyurmaya çalışır. Ancak askerin ruhu asabiyet ile de doyurulmadığından kısa zaman sonra asker de halka katılır. Böylece asabiyetin her tabakada zayıflamasıyla devlet adım adım çöküşe doğru gider ve kısa bir süre sonra da yıkılır (59).

2.Devlet Yönetiminin Zulmü : 

İbn Haldun, devlet yönetiminin iyiliğinin, yönetimi elinde bulunduran kişilerin niceliklerine değil, niteliklerine bağlı olduğunu; buna göre halkın menfaatlerini kollayan, halkı adaletle yöneten yönetimin "iyi" olduğunu; halka korku saran ve onlara zulmeden yöneticilerin yönetiminin ise "kötü" olduğunu söylemektedir. İbn Haldun, devlet yönetiminin zulüm tavrı içinde bulunması halinde halkın devleti savaş alanlarında bırakacağını, devleti yıkmak için isyan edeceğini belirtir. Böyle bir durumdaki devlet de yıkılmaya mahkumdur (60).

3.Mali Yapının Bozulması : 

İbn Haldun, devletin doğasının refah ve lüksü gerektirdiğini, bu nedenle devlet yöneticilerinin gün geçtikçe artacağını ve sonuçta bu israflı tutumun gerektirdiği masrafları devlet gelirinin karşılayamayacağını söyler. Bu durum askeri harcamalara yeterince pay ayrılmaması sonucunu da doğurur. Böylece, devlet, askeri yönden güçsüzleşir ve düşman devletlerinin saldırılarına açık hale gelir (61). Devlet yönetiminin israf içinde bulunması, fazla harcamaları karşılamak amacıyla halkın vergi borcunu arttırır. Ayrıca vergi alanlarını da arttırır. Yani her türlü alışverişten, pazarlara giriş çıkışa kadar her alana ve iktisadi faaliyete vergi koyar. Vergilerdeki bu artışlar halkın devlete olan güvenini sarsar. Bu durum birçok esnaf ve zanaatkârın işini bırakması sonucunu doğurur. Bu taktirde vergi yükümlülerinin azalması nedeniyle vergilerde de azalmalar görülür. Vergilerin azalması vergi oranlarının arttırılmasını doğurur. Böylece bu yapı kısır döngü içerisinde devam eder. Sonuçta devlet ekonomik olarak zayıflar (62). Tüm bu durumlar devletin tavırlarının en sonuncusu olan "Beşinci Tavır"ı ifade etmektedir. Böylece bir tavır içerisine giren devletin sonu yıkımdır. Bunu önlemenin çaresi ise yoktur (63).

SONUÇ 

İbn Haldun çok yönlü bir düşünürdür. İktisat, siyaset bilimi, tarih ve sosyoloji alanında amprik araştırmalarda bulunmuştur. Ancak düşünürümüzün asıl önemi tarih ve sosyoloji alanında yapmış olduğu çalışmalardan kaynaklanır. Gerçekten O, sahip olduğu geniş bilgi birikimi ve bulunmuş olduğu çeşitli ileri kademedeki devlet memurluğu görevlerinden elde ettikleri tecrübeyi, tarihi araştırmalardan sağladığı verilerle yoğurarak, özellikle sosyoloji alanında gözleme dayalı somut ve orijinal açıklamalarda bulunmuştur. Bu yönüyle İbn Haldun sosyal bilimler alanında büyük bir devrim gerçekleştiren bir düşünürdür.
Düşünürümüzün devlet görüşü de, yapmış olduğu sosyolojik araştırmaların sonuçlarına ve yukarıda belirtilen bir kişiliğe sahip oluşuna dayanmaktadır. Gerçi devlet görüşünde,düşünürün dinsel algılamadan etkilendiği göze çarpmaktadır. Ancak bu etkilenme özellikle devletin yönetimi konusunda sınırlı kalmaktadır. Devlete ilişkin diğer görüşlerinde, (örneğin devletin kökeni, asabiyet ve devletin yıkılması) yapmış olduğu araştırmaların sonuçları daha ağır basmaktadır.
Daha XIV. yüzyılda toplulukları "bedevi-hadari" şeklinde bir ayrıma tabi tutarak, bu toplulukların hukuki ve sosyolojik yapılarını modern sosyologlar düzeyinde açıklamıştır. Asabiyet bağı ile kuvvetli bir yapıya sahip olan bedevi toplulukların zamanla yerleşik hayata geçeceklerini ve asabiyet bağı sayesinde devleti kuracaklarını ileri sürmüştür. Devleti, insanların ortak menfaatlerini ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir kurum olarak gören İbn Haldun, devletin kökenini toplum sözleşmesi, devlet kuramı ve tavırlar kavramı ile açıklamıştır.
İbn Haldun, devletin kurulmasında olduğu gibi yıkılmasında da en büyük etkenin "asabiyet" olduğunu ileri sürmüştür. Toplumların ve devletlerin iç dinamiği olan asabiyetin zayıflaması devletin de zayıflaması sonucunu doğurur ve (medeni) hayatın getirmiş olduğu nimetlerden yararlanma da bu sonuç üzerinde çok büyük etkisi vardır. Bu etkinin devlet tarafından önlenmesi mümkün değildir. Çünkü bu, insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi doğal bir sonuçtur.

