Yazı Duyurusu

Menu

Browsing "Older Posts"

BAMBU AĞACI

31 Mayıs 2017 Çarşamba / No Comments
bambu ağacının özellikleri, bambu ağacı nerede yetişir, ağaç türleri, hayat güzeldir, hayat yaşamaya değer, asla vazgeçme, hayat bilgisi, bambu ağacı nasıl yetişir

BAMBU AĞACININ ÖZELLİKLERİ

Bambu bitkisi, buğdaygiller familyasına dâhil olan ve birbirinden oldukça farklı görünen birçok türden oluşan bir bitkidir.

Bambu insanoğlunun birçok alanda işine yaramakta ve kullanılmaktadır. Özellikle, son yıllarda ortaya çıkan bambu trendi ile ev dekorasyonunda sıkça kullanılma başlanmıştır.

Bambu türleri Asya’da, Kuzey ve Güney Amerika’da ve Afrika’da yetişirler. Görülen en büyük bambu türü 80 cm kalınlığında ve 38 metre uzunluğundadır. Bazı bambu türleri çok seyrek olarak çiçek verebilir.





ağaç türleri, asla vazgeçme, bambu ağacı nasıl yetişir, bambu ağacı nerede yetişir, bambu ağacının özellikleri, hayat bilgisi, hayat güzeldir, hayat yaşamaya değer, 

RAMAZAN MANİLERİ

30 Mayıs 2017 Salı / No Comments
ramazan manileri komik, güzel ramazan manileri, ramazan davulcusu manileri komik, ramazan manileri yeni, ramazan manileri kısa, ramazan manileri 2017

RAMAZAN MANİLERİ

Aldanma sağa sola, gel gidelim hak yola, güzel oruç tutanın, akıbeti hayrola.

Rabbimizin nimeti, ölçülür mü kıymeti? Bu ayda müminlere, saçar bolca rahmeti.

Tepsiler dizi dizi, dâvete bekle bizi, adresi iyi yaz ki, kolayca bulalım sizi.

Uyumasın gözümüz, doğru olsun sözümüz, her iki cihanda da, ak olmalı yüzümüz.

Salih olan seçilir, gök kapısı açılır. Oruçlunun üstüne, ne rahmetler saçılır.

Kavuştuk Ramazan’a, hem de büyük ihsana, bu ayda oruç tutmak, huzur verir insana.

Maniler çiçeklidir, birbirine eklidir, davulcunun daveti, mutlaka böreklidir.

Bu aya hürmet gerek, nimete şükür gerek, mübarek Ramazan’da, Hakka ibadet gerek.

İşte geldi gidiyor, mutlu günler bitiyor, on bir ayın sultanı, bize veda ediyor.

Ramazan’ım merhaba, bizlere verdin sefa, Rabbimize hamdolsun, her nefeste bin defa.

Sahur oldu ışıyor, bülbüller ötüşüyor, iftara çay deyince, yüreğim tutuşuyor.

Şükür bu aya girdik. Akşam hilâli gördük, sevinçlere gark olup, yüzü secdeye sürdük.

Misafirim nazlandı, börek diye sızlandı, bir sini börek yedi, biraz olsun uslandı.

Yaram derindir eşme. Aman derdimi deşme, sahurda börek yoktu. Gözlerim oldu çeşme.

Sokak yolu dar mıdır? Minaresi var mıdır? İftara kal diyorlar, acep aslı var mıdır?

Secdeye varan başla, gözlerden akan yaşla, Müslüman arkadaşla, ne güzeldir ramazan.

Karşıma fener geldi, aklıma neler geldi, börek bekledim ama sofraya döner geldi.

İşte geldim iki büklüm, üstümdedir davul yüküm, a benim ağalarım, selamun aleykum.

Günahın olsa yığın, yine de O’na sığın. Gazabından fazladır, rahmeti Allah’ımın.

Hava sıcak terlerim, birçok mâni derlerim, davet verdim bu akşam. Sizleri de beklerim.

Pilavın kokusu var, mâninin arkası var, bahşişimi yollayın. Gözümün uykusu var.

Eski cami direk ister, söylemeye yürek ister, benim karnım tok ama arkadaşım börek ister.

Sofrada fakir olsun, tabağı çukur olsun. Karnı doyduktan sonra, duayı okur olsun.

Gökyüzünün melekleri, devran eder felekleri, bu ayda ikram edenin, zayi olmaz emekleri.

Sahur vakti emindir. Hoşaf suyu serindir. Aman eli çabuk tut, yetimi sen sevindir.

Davulumun ipi kaytan, kalmadı sırtıma mintan, verin ağalar bahşişim, alayım sırtıma mintan.

On bir diye sevinme, teravihten erinme, ibadetler şükürdür, bunu bil ki öğünme.

Duvardan kedi atladı, bekçinin ödü patladı. Merak etme bekçi baba, bey kesesini yokladı.

Yün yatakta yatarız, yapma çiçek satarız, biraz bekle davulcu, şimdi bahşiş atarız.

Besmeleyle çıktım yola, selam verdim sağa sola, a benim ağalarım, ramazanınız mübarek ola.

Çatal kaşık elimde, besmele var dilimde, fazla kaşık salladım, bir sızı var kolumda.

Ne uyursun ne uyursun, bu uykudan ne bulursun, al aptesti kıl namazı, cenneti alayı bulursun.

Ezanlar hep okundu, iftarlığım lokumdu, aç karnına çok yedim, bana biraz dokundu.

Akşamdan pilavı pişirdim, gene karnımı şişirdim, çok mani diyecektim ama defteri yolda düşürdüm.

Göz aydın hepimize, mübarek günler bize, on bir ayın sultanı, hoş geldin evimize.

Akşam ezanı dinlemek, sahur vakti yemek yemek, ramazana mahsus şeydir, gece davulcu söylemek.

Cebimin ağzı dardır, içinde şeker vardır. Sabreyle aman gönül, iftara neler vardır?

Hakk’ın bize ihsanısın, hem ayların sultanısın, sen bir saadet kânısın, ey mâhı sultan merhaba.

Yemekler boldur gayet, beni de edin davet, birlikte yer içeriz, şöyle ederiz sohbet.

Yeni cami direk ister, bunu söylemeye yürek ister, benim pekguzelsozler.com karnım toktur ama arkadaşım börek ister.

Herkes sabırla bekler, zayi olmaz emekler, iftara geliyoruz. Hazırlansın yemekler.

Halayıklar halayıklar, ocak başında uyuklar, davulumun sesini duyunca, pirincin taşını ayıklar.

Evveli rahmettir kula, girelim sıdk ile yola, hulûs ile eyleyelim, ta ki dua makbul ola.

Davulun içi pekmez, çalarım fakat ötmez. Bir bahşiş vermezseniz, davulcu buradan gitmez.

On bir ayın sultanı, kıymetlidir her ânı, süslersin şu cihanı, hoş geldin ya Ramazan!

Bekçiniz kapıya geldi, cümlenize selam verdi. Darılmayın iki gözüm, bahşişin almaya geldi.

Bu gece ayın evveli, açıldı İslâm’ın gülü, geldi mübarek ramazan, mesrur etti can ü dili.

Bu aya sultan ay derler, kaymak ile baldan yerler, ezelden adet kılınmış, bekçiye bahşiş verirler.

Var hanene selâm et! Hâlin olsun selâmet, son günler yaklaştıkça, çoğalır oldu dâvet.

Hoşafın suyu boldur, bir kepçe daha doldur, sahurda köfte varmış, ne olur erken kaldır.

İnananlar oruç tutar, gönüller hep bir atar, sevinir hep müminler, Allah diyenler artar.

Arnavut’musun Tatar’mısın? Ekşili çorba yapar mısın? Sana davul çalıyorum ama acaba sen oruç tutar mısın?



güzel ramazan manileri, ramazan davulcusu manileri komik, ramazan manileri 2018, ramazan manileri kısa, ramazan manileri komik, ramazan manileri yeni, 

HAYATI SORGULAMAK

28 Mayıs 2017 Pazar / No Comments
 Platon (Eflatun) kimdir, Platon (Eflatun) felsefesi, Platon (Eflatun) düşüncesi, Platon (Eflatun) felsefesi nedir, Platon (Eflatun) düşüncesi nedir, Platon (Eflatun) eserleri nelerdir, Platon (Eflatun) ve felsefe, felsefede Platon (Eflatun), Platon (Eflatun) felsefesi


Platon (Eflatun) Kimdir?

Eflatun (d. M.Ö. 427 - ö. M.Ö. 347) çok önemli bir Antik Yunan filozofu. Hayatını geçirdiği Atina’daki ünlü akademiyi kurdu. Asıl adı Aristokles'di. Geniş omuzları ve atletik yapısı yüzünden, Yunanca Platon (geniş göğüslü) lakabı ile anıldı ve tanındı.

Yirmi yaşından itibaren ölümüne kadar yanından ayrılmadığı Sokrates’in öğrencisi ve Aristoteles’in hocası olmuştur. Atina’da Akademi’nin kurucusudur. Eflatun’un felsefi görüşlerinin üzerinde hala tartışılmaktadır. Eflatun, batı felsefesinin başlangıç noktası ve ilk önemli filozofudur. Antik çağ yunan felsefesinde, Sokrates öncesi filozoflar (ilk filozoflar veya doğa filozofları) daha ziyade materyalist (özdekçi) görüşler üretmişlerdir. Antik felsefenin maddeci öğretisi, atomcu Demokritos ile en yüksek seviyeye erişmiş, buna mukabil düşünceci (idealist) felsefe, Eflatun ile en doruk noktasına ulaşmıştır. Eflatun bir sanatçı ve özellikle edebiyatçı olarak yetiştirilmiş olmasından büyük ölçüde istifade etmiş, kurguladığı düşünsel ürünleri, çok ustaca, ve şiirsel bir anlatımla süsleyerek, asırlar boyu insanları etkilemeyi başarmıştır.

Modern filozoflardan Alfred North Whitehead’e göre Eflatun’dan sonraki bütün batı felsefesi onun eserine düşülmüş dipnotlardan başka bir şey değildir. Görüşleri İslam ve Hıristiyan felsefesine derin etkide bulunmuştur.

Eflatun, eserlerini diyaloglar biçiminde yazmıştır. Diyaloglardaki baş aktör çoğunlukla Sokrates’tir. Sokrates insanlarla görüşlerini tartışır ve onların görüşlerindeki tutarsızlıkları ortaya koyar. Eflatun çoğunlukla görüşlerini Sokrates’in ağzından açıklamıştır.

Eflatun, algıladığımız dış dünyanın esas gerçek olan idealar ya da formlar dünyasının kusurlu kopyaları olduğunu, gerçeğe ancak düşünce ve tahayyül yoluyla ulaşılabileceğini savunmuş, insan ruhunun ölümden sonra beden dışında kalıcı olan idealar dünyasına ulaşacağını söylemiştir. Görüşleri ortaçağda İslam filozofları tarafından korunmuş ve İslam düşünce dünyasındaki Yeni Eflatunculuk akımına neden olmuştur. Rönesans sonrasında Batı Avrupa'da Antik Yunancadan çevirileri yapılmıştır.

Platon’un yaşamını ve yapıtları

Felsefe tarihinin en büyük düşünürlerinden biri olan Platon, Atina’da soylu bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Sokrates’in öğrencisi oldu ve onun görüşlerinden çok etkilendi. Kırklı yaşları nda Güney İtalya’ya yaptığı seyahate dek eserleri büyük ölçüde hocasının etkisi altındaydı. Onun demokrasi yanlılarınca idam edilmesi Platon’un siyasi kariyerden vazgeçmesine ve kararlı bir demokrasi düşmanı olmasına yol açtı. M.Ö. 387/388 tarihlerinde Atina’da Akademia isimli bir okul açarak düzenli eğitime başladı. Aristoteles ile olan ilişkisi de bu çatı altında gerçekleşti. Ölümüne dek Akademia’da ders vermeyi sürdürdü. Platon’un tüm eserlerinin günümüze ulaştığı sanılmaktadır ve eserlerinin belli başlılarının yazılış sıraları muhtemelen şöyledir; Sokratik Dönem Eserler: Savunma, Kriton, İon, Lakhes, Kharmides, Euthyphron, Lysis ve Devlet’in 1. kitabı. Geçiş Dönemi Eserleri: Protagoras, Gorgias, Menon, Euthypdemos ve Kratylos. Olgunluk Dönemi Eserleri: Symposium, Phaidon, Devlet ve Phaedrus. Yaşlılık Dönemi Eserleri: Theaetetos, Parmenides, Sophist, Devlet Adamı, Philebos, Timaios ve Yasalar.

Platon’un varlık anlayışını ve idealar öğretisi

Platon’un varlık anlayışı büyük ölçüde İdealar öğretisine ve ruhun ölümsüzlüğü öğretisine dayanır. İdealar öğretisi, tüm görünür şeylerin, görünür dünyanın ötesinde ve ondan bağımsız bir gerçeklikle idealarla ilişkili olduğu kabulüne dayanır. Görünür ve düşünülür evren birbirlerinden ayrıdır ve bu da Platon’u metafizik bakımdan ikici (düalist) yapar. İdealar, zamana mekâna tabi olmayan, her tür değişimden bağışık, başlangıcı ve sonu olmayan, varoluşu için kendisinden başka bir şeye gereksinim duymayan ve sadece akılla kavranabilen yapılardır. Oysa duyulur nesneler, yani varolanlar; zamana ve mekâna tabi olan, sürekli değişen, başı ve sonu olan, varoluşu için idealara gereksinim duyan yapılardır. Duyulur nesneler, ideaların kopyasından gölgesinden başka bir şey değildirler ve ideadan pay aldıkları, ona katıldıkları ölçüde var olurlar. Platon ideaları, görünür şeylerin asıl doğaları olarak görür ve idea sözcüğünü sık sık doğa sözcüğü yerine kullanır. Böylece idealar, görünür şeylerin
eksiksizliklerini, tamlıklarını, asıl doğalarını temsil ederler ve bu yüzden tüm görünür şeyler idealarına benzemeye çalışırlar. Çünkü ona benzedikçe kendi doğalarını gerçekleştirmiş olurlar. İdeaların da kendi içlerinde bir düzeni vardır ve bu düzenin en üstünde İyi ideası yer almaktadır. Diğer tüm ideaların kendisinden pay aldığı ve kendisine yöneldiği İyi ideası, evrendeki düzenin birleştirici ve her şeyi kapsayıcı ilkesidir. İyi ideası nın bu yüksek konumu İyi ile varlığın özdeşliği kabulüne dayanır; “İyi varlıktır ve varlık iyidir” (Arslan, 2006: 233). Platon İyilik, Güzellik ve Adalet idealarını birbirleriyle özdeş görmüştür. O hâlde Platon’a göre varlık, özü gereği hem iyi hem güzel hem de adildir. Platon, benzer benzerle bilinir ilkesi gereği, insanı, bu soyut ve akli yapıdaki ideaların bilgisini elde edebilecek bir donanıma kavuşturmayı önemsemiştir. Bu yüzden insan ruhunun ideaya en çok benzeyen yapı olduğunu düşünmüş ve ideaların bilgisinin ancak ruh tarafından elde edilebileceğini savunmuştur.

Platon’un bilgi anlayışı

Platon’a göre ölümsüz ruh, bu yaşamından önce ideaların bilgisini edinmiştir ve bu yüzden bilgi, zaten mevcut olan bir bilginin anımsanmasından ibarettir. Ama bu anımsamanın gerçekleşebilmesi, sistemli biçimde yürütülen bir diyalektik süreçle mümkündür. Diyalektik yöntem, başlıca iki faaliyete dayanır; “Dağınık kavramları genel bir tanım doğrultusunda toplamak” ve “düşünceyi tabi eklem yerlerinden ögelerine ayırmak.” Platon bu iki faaliyetten ilkini “toplama”, ikincisini “ayırma” diye adlandırır. İlkinde, tanımı yapılmaya çalışılan şeyin tüm örneklerini eş ölçüde açıklayabilecek genel bir tanıma ulaşmak esas alınır. İkincisinde ise daha fazla çözümlenemeyecek, bölünemeyecek yalın ve temel birimlere ulaşmak amaçlanır. Diyalektik yöntem, insanları bilgide basamak basamak yükselten ve İyi ideasının kavranması ya da temaşa edilmesi ile nihayetine ulaşan bir süreçtir. İnsan, örneğin önce tek tek şeyleri sever, sonra bunların arasındaki ortak nitelikleri keşfeder ve son aşamada Güzelin kendisine, yani Güzel ideasına ulaşır (Symposium, 210 a-d). Ruhun adım adım yükseldiği “diyalektik yürüyüşün” (Devlet, 532b) nihai noktası budur. Devletteki bölünmüş çizgi benzetmesiyle bilginin nesneleri arasında hiyerarşik bir sıralama yapılır. En altta yansımalar, gölgeler ve bunlara ait inanç bilgisi, onun üstünde doğa ve insan yapımı şeylerin dünyası ve buna ait olan tahmin bilgisi, onun üstünde sayılar ve geometrik şekillerin dünyası ve buna ait episteme bilgisi ve en üstte ise saf aklın alanı olan idealar ve onlara ait kesin bilgi gelir. En üstte ise İyi ideası yer alır. Platon Mağara Alegorisi ile insanların diyalektik süreç yoluyla mağaradan gerçek güneşe yönlendirilmeleri ülküsünü en özlü biçimde ifade etmiş olur.

Platon’un mutluluk ahlakının genel özellikleri ve erdem anlayışı

Platon, mutluluğu insan ve toplum için nihai amaç olarak görmekteydi. Ahlak anlayışı da mutluluğun elde edilmesi amacına yönelmişti. Ona göre mutluluğu sağlayan şey iyilik, iyiliği sağlayan şeyse erdem, doğruluk ve adaletti. Platon, erdemi ruhun düzeni olarak tanımlamaktaydı. Ona göre yalnızca ruh değil, kendisinde bir erdem bulunduğundan söz edilebilecek olan her şeyin erdemi düzeninden gelmekteydi. Mutluluğun Eski Yunancadaki karşılığı olan eudaimonia kişinin iyi ve uyumlu bir daimona sahip olmasını ifade eder. Bu düşüncede mutluluk insana dışarıdan gelmez. Ruhunu düzenleyen kişi, kendi iyiliğini ve mutluluğunu da sağlamış olur. Erdem, ruhun kendi doğasını gerçekleştirmesidir. Erdem, doğruluk ya da adalet ister ruh olsun, ister site olsun, herhangi bir yapının doğası gereği kendisine en uygun durumda olması, doğasına uygun işi görmesidir. Kendisine uygun işi yapana, kendisine uygun işlevi yerine getirene, kendi amacına ya da iyisine ulaşana erdemli denir. Böylece bir şeyin erdemi o şeyin doğasına ve doğasının gereği olan tabii amaca uygun biçimde tanımlanmıştır.

Platon’un ruh anlayışı, ruhun bölümleri ve iç düzeni

Erdemin şartı olarak görülen, “ruhun düzeni” ifadesi, ruhun çeşitli parçalardan meydana geldiğini ve bu parçaların birbirleriyle doğru bir ilişki içinde olmaları gerektiğini ima eder. Platon, PHaedrus’taki bir mitosta ruhu biri siyah, öteki beyaz olmak üzere iki kanatla attan ve bir sürücüden oluşan bir at arabasına benzetir. Bu atlardan beyaz olanı uysaldır ve sürücüsünün talimatlarına uyar. Oysa siyah at hırçın bir tutumla daima arabacının talimatlarının aksine hareket eder. Bu benzetmeden yola çıkıldığında ruh, üç parçalı bir yapı sergiler; akıllı parça (to logistikon), yürekli-atılgan parça (to tymoeides) ve iştah duyan, arzulayan parça (to epitymetikon). Yürekli ve atılgan parça mitostaki iyi huylu beyaz ata, bedensel hazlar ve acılarla ilişkilendirilen iştah ve itki bölümü, siyah ata, kafada konumlanan akıl parçasıysa sürücüye karşılık gelir. Bunlardan akıl parçası ölümsüzdür. Diğer ikisiyse bedenin ölümüyle dağılırlar. Platon, bu parçaların kendi sınırlarını bilmeleri ve doğal durumlarında olmaları hâlinde ruhta doğruluğun, adaletin, erdemin gerçekleşeceğini savunur. Akıl, doğası gereği aklın buyruklarına boyun eğmelidir. Bunu gerçekleştiği takdirde ruh, ahlaki yüksekliğe erişebilecek ve doğasında doğuştan gizli bulunan ideaların bilgisini açığa çıkarabilecektir. Ruhta bir kez düzen kurulduktan sonra bu düzen sitedeki ve diğer tüm insani yapılardaki düzen için de bir temel oluşturacaktır.

Platon’un toplum ve site düzeni anlayışını, siteyi oluşturan unsurları ve site düzeni türleri

Platon’un site düzeni anlayışı var olan tüm site düzenlerinin bozuk olduğu ve bu bozukluğun “iyi”, “doğru” ve “güzel” denen üç yüksek değerin bu sitelerde olmamasından kaynaklandığı kabulüne dayanır. Platon’un toplum ve siyaset anlayışı bu üç değerin topluma ve siteye hakim kılınması amacını güder. Bu özelliğiyle siyasi olmaktan çok ahlaki bir görünüm sergiler. Tıpkı ruh gibi site de üç parçadan oluşur. Bunlar zanaatkarlar sınıfı, asker sınıf ve filozoflardan oluşan yönetici sınıfıdır. Ruhta ve evrende olduğu gibi sitede de bu her parçanın kendine has, doğal bir konumu vardır. Parçalar, doğal yapılarına uygun konumlandırıldıklarında sitede adalet, doğruluk ve erdem sağlanmış olur. Bir insanın erdemli olması, site düzeni içinde doğru biçimde konumlanmış olmasına bağlıdır. Yönetici sınıfın erdemi bilgelik, asker sınıfın erdemi cesaret, zanaatkâr sınıfın erdemi ölçülülüktür. Ölçülülük aynı zamanda diğer tüm sınıfların da erdemidir. Adalet ve doğruluk ise bu erdemlerin hepsini bütünler. Zekâ için adalet düşüncenin doğruluğunu anlamına gelen bilgeliktir. İrade için adalet, ruhun atılgan parçası olan yüreğin doğruluğu anlamına gelen cesarettir. Ruhun itki parçası için adalet, bu parçanın doğruluğu anlamına gelen ölçülülüktür. Siteyi yöneten filozoflar ideaların bilgisini site düzeninde tekrarlamakla yükümlüdür. Adil ve doğru düzenin yani ideaların bilgisi her ruhta doğuştan bulunur ve filozofların görevi yurttaşların ruhlarındaki düzen bilgisini açığa çıkarmaktır. Böylece Platoncu devlet, büyük bir eğitim kurumu hâline gelir. Eğitim, doğru bir site düzeni için en uygun başlangıçtır. Eğitimin amacı, her yurttaşın ruhunu kötü yanlarını dizginleyecek bir bekçiye, yani doğru işleyen bir akla sahip kılmaktır. Ruhun eğitiminde başvurulabilecek en etkili vasıta ise müziktir. Yeryüzünde beş çeşit insan, beş çeşit site vardır. Bunlar aristokrasi, timarşi, oligarşi, demokrasi ve tiranlıktır. En kötü yönetim olan tiranlık, eğer tiran eğitime açık ve genç bir insansa kolayca ideal rejime dönüştürülebilir. Platon’un siyasi rejim türlerine ilişkin değerlendirmeleri Yunan siyasi tarihinin bir özeti gibidir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı



Sorgulanmayan bir hayat, yaşanmaya değmez.