--------------------------------------------------------------

(*) Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim elmanı

(1) İbn Haldun'un bilimsel kişiliği için bkz. ÜLKEN, Hilmi Ziya: İslam Felsefesi Ankara 1967, s.228-229 ve ŞİRVANİ, Harun Han: İslam'da Siyasi Düşünce ve İdare (Çev. Kemal Kuşçu). Ankara, s.219-222, ve ADIVAR, Abdullah Adnan: "İbn Haldun", İslam Ansiklopedisi, C.V/II.
(2) ADIVAR: "İbn Haldun", IA. C.V/II., GÖZE, Ayferi, Siyasal Düşünceler ve Yöntemleri, İst, 1995, s.88-89
(3) ÖKTEN Niyazi: Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi, İst. 1988, s.290
(4) İBN HALDUN: Mukaddime (Hazırlayan: Süleyman Uludağ), C.I İst. 1988, s.208
(5) İbid, s.271-273. HASSAN, Ümit, İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi, Ankara, 1982, s. 177-190
(6) İbid, s.416; HASAN, age, s.193-195
(7) İbid, s.419-420
(8) ARSLAN, Ahmet, İbn-I Haldun, Ankara, 1997, S. 116-140
(9) İbid, s.103-115
(10) Mukaddime, C.I, s.419-425
(11) ÖKTEM: s.295
(12) Mukaddime, C.I, s.435
(13) İbid, s.431
(14) İbid, s.440
(15)ÜLKEN; age, s.235
(16) STOWASSER, Barbara: İbn Haldun'un Tarih Felsefesi: Devletlerin ve Uygarlıkların Yükseliş ve Çöküşü (Çev. Nermin Abadan-Unat), AUSBFD, C.XXXIX. Sayı: 1-4, In Charles Crozat, Ankara, 1984, s. 175, HASAN, age, s.174
(17) FINDIKOĞLU, Ziyaadin Fahri: İbn Haldun, Amme Hukuku Dersleri C.II. İst. 1946, s.795-796
(18) ÖZBİLGEN, Tarık: Eleştirisel Hukuk Sosyolojisi Dersleri, C.I İst. 197, s.203 HASSAN, age, s.174
(19) ŞİRVANİ: s.225
(20) FINDIKOĞLU: age, s. 802, ARSLAN, age, s.116-118
(21) Mukaddime, C.I, s.480
(22) İbid, s.431, HASAN, age, s.180
(23) FINDIKOĞLU: s.802
(24) ARSLAN, age, s.121-130
(25) Mukaddime, C.I, s.537-542
(26) İbid, s.537
(27) İbid, s. 537
(28) İbid, s.541
(29) İbid, s.541-542
(30) İbid, s.542-543
(31) İbid, s.537
(32) İbid, s.537, SPRINGBORG, Patrica, İbn Haldun ve Yöntetimler Döngüsü, Doğu Batı, Sayı:2, Şubat-Mart-Nisan 1998, s.194
(33) İbid, s.537
(34) İbid, s.607-608
(35) OKANDAN, Recai Galip: Umumi Amme Hukuku, İstanbul, 1966, s.246
(36) Mukaddime, C.I, s.416, SPRINGBORG, a.g.m., s.194
(37) İbid, s.577-578
(38) OKANDAN: s.247-248, ARSLAN, a.g.e., s.140-146
(39) Mukaddime, C.I, s.514
(40) İbid, s.515
(41) İbid, s.515
(42) İbid, s.516
(43) İbid, s.516, SPRINGBORG, a.g.m. s.194-195
(44) ÖZBİLGEN: s.214
(45) Mukaddime, C.I, s.545
(46) İbid, s.541
(47) İbid, s.552-553
(48) RAYYİS, Ziyauddin: İslam'da Siyasi Düşünce Tarihi (Çev: Ahmed Sarıkaya), İstanbul, 1990, s.253
(49) İbid, s.253
(50) Mukaddime, C.I, s.566-568
(51) RAYYİS, s.256-257
(52) Mukaddime, C.I, s.450
(53) HASSAN, a.g.e., s.214-220
(54) Mukaddime, C.I, s.451
(55) İbid, s.537
(56) İbid, s.538-539
(57) ÖKTEM: s.296
(58) Mukaddime, C.I, s.505
(59) ŞİRVANİ: s.227
(60) Mukaddime, C.I, s.539
(61) İbid, s.502-503
(62) İbid, s.698-699
(63) İbid, s.516