Aşık olmayı beceremeyen yağ çekmeyi öğrenmek zorundadır…

Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir…

Makamını kaybedersen üzülme! Güneş de her sabah doğar ve akşam batar…

Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var; aptal konuşur, zira kendinin bir şeyler söylemek mecburiyetinde olduğunu sanır…

Halkını tüketen devletlerin kendileri de tükenir…

Hekimlerin yaptığı en büyük hata ruhu düşünmeden yalnız bedeni tedaviye teşebbüs etmeleridir…

Nefsin hastalığı kendisinde ilahi siyaset adabının bulunmamasıdır…

Konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır…

Kötülüklerin ilki ve en büyüğü, haksızlıkların cezasız kalmasıdır…

Müziğini değiştirirseniz sitenin duvarları yıkılır…

Makamını kaybedersen üzülme! Güneş de her sabah doğar ve akşam batar…

Hayatta göreceğiniz iş ne olursa olsun, erdem olmayınca, elde edeceğiniz her şeyin, yapacağınız her işin sonunda, utanç ve kötülük vardır…

İşlerin doğru düzgün yürümesi için şehrin halkına edepli bir başkan lazımdır…

Kanun sahibinin en önemli vazifesi; gayret gösterip edebi gerçekleştirmek ve yerleştirmektir…

Bir hüküm, bütün insanların aynı şekilde sarılması gereken şey değildir. Mesela ihtiyarın raksı gibi…

Aşk, çok zor bir şuur bozukluğudur…

İnsana aklı kazandıracak olan şey yalnız ve yalnız edeptir…

Düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır…

Hak ve doğrulukla galip olan şahıs faziletli şahıs, hak ve doğrulukla galip olan şehir de faziletli şehirdir.

Bir zorba, ne zaman düşman ülkeyi işgalle veya anlaşmayla sustursa ve artık düşmandan korkacak bir şey kalmasa, tekrar bir başka savaşı başlatmalıdır ki insanlar bir lidere ihtiyaç duysun…

Terbiyenin gâyesi, insanlarda bulunan kabiliyetleri geliştirmektir…

Bitkilerde, bütün canlılarda, her tohumun, her fidanın yaşama gücü ne kadar büyük olursa, kendine uygun besini, mevsimi, yeri bulamayınca göreceği zarar da o ölçüde büyük olur; çünkü kötünün iyiye zararı, iyi olmayana zararından daha çoktur…





felsefede Platon (Eflatun), Platon (Eflatun) düşüncesi nedir, Platon (Eflatun) eserleri nelerdir, Platon (Eflatun) felsefesi, Platon (Eflatun) kimdir, 

ANADOLU SEVGİSİ

/ No Comments
abdurrahim karakoç kimdir, abdurrahim karakoç hayatı, abdurrahim karakoç şiirleri, mihriban türküsü sözleri, anadolu sevgisi şiiri, isyanlı sükut şiiri, incitme şiiri

ANADOLU SEVGİSİ


Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün,
Hele yaylalara çıkılsın da gör.

Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;
Kağnılar yollarda, yoncalar dizde...
Saydıklarım damla değil denizde,
Hele bir ekinler ekilsin de gör.

Görmedin sen bizim mavi suları,
Karlar eriyince kırar yuları...
Köpük olur beyaz, sel olur sarı;
Hele taştan taşa dökülsün de gör.

Sen bizim köyleri görmedin ki hiç,
Yolları toz, çamur, evleri kerpiç.
O kirli kabukta, o en temiz iç;
Hele bir yakından bakılsın da gör.

Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı,
Sevgiyi bulasın, yakına gel ki...
Kalıplar gerçeği göstermez belki
Gönül perdeleri sökülsün de gör.

ABDURRAHİM KARAKOÇ

7 Nisan 1932 tarihinde Kahramanmaraş ili, Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü (Cela) köyünde dünyaya geldi. Küçük yaşlarda şiire merak sardı. Bu, aileden gelme bir merak diyebiliriz. Çünkü dedesi, babası ve kardeşleri de şairdirler.

İlk yazdığı şiirleri 2 kitap oIacak hacimde iken beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını 'Hasan'a Mektuplar' ismi altında 1964 yılında 10.000 adet bastırdı. FEDAİ yayınları arasında çıkan bu eser kısa zamanda tükendi ve 2. baskısını yine 10.000 adet bastırdı. 1958 yılında buIunduğu kasabada belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girdi.1981 yılı Mart ayında emekli oldu.

Serdengeçti, Töre-Devlet, Ocak, Yeni Düşünce, Yenisey,Alperen yayınları oIarak şimdiye kadar 12 şiir kitabı, bir tane de makalelerinden derlenen nesir kitabı çıktı. 1985 yılından sonra gazetecilik yaptı. Bir ara politikaya girdi ve ayrıldı. Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırdı: 'Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım'. 30 yılı aşkın bir zaman içinde kitapları baskı üstüne baskı yenilemektedir. Bilhassa 'Vur Emri' adlı kitap günümüz şairlerinin hiç birisine nasip olmayan kabulü görmüştür. 7 Haziran 2012 tarihinde Hakk'a yürüdü.

Kendi dilinden kendi tarifi...

'Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 7 Nisan 1932 tarihinde dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, 'Özlenecek neresi var? ' diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıstım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler.

Bana gelince: Sağolsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, 'bilimsel' cüppeliler, entellektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar v.s. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (cc) kısmet ederse...'

Eserleri

Hasan'a Mektuplar (1965)
El Kulakta (1969)
Vur Emri (1973)
Kan Yazısı (1978)
Suları Islatamadım (1983)
Beşinci Mevsim (1985)
Dosta Doğru(1994)
Akıl Karaya Vurdu (1994)
Yasaklı Rüyalar (2000)
Gökçekimi (2000)
Gerdanlık-I (2000)
Gerdanlık-II (2002)
Gerdanlık-III (2005)
Parmak İzi (2002)
Düşünce Yazıları, Çobandan Mektuplar(Deneme)




abdurrahim karakoç hayatı, abdurrahim karakoç kimdir, abdurrahim karakoç şiirleri, anadolu sevgisi şiiri, incitme şiiri, isyanlı sükut şiiri, mihriban türküsü sözleri, 

HÜKMÜ ATİ KİMİNDİR?

27 Mayıs 2017 Cumartesi / No Comments
namık kemal hayatı, namık kemal eserleri, namık kemal şiirleri, namık kemal, vatan yahut silistre,

NAMIK KEMAL

21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, 2 Aralık 1888'de Sakız Adası'nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal. Namık adını ona şair Eşref Paşa verdi. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşında İstanbul'a babasının yanına döndü. 1863'te Babıali Tercüme Odası'na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865'te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın nedeniyle 1867'de kapatıldı.

Sürgünler dönemi
Namık Kemal, İstanbul'dan uzak olması için Erzurum'a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek Mustafa Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı "Muhbir" gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi'yle anlaşamadı, Muhbir'den ayrıldı.
1868'de gene Fazıl Paşa'nın desteğiyle "Hürriyet" gazetesini çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar yüzünden, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'nın çağrısıyla İstanbul'a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de "İbret" gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete 4 ay kapatıldı. İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı "Vatan Yahut Silistre" oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendi. Oyunu izleyenler galeyana gelip olay çıkardı. Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi.

Türk Edebiyatı'nda İlkleri
1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca Meclis-i Mebusan kapatıldı, Namık Kemal tutuklandı. Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır'da defnedildi.
Şiirlerini küçük yaşlardan itibaren yazdı. Şinasi'yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilendi.
En önemli özelliklerinden biri, Türk şiirini Divan şiirinin etkisinden kurtarmaya çalışması. "Vatan Şairi" diye de isimlendirildi. Tiyatroya özel bir önem verdi, altı oyun yazdı. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistre, Avrupa'da da ilgi uyandırdı ve beş dile çevrildi. İlk romanı "İntibah" 1876'da yayınladı. Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında bir başlangıç sayılır. Romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye'ye ilk getiren kişilerden biri oldu. En önemli eleştiri eserleri Tahrib-i Harâbât ile Takip. Gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yeri var. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazıları yayınlandı. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadar.

Namık Kemal ile ilgili kısa tespitler (Özet):
Asıl adı Mehmed Kemal'dir.
"Namık" mahlasını hicivleriyle tanınan Eşref Paşa'dan almıştır.
1840 tarihinde Tekirdağ'da doğmuştur.
Servet-i Fünûn kuşağından Ali Ekrem Bolayır'ın da babasıdır.
Leskofçalı Galib ve Hersekli Arif Hikmet Bey'in Çukurçeşme'deki konağında yapılan Encümen-î Şûara toplantılarına katılarak edebiyat dünyasıyla ilk ciddi temaslarını kurar.
İlk şiirleri genellikle müşterek gazel ve nazire şeklindedir denilebilir. Bir divan oluşturabilecek kadar gazel kaleme almıştır. İlk gazellerinde yoğun bir tasavvufî etki hakimdir.
Birçok yazısında bahsettiği üzere ustası Şinasi'dir. Namık Kemal'in karakteristik şiir anlayışı 1862'de Şinasi'yi tanımasından sonra şekillenmiştir.
Namık Kemal; Türk şiirine vatan ve millet sevgisi, hürriyet, hamiyet, hak, hukuk, adalet gibi birtakım yeni kavramları getirmiştir.

En Meşhur Şiirleri: 
Vaveylâ, Bir Muhacir Kızının İstimdadı - Vatan Mersiyesi, Hilâl-i Osmanî,Hürriyet Kasidesi. Namık Kemal bu şiirlerini 93 Harbi'nin açtığı felaketler sebebiyle yazmıştır.
Hürriyet Kasidesi'nin asıl adı Besâlet-i Osmanîyye ve Hamîyyet-i İnsanîyye'dir. Hürriyet Kasidesi ilk olarak, Hürriyet gazetesinde yayımlanmıştır.
Namık Kemal hem hece ölçüsü hem aruz ölçüsü kullanmakla beraber şiirlerini daha çok aruz ölçüsü ile kaleme almıştır.
"Vaveylâ" ve "Hilâl-i Osmanî" hem biçimsel açıdan hem de muhteva açısından "yeni" şiirlerinin iki önemli örneğidir.
Hürriyet Kasidesi, biçimsel açıdan eski, muhteva açısından "yeni" şiirlerinin ilk önemli örneğidir.

Namık Kemal'in Tiyatroları
Namık Kemal'in en çok eser verdiği tür, tiyatrodur.
6 tiyatro oyunu kaleme almıştır.
Çeşitli yazılarında en sevdiği türün tiyatro olduğunu sık sık vurgulamıştır.
Namık Kemal'e göre tiyatro "en faydalı eğlence"dir.
Namık Kemal'in tiyatrosu, belli bir tezin işlendiği bir dava tiyatrosu mahiyetindedir diyebiliriz.
Namık Kemal, Celal Mukaddimesinde ilk defa "tiyatro" türü üzerinde detaylıca durmuştur.
Tiyatrolarında da romantik etki hakimdir.
Ona göre "tiyatro cihanın aynıdır." Ona göre "tiyatro ahlâk ve lisân mektebidir."
Fransız klasik tiyatro yazarlarını da tanımakla beraber daha çok romantik dram türünü tercih eden Namık Kemal'in sevdiği yazarlar arasında daha ziyade Shakespeare, Hugo ve Corneille vardır.
Hugo'nun aynı zamanda romantizmin beyannamesi olarak kabul edilen ünlü "Cromwell" adlı eserinin ön sözüne bir nazire gibi kaleme aldığı Celâl Mukaddimesi'nde tiyatroyu "edebiyatın en büyük kısmı" saymıştır.

Tiyatro Eserleri
1. Vatan Yahut Silistre (1873)
Namık Kemal'in en tanınmış eseridir.
Namık Kemal'in tiyatro türündeki ilk eseridir.
Türk edebiyatında daha çok "Batılı anlamda sahnelenen" ilk oyun olarak değerlendirilmiştir.
1873 yılı başlarında Bosna-Hersek isyanının ortaya çıktığı bir sırada sahnelenmiştir.
Eserin konusu; 1853 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rumeli topraklarındaki Silistre adlı kalenin kahramanca savunulmasıdır.
Dört perdeden meydana gelen bir oyundur.
Oyunun başkarakterleri Zekiye, İslam Bey, Abdullah Çavuş ve Sıtkı Bey'dir.
1 Nisan 1873 gecesi Gedikpaşa Güllü Agop OsmanlI Tiyatrosu'nda temsil edilmesinden sonra seyirciler büyük bir coşku ile Namık Kemal lehinde tezahüratlar yapmıştır.
Seyirciler bu coşku ile Namık Kemal'in o dönemde çalıştığı gazete olan İbret gazetesinin önüne gelerek Namık Kemal'i görmek istemişlerdir. Namık Kemal'i orada bulamayınca tüm kalabalık adına Namık Kemal'e bir mektup bırakılmıştır. Seyircilerin bıraktığı bu mektup iki gün sonra ibret gazetesinde yayımlanmıştır. Bu yayının ardından İbret gazetesi süresiz olarak kapatılmış ve bu gazetenin dört önemli ismi olan Ebüzziya Tevfik, Namık Kemal, Nuri Bey ve Hakkı Bey Magosa'ya sürgüne gönderilmiştir.
Vatan Yahut Silistre; tiyatro tekniği, tipler ve üslup bakımından romantik tiyatro bağlamında ele alınmaktadır.
Oyunun kahramanları tek boyutlu olarak anlatılmıştır.
Oyunda bir hitabet üslubu hakimdir.

2. Gülnihal (1875)
Namık Kemal'in ikinci tiyatro eseridir.
Oyunun asıl adı Râz-ı Dil'dir.
Vatan yahut Silistre'nin oynanması sırasında ortaya çıkan olaylar nedeniyle hemen sahneye konulamamıştır.
Beş perdelik bir piyestir.
Oyunun esas konusu, zalim bir yöneticiye karşı girişilen halk hareketidir.
Oyunun başkarakteri zalim yönetici Kaplan Paşa'dır.
Olayın geçtiği zaman Tanzimat öncesidir.
Eserin dili sade bir yapıya sahiptir.

3. Âkif Bey (1874)
Namık Kemal'in Vatan yahut Silistre adlı piyesinin oynanması dolayısıyla çıkan hadiseler üzerine sürgüne giderken vapurda tasarlayıp Mago- sa zindanında tamamladığı eseridir.
Beş perdelik bir dramdır.
Eserin konusunu; Yunan isyanı, Navarin baskını ve Kırım Savaşı oluşturmaktadır.
Eserde kahraman bir kocaya ihanet eden bir kadının aile ve toplum hayatında oynadığı yıkıcı rol üzerinde durulmuştur.
Eserin özü, Namık Kemal'in Dâniş Bey yahul Fâhişe-i Tâibe adı ile bahsettiği bir maceradan alınmıştır.
Eserin içerisinde aruzun yanı sıra hece vezniyle kaleme alınmış şiirler de mevcuttur.
Tiyatro tekniğine uygun bir eserdir.
Birbirine zıt karakterlerin davranışları üzerine kurulmuştur.

4. Kara Bela (1908)
Beş perde halinde kaleme alınmıştır.
Eserin konusu Hint tarihinden alınmıştır.
Vak'a Babürlüler Devleti'nin sarayında geçmektedir.
Oyunun iki ana karakteri Behrever Banu ve Mirza Hüsrev'dir.
Namık Kemal'in en zayıf eseri olarak kabul edilmiştir.
Namık Kemal'in sağlığında basılmamış tek eseridir.
İlk defa II. Meşrutiyet yıllarında yayımlanabilmiştir.

5. Zavallı Çocuk (1873)
Üç perdelik bir trajedidir.
Gençlerin aile baskısıyla evlendirilmeleri ve hazin sonları işlenmiştir.
Oyunun iki ana karakteri, Şefika ve Ata'dır.
18. yüzyıl Avrupa romantik edebiyatlarında birçok örneği görülen "verem edebiyatı" ile "intihar edebiyatı" kavramlarını Türk edebiyatında işleyen ilk eserlerdendir.
Victor Hugo'nun Hernani adlı dramının sonu ile Zavallı Çocuk'un sonu arasında önemli benzerlikler mevcuttur.
Zavallı Çocuk (Namık Kemal), İçli Kız (Abdülhak Hamit Tarhan), Vuslat (Recaizade Mahmut Ekrem); bu üç önemli tiyatro oyunu yapısal, ve içerik olarak birbirine oldukça benzemektedir.

6. Celâleddin Harzemşah (1885)
Namık Kemal'in üzerinde en çok çalıştığı ve en sevdiği eseri olarak bilinir.
Namık Kemal'in en uzun oyunudur.
15 perdeden oluşmaktadır.
Namık Kemal'in "sahnelenmek üzere değil okunmak üzere yazılmış" tek tiyatro oyunudur. Tanzimat'tan sonraki Türk edebiyatında romantik tiyatroda Abdülhak Hamid'in eserlerinden önceki ilk zirve olarak kabul edilmiştir.
İslam dünyasını tehdit eden Moğol tehlikesine karşı kahramanca mücadele eden Harzemşahlar Devleti'nin son hükümdarı olan Celâleddin Harzemşah'ın hayatını, kahramanlıklarını ve Moğollara karşı giriştiği mücadele ve gayretleri anlatılmıştır.
Oyunun en az kendisi kadar meşhur olan bir de mukaddimesi vardır: Mukâddime-î Celâl
Mukâddime-î Celâl'den öne çıkan başlıklar
Bu mukaddimede tiyatro eğlencelerin en faydalısı olarak tanıtılmıştır.
Bu mukaddimede tiyatronun yanı sıra aynı zamanda roman türü üzerinde de durulmuştur.
Bu mukaddimede halk edebiyatı ürünlerinden biri olan "halk hikayeleri" eleştirilmiş bu ürünler bünyesinde taşıdığı olağanüstü motifler sebebiyle "koca karı masalı" ifadesiyle tenkit edilmiştir.
Bu mukaddimede Türk anlatı geleneğinin süratle romana yönelmesini ve Türk romanının geliştirilmesi için aydınlara büyük sorumluluklar düştüğü vurgulanmıştır.
Namık Kemal'in Roman Türüne İlişkin Görüşleri
Namık Kemal romanı da diğer edebi türler gibi halkı eğitmeye yarayacak, fikirlerini geniş kitlelere yayabileceği "faydalı bir eğlence" olarak değerlendirmiştir.
Hayatı boyunca sadece iki roman kaleme almıştır: intibah ve Cezmi.
Sosyal fayda ve kıssadan hisse çıkarma anlayışı romanlarında hakimdir diyebiliriz.
Ona göre "roman, hakikate, tabiata ve akla uygun olmalıdır."
Namık Kemal'in romanında birçok teknik kusur mevcuttur.

Romanlarının Kısa Tanıtımı:

1. İNTİBAH (1876)
Eserin ilk adı, Son Pişmanlık'tır.
Türk edebiyatı tarihinde "edebi karaktere sahip ilk roman" olarak kabul edilmiştir.
Genel olarak aşk ve kıskançlık temaları üzerinde kurgulanmış bir romandır.
Eserin kısmen sosyal bir muhtevaya da sahip olduğu yönünde bilgiler mevcuttur.
Eserdeki ana mekan İstanbul-Çamlıca'dır.
Romanın üç ana karakteri: Ali Bey, Mahpeyker, Dilaşub'tur.
Eserde tutkulu bir yapıya sahip olan ve iyi bir eğitim aldığı halde hayatın gerçekleri karşısında cahil ve tecrübesiz bir şekilde yetiştirilmiş Ali Bey'in başından geçen ve sonu felaketle biten bir aşk macerası anlatılmıştır.
Eserin özellikle Kamelyalı Kadınlar adlı romanla benzerlik gösterdiği konusunda araştırmacılar hemfikirdir.

2. CEZMİ (1880)
Türk edebiyatı tarihinde "ilk tarihî roman" olarak kabul edilmiştir.
İki cilt olarak tasarlanmış fakat bir cilt olarak yazılmıştır. 11 fasıl ve 41 kısımdan oluşan bir romandır.
Romanın konusu, 16. yüzyılda II. Selim devrinde başlayıp aralıklarla devam eden Osmanlı-İran savaşlarıdır.
Romanın başında 16. yüzyılın genel siyasi durumu ve romana adını veren Cezmi'nin tasvirlerinden oluşan ve esas konu ile ilişkili olmayan bir giriş bölümü vardır.
Cezmi'nin İran savaşları sırasında gösterdiği kahramanlıklar ve bu savaşlar sırasında tanışıp dost olduğu Adil Giray'ı esaretten kurtarma sırasında başından geçenler anlatılmıştır.
Cezmi, roman tekniği açısından İntibah'a göre daha başarılıdır.
Bu romanda konuşmalar intibah'a göre daha azdır.
"İdeolojik bir roman" olarak kabul edilmiştir.
İttihâd-ı İslam, vatan sevgisi ve insan hakları gibi konular romanın üzerinde durduğu ana temalardır.