felsefe ibni haldun kimdir, ibni haldun devlet görüşü, ibni haldun devlet kuramları, ibni haldun eserleri, ibni haldun devletin yıkılma nedenleri , ibni haldun toplum analizi, ibni haldun asabiyet kavramı

PROF. DR. NEVZAT TARHAN'DAN SÖZLER

/ No Comments
psikolojik sözler, psikoloji sözleri, altın sözler, nevzat tarhan, nevzat tarhan sözleri, psikolojik savaş, felsefi sözler nevzat tarhan, felsefe sözleri, felsefi sözler


"Sözlere değil,davranışlara bakın."
*

"Başarılı olan kişi,çok çalışan kişi değil,doğru çalışan kişidir."
*
"İnsan beyni 'kullan ya da kaybet' kuralı ile çalışır."
*
"Azim başlamak,sabır bitirmek için gereklidir."
*

"Bütün kötülükler toplanıp bir odaya konulsa kapısı kibir anahtarı ile açılır."
*
"Karı-koca birbirinin kölesi değil,iki hür insandır."
*

"Baskı ve şiddetle sonuçlar alınmaz."
*
"Fikirlerine güvenen kişi şiddete başvurmaz."
*

"Bilgilerini kuma değil taşa yazanlar unutma sorunu yaşamayacaklardır."
*
"Sizin nasıl göründüğünüzü her kes görür,ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."
*

"Kadın ve erkeğin beyinleri farklı çalışır.Kadın kendini kötü hissettiğinde,morali bozuk olduğunda duygularını ağlayarak dışa vurur.Erkek ise bunu öfke şeklinde yansıtır."
*
"Kin duygusu mutluluğa zarar verir.Sevgiyi azaltır,zamanın ve enerjinin boşa harcanmasına sebep olur."
*

"Sevgi,insanlar arasındaki en kısa nörolojik mesafedir."
*
"İnsansan,yalan söyleme hatası işlediysen,pişmanlık ve gönül alma ile kendini yıka.Kötülükte en iyi mücadele yöntemi iyilikleri artırmaktır.Böylece hem temizlen,hem güzelleş."
*

"Bencillik insanın sorumluluktan kaçmasına sebep olur.İnsanı başkalarını anlama çabasından,çoğulcu düşünmekten,yakınları için iyilik yapmaktan alıkoyar.Bencilliğin içerisinde kolaycılık vardır."
*
"Tv izleyen çocuklar,büyüyünce ne olacaklarından ziyade ne alacaklarını düşünür oldular.Amaçsız,ego ideali olmayan,cinsellik ve parayla erken tanışan gençlik,insanlığı kimbilir nereye götürecek..."
*