Tenkitleri: 

1. Tahrîb-i Harabat (1885)
Hürriyet mücadelesi yolunda eski dava arkadaşı Ziya Paşa'nın bir tür eski Türk edebiyatı antolojisi niteliğindeki Harabat adlı eserinin başında yer alan Mukaddime ve bu eserin birinci cildinin eleştirisidir.
Namık Kemal'e göre Ziya Paşa Sultan Abdülaziz'e yaranmak üzere bir eski taraftarlığına girişmiştir.
Eserin en meşhur cümlesi Ziya Paşa'ya hitaben şöyledir: "Eskiyi hortlatıyorsun oysa onu beraberce gömmeye azmetmiştik."
Tahrîb-i Harabatla ayrıca Harabat'taki hatalar da bir bir sıralanmıştır.

2. Takip (1885)
Harabat'ın ikinci ve üçüncü ciltlerine dönük olarak yazılmış eleştiri türünde bir eserdir.
Ziya Paşa'nın bilgi yanlışları, eserin içerisinde yer alan birtakım tezat bilgiler alaycı bir dille anlatılmıştır.

3. Renan Müdafanâmesi (1908)
Fransız Akademisi üyelerinden Ernest Renan'ın 1883 tarihinde verdiği bir konferansta ileri sürdüğü "İslamiyet'in özellikle eğitim alanında bütünüyle Müslümanların ilerlemesine engel teşkil ettiği" şeklindeki görüşlerini eleştirmek üzere kaleme alınmıştır.

Namık Kemal'in Eserleri

OYUN: 
Vatan Yahut Silistre (1873, yeni harflerle 1940)
Zavallı Çocuk (1873, yeni harflerle 1940)
Akif Bey (1874, yeni harflerle 1958)
Celaleddin Harzemşah (1885, yeni harflerle 1977)
Kara Bela (1908)

ROMAN:
İntibah (1876, yeni harflerle 1944)
Cezmi (1880, yeni harflerle 1963)

ELEŞTİRİ:
Tahrib-i Harâbât (1885)
Takip (1885)
Renan Müdafaanamesi (1908, yeni harflerle 1962)
İrfan Paşa'ya Mektup (1887)
Mukaddeme-i Celal (1888)

TARİHİ KİTAPLAR:
Devr-i İstila (1871)
Barika-i Zafer (1872)
Evrak-ı Perişan (1872, yeni harflerle 1973)
Kanije (1874)
Silistre Muhasarası (1874, yeni harflerle 1946)
Osmanlı Tarihi (1889, ölümünden sonra, yeni harflerle 3 cilt, 1971-1974)
Büyük İslam Tarihi, (1975, ölümünden sonra)



namık kemal, namık kemal eserleri, namık kemal hayatı, namık kemal şiirleri, vatan yahut silistre, 

EN GÜZEL GÜN

26 Mayıs 2017 Cuma / No Comments
ramazan hakkında bilgi, 2017 yılı ramazan ayı, ramazan nedir, ramazan ne zaman başlar, ramazan bayramı ne zaman, teravih nedir, teravih ne zaman, sahur nedir, sahurun faydaları, oruç nedir, orucun faydaları, 11 ayın sultanı

11 AYIN SULTANI

11 Ayın Sultanı 2017 yılı Mübarek Ramazan Ayı 27 Mayıs 2017 Cumartesi günü başlıyor. 24 Haziran 2017 Cumartesi günü Ramazan Ayı'nın son günü olacak.

Ramazan ayı, Hicri takvimine (yani arap aylarına) göre, diğer bir deyişle ay takvimine göredo kuzuncu ayın adıdır. Ramazan ayının dinimizde büyük bir önemi ve diğer aylar arasında seçkin bir yeri vardır. Çünkü Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim bu ayda indirilmeye başlanmıştır. Kur'an-ı Kerim'de bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilen 'kadir gecesi' yine bu ay içinde kutlanır. Ayrıca İslam'ın beş şartından biri olan oruç da bu ayda tutulur. Bu nedenle Ramazan ayı, Müslümanlar için en kutsal aydır ve ona 'on bir ayın sultanı' denilmiştir.

Dini Hayatımızda çok önemli bir yeri olan, rahmet kapılarının sonuna kadar açıldığı, yardımlaşma ve dayanışmanın arttığı, sevginin, saygının, sabrın ve kardeşliğin daha da güçlendiği, birlik ve beraberliğin bir kat daha pekiştiği, Ramazan ayı mübarek bir aydır. İnsanları karanlıktan aydınlığa çıkaran Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim, bu ayda indirilmeye başlanmıştır. Bin aydan daha hayırlı bir gece olan Kadir Gecesi bu ayda bulunmakta ve oruç ibadeti bu ayda eda edilmektedir.

Ramazan ayı fazilet bakımından nice güzelliklerin bahşedildiği mübarek bir zaman dilimidir. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delili olarak kendisinde Kur'an indirilen aydır…”
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Ramazan ayı ile ilgili olarak: “Bir kimse, inanarak ve sevabını yalnızca Allah'tan bekleyerek, Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” buyurmuştur.

Yine bir başka Hadis-i Şeriflerinde ise: “Ramazan öyle bir aydır ki, Allah gündüzleri oruç tutmayı farz ve gece ibadet etmeyi de nafile kılmıştır. Ramazan, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir. Ramazan ihsan ve yardımlaşma ayıdır. Mü'minin rızkı bu ayda artar, bereketlenir… Ramazan ayı öyle bir aydır ki, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden azad oluştur.” buyurmaktadır.
Oruç ayı olan Ramazan ayı, birçok hikmeti ihtiva eder. Bu açıdan bakıldığında pek çok ferdi ve sosyal faydaları vardır. Oruç tutarak belirli bir zaman yeme içme ve cinsel arzularına karşı koyan kişi, sebat, kanaat, metanet ve sabır gibi ahlaki güzelliklere sahip olur; aç kalarak nimetlerin kıymetini bilir ve bu vesile ile yoksulların halini düşünüp onlara merhamet ve şefkat hisleriyle yaklaşmasına sebep olur.

Ramazan, oruçla beraber nefislerin terbiye edildiği, zekât, sadaka ve iftarlarla yoksulların doyurulup gözetildiği, Kur'an okuma, mukabele takip etme, teravih kılma, zikir, dua ve niyazlarla sevap ve mükâfatın arttığı; af ve mağfiretin çokça ihsan edildiği bir feyz, rahmet ve bereket ayıdır.
Ramazan da Kur'an-ı Kerim'in yeri
Ramazan ayını değerli kılan nedenlerden birisi, Kutsal kitabımız olan Kur'an'ın bu ayda indirilmiş olmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da ” Ramazan ayı insanları kurtuluş yolan götüren, doğruyu yanlıştan ayıran Kur'an'ın indiği aydır. “(Bakara suresi, ayet 185) buyurmuştur. Kur'an', Allah tarafından insanlara öğüt vermek ve yol göstermek için gönderilmiştir. Bu nedenle Kur'an insan için hayati değer taşır. Kur'an okumak bir ibadettir. Peygamberimiz Allah'ın bildirdiği görev ve sorumluluklarımızı sıkça hatırlamamız için Kur'an'ı çok okumayı teşvik etmiştir. Müslümanlar, ramazan ayında Kur'an okumaya her zamankinden daha çok özen gösterirler. Bunun için evlerde veya camilerde bir araya gelerek, her gün Kur'an'dan yirmi sayfa okurlar. Ramazan ayının sonuna gelindiğin de ise Kur'an'ı baştan sona bir kez okumuş olurlar. Buna hatim denir. Daha sonra hatim duası yapılır. Müslümanlar yüzyıllar boyu bu geleneği devam ettirmişlerdir. Kur'anıkerim, ramazan ayının Kadir Gecesi'nde indirilmeye başlanmıştır. Kadir gecesi ramazan ayının 27. gecesi olarak bilinir. Yüce Allah Kadir Gecesi'nin “Bin aydan daha hayırlı” olduğunu haber vermiştir. Peygamberimiz de “Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Kadir Gecesi'ni değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır” (Buhari) buyurarak, bu gecenin önemini belirtmiştir.

RESULULLAH EFENDİMİZİN RAMAZAN İLE İLGİLİ RÜYASI

(Rüyamda acayip şeyler gördüm. Ümmetimden birini azap melekleri yakalamıştı. Aldığı abdestler gelip, onu içindeki zor durumdan kurtardı. Birini gördüm, kabri onu sıkıyordu. Kıldığı namazlar gelip, onu kabir azabından kurtardı. Birine şeytanlar musallat olmuştu. Ettiği zikirler gelip, şeytandan onu kurtardı. Birinin de susuzluktan dili çıkmıştı. Tuttuğu Ramazan orucu gelip, susuzluğunu giderdi.

Birini zulmet sarmıştı. Yaptığı hac gelip karanlıktan çıkardı. Birine ölüm meleği gelmişti. Ana babasına yaptığı iyilikler gelip, ölümüne engel oldu, geciktirdi. Birini Müslümanlarla konuşturmuyorlardı. Sıla-i rahim gelip, ona şefaat etti, onlarla konuştu. Peygamberinin yanına gitmek isteyen birine engel oluyorlardı. Aldığı gusül, onu alıp yanıma getirdi. Ateşten korunmak isteyen birisine, sadakası gelip ateşe perde oldu. Birini zebaniler alıp Cehenneme götürürken, yaptığı emr-i maruf ve nehy-i münker gelip kurtardı. Biri Cehennem ateşine atılmıştı. Allah korkusu ile döktüğü gözyaşları gelip oradan kurtardı.
Birine amel defteri solundan verilirken, Allah korkusu gelip, defterini sağa aldı. Sevapları hafif gelen birine, kendinden önce ölen çocukları gelip, sevabını ağırlaştırdı. Cehennemin kenarında, korkudan titreyen birine, Allahü teâlâya olan hüsnü zannı gelince, titremesi durdu. Sırattan zorla geçen biri, Cennete geldi. Fakat kapılar kapalıydı. Kelime-i şehadeti gelip, onu Cennete koydu.) [Taberani, Hakîm-i Tirmizi]
RAMAZAN AYINDA ORUCUN YERİ VE ÖNEMİ
Ramazan ayını önemli kılan etkenlerden biri de, dinimizin temel ibadetlerinden olan orucun bu ay içinde tutulmasıdır. Yüce Allah Kur'an'da '…Kim Ramazan ayına ulaşırsa oruç tutsun' (Bakara suresi, 185. ayet) buyurarak, ramazan ayında oruç tutulmasını emretmektedir. Bu nedenle Müslümanlar ramazan ayı boyunca oruç tutarlar. Ramazan ayı oruç, ibadet ve sabır ayıdır. Allah'ın rahmet ve bağış kapılarının açıldığı aydır. Sevgili Peygamberimiz, ramazan ayında içtenlikle yapılan dua, ibadet ve iyiliklerin Allah katında daha değerli olacağını bildirmiştir.

Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir. Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır.

* Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. [Tirmizi] (Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.)

* Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai]

* (Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilip, sevabını da Allahü teâlâdan bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari]

* (Ramazan orucunu tutup ölen kimse, Cennete girer.) [Deylemi]

*  (Ramazan ayı gelince, 'Ey hayır ehli, hayra koş! Şer ehli, sen de kötülüklerden el çek' denir.) [Nesai]

* (Ramazan bereket ayıdır. Allahü teâlâ bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]

* (Ramazan-ı şerif ayı geldiği zaman, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi]

* (Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani]

* (Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym]

* (Ramazan orucu farz, teravih sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai]

* (Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur]

* (Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya]

* (Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya]

* (İslam, kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim]

* (Cennetteki güzel köşkler, sözü hoş, selamı çok, yemek yediren, oruca devam eden ve gece namazı kılan kimselere verilir.) [İbni Nasr]

* (Oruç tutan müminin susması tesbih, uykusu ibadet, duası müstecap ve amelinin sevabı da çoktur.) [Deylemi]

* (Bilhassa oruçlu iken çirkin, kötü söz söylemeyin! Birisi size sataşırsa, ona 'Ben oruçluyum' deyin!) [Buhari]

* (Gerçek oruç, sadece yiyip içmeyi değil, boş ve hayasızca sözleri de terk ederek tutulan oruçtur.) [Hakim]

* (Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.) [Taberani]

* (Allah yolunda bir gün oruç tutanı, Allahü teâlâ yetmiş yıllık mesafe kadar cehennemden uzaklaştırır.) [Buhari]

* (Temizlik imanın yarısı, oruç da sabrın yarısıdır.) [Müslim]

* (Oruçlu iken ölene, kıyamete kadar oruç tutmuş gibi sevap yazılır.) [Deylemi]

* (Oruçlu iken ölen Cennete girer.) [Bezzar]

* (Oruç tutan, namaz kılan kimse, mükâfatını kıyamette aklı kadar alır.) [Hatib]

* (Oruç şehveti keser.) [İ. Ahmed]

Ramazan ayında tutulan oruçlarla ve yapılan ibadetlerle Müslüman, Allah'a karşı tam bir teslimiyet içinde, iyi bir kul, örnek bir insan olma fırsatını elde eder. Yaptığı samimi tövbe ile tüm kötülüklerden, günahlardan ve hatalı davranışlardan temizlenip, güzellikler ve iyiliklerle dolu yepyeni bir hayat hazırlar kendisine. Huzur dolu bir yaşama kavuşur. Bütün bu güzellikleri bizlere veren Ramazan ayının kıymetini iyi bilelim. Ondan en iyi şekilde istifade ederek çok iyi değerlendirelim. Kur'an ayında Kur'an'a sımsıkı sarılalım. O'nu hayatımıza rehber edelim. Yüce Allah'tan bereket, rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazan'ın; bizlere ve tüm İslam âlemine hayırlara vesile olmasını dileriz.





11 ayın sultanı, orucun faydaları, oruç nedir, ramazan bayramı ne zaman, ramazan hakkında bilgi, ramazan nedir, sahur nedir, sahurun faydaları, teravih ne zaman, teravih nedir, 

CUMA MESAJI

25 Mayıs 2017 Perşembe / No Comments
cuma namazı, cuma tebriği, en güzel cuma mesajları, resimli cuma mesajları, cuma tebriği resimli, cuma mesajları resimli, cuma kutlama mesajı

Hayırlı Cumalar 
*
Cumanız mübarek olsun 
*
Cuma gününün rahmeti ve 
bereketi üzerinize olsun 
*
cuma namazı, cuma tebriği, en güzel cuma mesajları, resimli cuma mesajları, cuma tebriği resimli, cuma mesajları resimli, cuma kutlama mesajı

*

cuma namazı, cuma tebriği, en güzel cuma mesajları, resimli cuma mesajları, cuma tebriği resimli, cuma mesajları resimli, cuma kutlama mesajı

*
cuma namazı, cuma tebriği, en güzel cuma mesajları, resimli cuma mesajları, cuma tebriği resimli, cuma mesajları resimli, cuma kutlama mesajı







cuma namazı, cuma tebriği, en güzel cuma mesajları, resimli cuma mesajları, cuma tebriği resimli, cuma mesajları resimli, cuma kutlama mesajı, cuma günü mesajı

ZİYA PAŞA

24 Mayıs 2017 Çarşamba / No Comments
ziya paşa, ziya paşa sözleri, ziya paşa eserleri, ziya paşa eser özetleri, ziya paşa hayatı, ziya paşa kimdir, ziya paşa terkibi bent, ziya paşa edebi yönü

ZİYA PAŞA KİMDİR?

1825’te İstanbul’da doğdu. Beyazıt Lisesi’ni bitirdi. Özel derslerle Arapça ve Farsça öğrendi. Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi’nde çalıştı. 1855’te Mustafa Reşit Paşa aracılığıyla sarayda Mabeyin Kâtipliği’ne atandı. Bu sırada Fransızca öğrendi. Ali Paşa sadrazam olunca saraydan uzaklaştırıldı. 1867’de Namık Kemal ile birlikte Londra’ya kaçtı. Birlikte Yeni Osmanlılar’ın yayın organı olan Hürriyet gazetesini yayınladılar. 1871’de İstanbul’a döndü. 1877’de vezir rütbesiyle önce Suriye Valiliği’ne ardından Adana Valiliği’ne atandı. 17 Mayıs 1880’de Adana’da yaşamını yitirdi.
Edebî Yaşamı
Ziya Paşa, Namık Kemal ve Şinasi’yle birlikte, Tanzimat’la başlayan “Batılılaşma” hareketinin etkisinde gelişen Batılılaşma Dönemi Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç yazardan biridir. Ziya Paşa Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını istemiş, şiir ve yazı dilinin halkın dili olması gerektiğini savunmuştur. Fransız İhtilali’nin getirdiği düşüncelerden etkilenmiş ve şiirlerinde Divan şiir biçimleriyle hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temaları işlemiştir.
Ziya Paşa, yenilikçi düşüncelere sahip olsa da Divan şiir geleneğinden kopamaz ve şiirlerinde aruz ölçüsüyle ve ağır bir dille yazar. Ziya Paşa “Terci-i Bend” ve “Terkib-i Bend” isimli iki şiirinde ise insanın yazgısı ve gerçeği kavramanın olanaksızlığı, Tanrı’nın mutlak egemenliği gibi metafizik konular üzerinde durdu. Şiirlerindeki öğretici bir hava vardır. Sanatçı her ne kadar Yeni edebiyatı benimsese de dönem dönem ikiliklere düşer. Bu durumu iki eserinde görmek mümkündür. Birincisi Hürriyet gazetesinde çıkan “Şiir ve İnşa” makalesidir. Bu makalede yazar, Divan şiirini ağır bir dille eleştirirken Halk şiirinin bizim gerçek şiirimiz olduğunu savunur.
Sanatçı, bu görüşlerinin tam tersini daha sonraları Türk, Arap ve İran şairlerinden seçtiği şiirlerden oluşan “Harabat” antolojisinin ön sözünde savunur. Divan şiirine övgüler düzer. Ziya Paşa’nın yaşadığı bu çelişkiye Namık Kemal tepki gösterecek ve “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı eleştirileri kaleme alacaktır.
Özdeyiş haline gelmiş dizeleri vardır.
“Bi-baht olanın bağına bi katresi düşmez
Baran yerine dürri güher yağsa semadan” 
“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir
Tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir”
Düşünceleriyle yenilikçi, yapıtları ve yaşantısıyla eskiye bağlı bir sanatçı olan Ziya Paşa’daki tezat ve ikilik hem yaşantısına hem de yapıtlarına yansımıştır.
Hem biçim hem de hayalleri ve duyuş tarzı bakımından divan şiirine bağlıdır.
Divan şiiri nazım biçimlerini kullanan sanatçının lirik sayılabilecek gazelleri vardır.
Sade bir dili savunmuş, beğenmiş; ancak Arapça, Farsça tamlamalarla yüklü bir dil kullanmıştır.
Hece ölçüsüyle yazdığı birkaç türküsü dışında bütün şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır.
Tanzimat Edebiyatının bütün özelliklerini taşır. Tanzimat Edebiyatını oluşturan dört önemli etki (divan şiiri, mahallileşme etkisi, Batı etkisi, âşık tarzı) onun şiirlerinde ve düz yazılarında görülür.
Türk edebiyatında terciibent ve terkibibent türlerinin en önemli şairlerindendir.
Eserleri:
Hiciv: Zafername
Düzyazı: Rüya
Mektup: Veraset Mektupları
Şiir: Eş’ar-ı Ziya
Makale: Şiir ve İnşa
Anı: Defter-i Amal
Tercümeleri: Viardot’tan Endülüs Tarihî‘ni, Cheruel ile Lavallee’den Engizisyon Tarihî‘ni, J.J. Rousseau’dan Emil‘i, Moliere’den Tartuffe‘ü tercüme etmiştir.
Ziya Paşa Eser Özetleri
Şiir ve İnşa: Bu makalesinde divan şiirini Türk şiiri kabul etmez. Halk şiirini Türk şiiri olarak görür. Divan şiirini kişiliksiz, melez bir edebiyat olmakla suçlar.
Harabat: Üç ciltten oluşan bir antolojidir. Türkçe, Farsça, Arapça şiirlerden oluşan divan şiiri antolojisidir. Edebiyatımızdaki ilk edebiyat tarihi taslağı sayılır. Bu antolojisinin ön sözünde ise Şiir ve İnşa makalesindeki görüşlerinin aksini savunmuştur. Divan şiirini savunur, halk şairlerinin şiirlerini aşağılar, alaya alır. Halk şairlerinin şiirlerini eşek anırmasına benzetir. Bu çelişkilerden dolayı Namık Kemal “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” adlı yapıtlarında Ziya Paşa’yı sert bir şekilde eleştirir.
Zafernâme: Tanzimat Döneminin en başarılı hiciv eseridir. Girit Savaş’ında donanmaya büyük yenilgi yaşatan Sadrazam Ali Paşa’yı över gibi görünerek hicveder. Nazım-nesir karışık bir eserdir. Üç bölümden oluşur: kaside, tahmis, şerh.
Defter-i Amal: Çocukluk anıları yer alır. Batılı anlamda Türk edebiyatında ilk anı örneğidir. J.J. Rouseau’nun “İtiraflar” adlı eserinden esinlenerek yazmıştır. 
Rüya: Siyasi eleştiri niteliği taşıyan, düz yazı türündeki eseridir. Türk edebiyatında ilk röportaj sayılabilecek eser, karşılıklı konuşma tarzında yazılmıştır.
Eş’ar-ı Ziya: Ölümünden sonra kitap haline getirilen şiirleri yer alır.
Külliyat-ı Ziya Paşa: Ölümünden sonra kitap haline getirilen şiirleri yer alır.
Terkib-i Bent: Toplumsal çarpıklıkları eleştirir. Bağdatlı Ruhi’nin terkibibendine bir naziredir.
Terci-i Bent: Felsefi ve dini konuları işlemiştir. İnsanın faniliğini (geçiciliğini) kavrayıp gerçek varlığı (Allah’ı) aradığı bir şiirdir. 
Emile: J.J. Rouseau’dan çeviridir.
Veraset Mektupları: Siyasi eleştiridir.
Engizisyon Tarihi: Cheruel ile Lavallee’den çeviri bir eserdir.
Endülüs Tarihi: Viardot’tan çeviri bir eserdir.



ziya paşa, ziya paşa edebi yönü, ziya paşa eser özetleri, ziya paşa eserleri, ziya paşa hayatı, ziya paşa kimdir, ziya paşa sözleri, ziya paşa terkibi bent, 

CAHİLLE DOSTLUK KURMAKTAN SAKININ

23 Mayıs 2017 Salı / No Comments
hoca ahmet yesevi kimdir, hoca ahmet yesevi hayatı, hoca ahmet yesevi sözleri, hoca ahmet yesevi üniversitesi, altın sözler,cahil kimdir, cahille dostluk etme

HOCA AHMET YESEVİ

Türkistan’da yetişen büyük velîlerden. İsmi, Ahmed bin İbrâhim bin İlyâs Yesevî olup, Pîr-i Türkistan, Hazret-i Türkistan, Hazret-i Sultan, Hâce Ahmed, Kul Hâce Ahmed diye tanınır. Babası Hâce İbrâhim’in nesebi hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye’ye ulaşır. Soyu, hazret-i Fâtıma vâlidemize dayanmadığı için seyyid değildir. Annesi evliyâdan Şeyh Mûsâ’nın Ayşe isimli kerîmesi olup, sâliha, müttekî ve afîf bir hâtun idi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1194 (H.590) senesinde Yesi’de vefât etti. Kabri oradadır. Tîmûr Han onun için muhteşem bir türbe yaptırmıştır.

Ahmed Yesevî annesini çok küçük, babasını da yedi yaşında kaybetti. Babası son nefesinde Gevher Şehnaz ismindeki kızına:

“Ey benim kızım! Kardeşin bu dünyâya ender gönderilen mübârek bir kişi olacaktır. Ona göz kulak ol. Benim dergâhımda, bağlı bir sofra durur. Ahmed o sofrayı kendi başına açtığı zaman onun cihan mülkünde görünme vaktinin geldiğini bilmelisin. Zamânı gelmeyince, bu sırrı kimseye açma.” dedi.

Gerçekten Ahmed Yesevî’de çocukluğunda garib hâller ve yaşından beklenilmeyen fevkalâdelikler görülüyordu. Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ediyor, onun mânevî terbiyesi ile olgunlaşıyordu. Bu sırada meydana gelen bir hâdise, şöhretinin bütün Türkistan’a yayılmasına yol açtı. Menkıbeye göre, o sırada Türkistan’da Yesevî adında bir hükümdâr saltanat sürmekte idi. Bu hükümdar yaz gelince, Türkistan yaylalarına çıkar, kışın da Semerkant kışlalarında kalırdı. Ceylan avından çok hoşlanan hükümdâr, bir defâsında ceylan peşinde koşarken, yolu Karaçuk Dağına çıktı. Karaçuk Dağının yamaçları sarp, kayaları yalçındı. Atı, kan tere battı ve avını kaçırdı. Buna ziyâdesiyle üzülen hükümdâr; “Bu dağı ortadan kaldırmak gerek.” diye söylendi. Nitekim ülkesindeki velîleri toplayıp, duâlarının bereketi ile bu dağı ortadan kaldırmayı düşündü. Toplanan velîler, duâ ve niyâzda bulundular. Ancak istenilen netice elde edilemedi. Bunun üzerine oraya gelmeyen bir velînin olup olmadığı araştırıldı. Neticede, Hâce İbrâhim’in oğlu Ahmed küçük olduğundan kimsenin aklına gelip de çağrılmadığı anlaşıldı. Nihâyet, haberci gönderildi ve gelmesi istendi. Çocuk, dâveti ablasına danışınca, ablası; “Babamızın vasiyeti var, senin tanınma zamânının gelip gelmediğini, türbedeki ekmek sofrası tâyin edecektir. Eğer o sofrayı açabilirsen, tanınma zamânın geldi demektir, var git!” dedi. Babasının türbesine giden Ahmed, sofrayı bulup açınca, dosdoğru hükümdârın istediği yere geldi. Kendisini bekleyen velîlere sofradaki bir parça ekmeği gösterip duâ etmelerini isteyince, velîler Fâtiha okudular. O da ekmeği oradakilere taksim etti ve hepsine kâfi geldi. O toplantıda tam dokuz bin kişi vardı. Bu kerâmeti görenler, Hâce Ahmed’in büyüklüğünü ve mertebesinin yüksekliğini anladılar. Hâce Ahmed, sırtındaki babasından kalma hırkaya bürünerek, duâsının neticesini bekliyordu. Birdenbire gök yüzünden yağmur boşanarak, her yer suya garkolunca, velîlerin seccâdeleri su üstünde yüzmeye başladı. Sonunda Ahmed hırkasından başını çıkarınca, yağmur durdu ve güneş çıktı. Oradakiler baktıklarında, Karaçuk Dağının ortadan kalktığını gördüler. Bu kerâmete şâhid olan hükümdar, Hâce Ahmed’den, kendi adının kıyâmete kadar bâkî kalması için niyâzda bulunmasını diledi. Hâce Ahmed hazretleri de; “Âlemde her kim bizi severse, senin adınla bizi yâd eylesin” dedi. Bundan dolayı o günden beri ikisinin ismi birlikte, “Ahmed Yesevî” şeklinde anılır oldu.

Ancak Hâce Ahmed’in, daha çok Yesi’li olduğundan, Yesevî nisbesiyle şöhret bulduğu kabûl edilmektedir.

Ahmed Yesevî önce Arslan Baba hazretlerinden ders aldı. Onun kalblere hayat ve huzur veren söz ve sohbetleri ile teveccüh ve görüp gözetmesine kavuştu. Böylece kısa zamanda çok yüksek makam ve derecelere ulaştı. Ancak Arslan Baba ebedî âleme göçünce, çok sevdiği ve ziyâdesiyle bağlı bulunduğu bu şeyhinden ayrı düştü. O, hikmetler adını verdiği şiirlerinde Arslan Baba’dan bahsederken şöyle demektedir:

Ahir zaman ümmetleri dünyâ fâni bilmezler
Gidenleri görürler de ondan ibret almazlar

Erenlerin kıldığını görüp rağbet etmezler
Arslan Babam sözlerini dinleyiniz teberrük.

Ahmed Yesevî bundan sonra şeyhi Arslan Baba’nın mânevî işâreti ile Buhârâ’ya gitti. Orada Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden Yûsuf-i Hemedânî’ye bağlandı ve mânevî ilimleri tahsil etti. İnsanlara ilim öğretmek, doğru yolu göstermek için ondan icâzet, diploma aldı. O büyük zâtın halîfeleri arasına katıldı. Onun vefâtından sonra bir mikdâr Buhârâ’da kaldı. Talebe yetiştirmeye başladı. Bir zaman sonra onların terbiye ve yetiştirilmesini, Yûsuf-i Hemedânî’nin en önde gelen, gözde talebesi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine bırakıp, kendisi Yesi’ye döndü ve talebe yetiştirmeğe burada devâm etti. Talebeleri git gide çoğalıyordu. Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamânda, Türkistan, Mâverâünnehr, Horasan ve Harezm’e yayıldı. Kendisinde daha çocuk yaşta iken başlayan evliyâlık hâl ve dereceleri günden güne artıyordu. Zamanındaki âlimlerin ve evliyânın en büyüklerinden, en üstünlerinden oldu. Hanefî mezhebinde idi. Zâhirî ve bâtınî bütün ilimlerde derin âlim olan Ahmed Yesevî, Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ederdi.

Ahmed Yesevî hazretleri vakitlerini üçe ayırırdı. Günün büyük bölümünde ibâdet ve zikirle meşgûl olurdu. İkinci kısmında talebelerine zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretirdi. Üçüncü ve en kısa bölümde ise alınteri ile geçimini sağlamak üzere tahta kaşık ve kepçe yaparak bunları satardı.

Bir rivâyete göre; “Onun halden anlar bir öküzü vardı. Bu öküzün sırtına bir heybe asar, içine de yaptığı kaşık ve kepçeleri koyup, Yesi çarşısına salıverirdi. Kim kaşık ve kepçeden alırsa ücretini heybenin gözüne bırakırdı. Mal alıp da, ücretini vermeyen olursa, öküz o kimsenin peşini bırakmaz, nereye gitse peşinden o da giderdi. Adam ücreti heybeye koymadıkça, o kimsenin yanından ayrılıp başka yere gitmezdi. Akşam olunca da Hâce Ahmed hazretlerinin evine gelirdi. Hattâ heybenin gözüne fazla para bırakanlar da olurdu. Hâce hazretleri bunları ve kendisine gelen sayısız hediyeleri muhtaçlara ve bilhassa talebelerine sarf ederdi.

Ahmed Yesevî hazretlerinin şöhreti, kerâmetleri her tarafa yayılıp, talebelerinin sayısı yüz bine yaklaşınca, kendisini çekemeyenler düşmanlıklarından, çeşitli iftiralara başladılar. Sohbet meclislerine örtüsüz kadınlar geliyor, erkeklerle birlikte oturuyorlar.” dedikodularını yaydılar. Bu şâyiayı duyan makam sâhipleri, bâzı müfettişler vazifelendirerek durumun araştırılmasını emrettiler. Müfettişler, Ahmed Yesevî hazretlerinin ders verdiği meclisine gizliden gizliye gelip gittiler. Her şeyin, herkese açık olduğu bu yerde, insanlardan ve kanunlardan saklı uygunsuz bir hâlin bulunmadığını, söylenilenlerin tamâmen asılsız olduğunu, bu zâta iftirâ etmek için uydurulduğunu bildirdiler.

Ahmed Yesevî hazretleri kendisine iftirâ edenlere bir ders vermek istedi ve toplandıkları yere geldi. Elinde ağzı mühürlü bir kutu vardı. Oradakilere hitâben: “Bâlig olduğu günden bu âna kadar, sağ elini avret mahalline hiç uzatmamış bir velî istiyorum. Kim vardır? Bu mühim kutuyu ona teslim edeceğim” buyurdu. Hiç kimse çıkmadı. O sırada, Ahmed Yesevî’nin talebelerinden, Hâce Atâ ortaya çıktı. Hâce Ahmed hazretleri kutuyu ona verip, bunu Horasan ve Mâverâünnehr memleketlerine götürmesini emretti. Talebe kutuyu alıp, bildirilen yere vardı. Her tarafa haber salınıp, âlimler ve Hâce hazretlerine iftirâ edenler geldiler. Herkes bu kutunun içinde ne olduğunu merak ediyordu. O talebe, toplananlara, bu kutuyu hocası Ahmed Yesevî hazretlerinin gönderdiğini söyleyip kutuyu açtı. Kutu açılınca, herkes gördükleri manzara karşısında donakaldılar. Kutunun içinde kor hâlinde ateş, bir mikdar pamuk arasında duruyordu.

Ateş kızarıyor ve pamuğa birşey olmuyordu. Bu hâli gören herkes hayretler içinde kaldı. Hâce hazretlerinin bu kerâmeti karşısında, onu sevenlerin muhabbeti daha da arttı. Kendisine muârız olanlar hatâlarını anlayıp tövbe ettiler. Hâce hazretlerine hediyeler gönderip, özürler dileyip pek çoğu ona talebe oldu.