"Çocuğun kişliğini övmek doğru değildir,çabalarını övmek gerekir."
*
"Evliliği tanımlarken biz H2O örneğini kullanırız.Hidrojen de oksijen de atmosferde özgür,istedikleri gibi dolaşırlar.Fakar ikisi de kimyevi bir aşkla bir araya gelirse suya dönüşür ve havanın uçuculuğundan suyun akıcılığına yükselirler.Havanın iniş çıkışı,soğuğu sıcağı çok geçişkendir.Oysa su stabildir.Evlilik de bir aşkı-ı kimyevidir.Uçuculuktan akıcılığa,çalkantılardan durağanlığa bir yolculuktur."
*

"Eğitimsiz toplumların,demokrasiye daha çok ihtiyaçları vardır."
*
"Propagandanın cephanesi söz ve kelimelerdir."
*

"Her gün Tv karşısında yeni bir haber bekleyen ve arzulayan kitleler,propagandistler için güzel iyi bir avdır."
*
Kötü bir ağaca güzel bir ağaç aşılanırsa o ağaç da meyveler vermeye, verimli olmaya başlar..
Kötü bir ağaca aşı yapıldığında o ağaç bile değişebiliyorsa kötü bir insan da mutlaka değişebilir.
İnsanların bazı kötü yönleri olsa da birtakım hâlleriyle iyiliğe yol açabileceklerini unutmamak gerekir. Mesnevi Terapi, Nevzat Tarhan 

*
Bazı insanların şahsi kusurları topluma getirdikleri faydanın yanında ufak kalır.
Bilge kendine şekil verir, âlim başkalarına şekil verir, arif ise hem kendine hem de başkalarına şekil verir.
Bir insan bilgelikle manevi bakımdan ilerleyebilir.
Bir diğer insansa kendine çok iyi şekil veremeyebilir ama başkalarını şekillendirmesinden, iyi insanlar yetiştirmesinden ve onların yaptıkları iyiliklerden kazandığı sevapla kurtulabilir. Mesnevi Terapi, Nevzat Tarhan
*
Bir gün Ebu Cehil, Hz. Peygamber'i (sav) gördü ve
"Haşim oğullarından bir çirkin belirdi" dedi . Peygamberimiz
"Haddini aştın fakat doğru söz söyledin" dedi.
Daha sonra Hz. Ebubekir, Peygamber'i (sav) gördü ve
"Sen bir güneşsin, parlayarak dünyayı aydınlattın" dedi.
Hz. Peygamber ona da
"Doğru söyledin ey Ebubekir" dedi. Bu manzaraya tanık olanlar bunun nedenini sordular . Hz. Peygamber (sav)
" Ben bir aynayım , kim bakarsa bende kendini görür" dedi. Mesnevi Terapi, Nevzat Tarhan
*

Uçurtmaların uçmasını sağlayan rüzgârdır diye bilinir ancak asıl etken uçurtmanın rüzgâra dayanma gücüdür.
Hayat da böyledir..Mesnevi Terapi, Nevzat Tarhan
*
Güzel şeyleri ortada bırakmak, güzelin özelliğine uymaz. Onun için nasıl ki variyetimiz içindeki güzel şeyler kasalarda muhafaza ediliyorsa, insanın da güzelliklerinin örtünmesi onun negatif etkilere karşı korunması demektir.
Mesnevi Terapi, Nevzat Tarhan
*
Çaresizliği, korkuyu öğrenmiş bireylerden oluşan
toplum hep çoban arayışı içerisindedir. Psikolojik Savaş, Nevzat Tarhan
*
Sistemli psikolojik taciz beklentilerin aksine verimi ve kaliteyi artırmaz,
hatalı ürünü artırır. Ekonomik hareketliliği azaltır. Psikolojik Savaş, Nevzat Tarhan
*

Dedikodular, toplantılarda terslemeler, söz hakkı vermemeler,
yetkileri kısıtlamalar, saf dışı bırakmak için geliştirilen sistemli
taktikler ile hakimiyet sağlanmaya çalışılır. Psikolojik Savaş, Nevzat Tarhan
*
Aileden ülke yönetimine kadar her yerde sistematik
baskı ile insanlar pasifize edilir ve kolay yönetilir hale getirilir. Psikolojik Savaş, Nevzat Tarhan
*


psikolojik sözler, psikoloji sözleri, altın sözler, nevzat tarhan, nevzat tarhan sözleri, psikolojik savaş, felsefi sözler nevzat tarhan, felsefe sözleri, felsefi sözler, sosyoloji sözleri