Merv şehrinde Mervezî nâmında bir müderris var idi. Ahmed Yesevî hakkında söylenilen uygunsuz ve uydurma sözler ona kadar gitmişti. Bu yalanlara aldanıp, kendisini imtihân etmek, şüphesini gidermek niyetiyle, yanına dört yüz müşâvir ve kırk tâne de müftü alarak yola çıktı. Her tarafta talebeleri olduğunu, her zaman sohbetinde binlerce kişinin hazır bulunduğunu öğrenmişti. “Ben üç bin mesele ezberledim. Hepsine ayrı ayrı suâl sorar, onları imtihan ederim.” diye düşündü. Bu sırada Ahmed Yesevî hazretleri hânegâhında bulunuyordu. Talebesi Muhammed Dânişmend’e; “Bakar mısın, bize kimler geliyor?” buyurdu. Mervezî’nin mâiyyetiyle, yanındakilerle birlikte hâfızasında üç bin mesele ile geldiğini bildirdi. Hâce hazretlerinin emri ile Muhammed Dânişmend, o üç bin meseleden binini, Mervezî’nin hâfızasından sildi. Sonra talebelerinden Süleymân Hakîm Atâ’ya aynı şekilde emretti. O da öyle yaptı. Mervezî, hâfızasında kalan bin mesele ile Yesi’ye geldi. Hâce hazretlerinin yanına gelip, “Allah’ın kullarını doğru yoldan ayıran sen misin?” dedi. Hâce, hiç kızmadı. Karşılık da vermedi. Şimdilik üç gün misâfirimiz ol! Ondan sonra görüşürüz.” buyurdu. Üç gün sonra bir kürsü kuruldu. Mervezî kürsüye çıktı. Hâce Ahmed hazretleri, Muhammed Hakîm Atâ’ya tekrar emredip, o bin meseleyi Mervezî’nin hâfızasından silmesini emretti. Hakîm Atâ, Allahü teâlâya duâ etti. Aklındaki bin mesele de silindi. Mervezî, kürsü üstünde bir şeyler konuşmak istedi. Fakat hâfızasında hiçbir meselenin bulunmadığını anladı. Nihâyet, defterini açıp oradan okumak istedi. Fakat defterinin sahifelerindeki yazıların da silindiğini gördü. Sahifeler bomboş idi. Bu hâli gören Mervezî, kusûrunu anlayıp oracıkta tövbe etti. Talebeliğe kabûlü için yalvardı. Bütün mâiyyetiyle beş sene kaldı. Çok mertebelere, yüksek derecelere kavuştu. Ahmed Yesevî (k. sirruh) bunu, yanında beş kişi ile berâber, insanlara Allahü teâlânın dînini doğru olarak anlatmak vazifesiyle Horasan’a gönderdi. Bunlar; Muhammed, Seyfeddîn, Sa’deddîn, Behâüddîn ve Kemâl isimlerindeki talebeleri idi. Oraya gidip halkı irşâd edip aydınlattılar (r.aleyhim).

Horasan’da bulunan velîler, Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklük ve üstünlüğünü bildikleri ve ona olan muhabbet ve bağlılıklarının daha da artması için, kendisiyle görüşmek, sohbetinde bulunmak istediler. Büyük bir toplantı tertib ettiler. Hâce hazretlerini de bu toplantıya dâvet için, aralarından birini Yesi’ye gönderdiler.

Ahmed Yesevî hazretlerini toplantıya dâvet etmek üzere yola çıkan velî, Allahü teâlânın izni ile turna gibi uçarak Yesi’ye geliyordu. Hâce hazretleri bu hâli keşfederek, yanına talebelerinden bâzılarını aldı. Bunlar da turna şeklinde uçmaya başladılar. Nihâyet, Semerkand yakınlarında bir nehir üzerinde karşılaştılar. Bu sırada aşağıda büyük bir tüccar, nehirden geçerken akıntıya kapılıp, malı ve hayvanları suya düşmüştü. Bu tüccâr, su içinde boğulmamak için gayret ederken, bu sudan selâmetle kurtulması hâlinde, kalan malının yarısını Allah rızâsı için vereceğini nezr edip, adadı. Hâce Ahmed Yesevî, Allahü teâlânın izni ile tüccarın sıkışık ve zor durumunu keşfederek aşağıya indi. Boğulmak üzere iken tüccarı çekip sâhile çıkardı. Sonra normal hâline döndü. Bu duruma çok teaccüb eden, şaşan tüccar, kendisini kurtaran bu zâtın ellerine sarılıp çok teşekkür etti; daha sonra malının yarısını bu zâta verdi. Hâce hazretleri istenilen yere geldi. Bir zaman orada kalarak talebeleriyle sohbet etti. Suallerini cevaplandırdı. Hergün yüzlerce kişi huzuruna gelerek sohbetine katılır ve bereketlenirdi. Tüccarın verdiği parayı da orada bulunan yoksullara ve talebelerine dağıtan Ahmed Yesevî hazretleri daha sonra memleketine döndü.

Yesi şehrine yakın bir yerde, Sabran (Savran, Şûrî) diye bir kasaba vardı. Bura ahâlisinin çoğu hıristiyan olup, müslüman Yesi halkına ve bilhassa Ahmed Yesevî hazretlerine çok düşmandı. Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklüğü, kerâmetleri etrâfa yayıldıkça ve ona bağlı olanların sayıları her geçen gün arttıkça, Sabranlılar ziyâdesiyle rahatsız oluyorlar, Hâce hazretlerine olan düşmanlıkları daha da artıyordu.

Birgün hazret-i Hâce’ye iftirâ etmek istediler. Bir yere toplandılar. İçlerinden birinin öküzünü getirip mezbahada kestiler. Sâdece ayaklarını bıraktılar. Ertesi gün de kadıya gidip şikâyet ettiler. Öküzlerinin çalınıp mezbahada kesildiğini, kanları akarak acele ile götürüldüğünü, kan izlerini tâkip ettiklerini ve öküzlerinin Ahmed Yesevî’nin tekkesine götürüldüğünü anladıklarını bildirdiler. Kâdı izin verip, Hâce’nin tekkesine girip, öküzlerini arayabileceklerine izin verince, gelip durumu bildirdiler. Hazret-i Hâce, kalb gözleri ile ve yüksek firâseti ile, iftirâcıların hazırladıkları çirkin tertibi görmüş ve anlamıştı. Talebeler bundan habersiz olduklarından, çok şaşırdılar. Nihâyet içeri girmelerine izin verildi. İftirâcılar, doğruca gece bıraktıkları öküzün yanına vardılar. Tam maksatlarına kavuşmuş olduklarını zannediyorlardı. Bu sırada Hâce hazretlerinin kerâmeti tecellî edip ortaya çıkıp iftirâcıların hepsi bir anda köpek oldular. O öküz etine hücûm edip kısa zamanda bitirdiler. Böylece esas hâlleri anlaşılmış oldu.

Yine birgün aralarında anlaşıp, Hâce’yi hırsızlıkla ithâm etmeye karar verdiler. Bir sığırı kesip parçaladılar ve gece gizlice Hâce’nin hânegâhının bir yerine bıraktılar. Hazret-i Hâce’den başka hiç kimse de, bunların yaptıklarını farketmedi. Ertesi gün bu sığırı aramak bahânesi ile, o kasaba halkından birçok kimse tekkenin önünde toplandı. Sığırlarını aramak için içeri girmek istediklerini söylediler. Hâce hazretleri bu ahmakların yaptıklarına çok üzüldü, bir an elini kaldırıp dergâhın kapısını işâret etti. Arkasından:

“Girin köpekler, girin itler!..” diye bağırdı.

Bu söz üzerine dergâha akın eden ve içeriye adımını atan “Hav, hav, havv” diye yürüyordu. Sabranlılardan dergâha adımını atan köpek hâline geliyor ve getirdikleri sığırın üzerine atılıyordu. Dışarıda kalıp bu müthiş manzarayı seyredenler hayret, dehşet ve korku içerisinde Ahmed Yesevî hazretlerinin eteklerine yapıştılar. Mahcup ve pişman olduklarını bildirip affedilmeleri için yalvarmaya başladılar. Hâce hazretleri merhamet edip duâ etti. Böylece tekrar eski hallerine döndüler.

Ahmed Yesevî hazretleri 63 yaşına gelmişti. O, çocukluğundan bu âna gelinceye kadar Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine yapışmakta hiç gevşeklik göstermedi. Resûlullah efendimizin âhirete teşrif buyurduğu andan îtibâren yeryüzünde bulunmayı kendilerine münâsip görmediler. Bu sebeple dergâhın bahçesine derin bir yer kazdırdı ve içini kerpiçle ördürdü. Nihayet hazırlıklar tamamlanınca talebelerini dergâhın avlusunda toplayıp;

“Ey gönül dostları, Allahü teâlânın en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa hazretleri 63 yaşında bu dünyâdan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehâneye çekilecek, ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım…” buyurdu.

Müridlerinin gözleri yaşlı olarak; “Ey sultanımız bizim hâlimiz nice olur.” sözlerine karşı;

“Sizi Allahü teâlâya emânet ediyorum.” dedikten sonra merdivenle çilehâneye indi.

Ahmed Yesevî hazretleri mezar misâli olan o yerde, vefât edinceye kadar, devamlı ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı düşünmekle meşgûl oldu. Talebelerine ilim öğretmeye orada da devâm etti. Kendisini vefât etmiş, kabre konmuş şekilde hissederek, bambaşka bir huşû’ bağlılık ve teslimiyetle ibâdetlerini yaptı. Burada evliyâlık yolundaki makam ve dereceleri kat kat arttı. 63 yaşından sonra ömrünün diğer yarısını orada ibâdetle geçirdi. 125 veya bir rivâyete göre ise 133 yaşında vefât etti.

Ahmed Yesevî hazretlerinin önde gelen halîfelerinden Seyyid Mansur Atâ çile kuyusuna ilk defâ indiği zaman gördüğü manzaradan ciğeri parçalandı. “Hocam bu dar yerde ve sıkıntılı bir haldedir” diye düşünerek gözyaşlarına boğulduğu sırada perdeler açıldı.

Kalp gözüyle, o daracık zannettiği yeri bir ucu doğuda, diğer ucu ise batıda gördü. Bu hâl karşısında kalbinden geçirdiklerinin yersiz olduğunu anlayıp, kendi kendine, “Allahü teâlâ, evliyâsına sıkıntı çektirmez. Diğer insanların onlarda sıkıntı görmeleri, çok acı çekiyor zannetmeleri, hakîkatte onlar için bir nîmettir. Bu saâdet sâhipleri, görünüşte çok acı zannedilen o sıkıntılardan öyle zevk ve tad alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duymazlar. Allahü teâlâ, bu sevgili kulu için, daracık bir hücreyi çok geniş yapar. Mânevî bakımdan öyle lezzetler, tadlar ihsân eder. Zâhir olarak, görünürde çektiği sıkıntılar, o lezzetler yanında hiç kalır. Onun rûhu, zevk ve neş’eden uçmaktadır. Vücûdunu bin parçaya bölseler ne gam…” diye söylendi.

Ahmed Yesevî hazretleri yetiştirdiği talebelerin her birini bir memlekete göndermek sûretiyle İslâmiyetin doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bâzıları sonraları Moğolların katliamından kaçıp kurtulmak sûretiyle Anadolu’ya da geldiler. Bu sûretle onun yolu Anadolu’da yayılıp tanındı. Anadolu’nun müslüman Türklere yurt olması onun mânevî işâretleri ile hazırlandı.

Ahmed Yesevî hazretleri herkese iyilik eder, kendisinden hiç kimse rahatsız olacak bir hareket görmezdi. Bütün insanların dünyâ, âhiret saâdeti ve rahatları için gayret ederdi. Dergâhı fakir ve yoksullar, yetim ve çâresizler için sığınak yeriydi.

Tasavvuf yolunda Ahmed Yesevî hazretlerine bağlananların bâzı bâriz husûsiyetleri vardır. Yeseviyye yolunda bulunan bir mürîdin, riâyet etmeleri mecbûri lâzım olan belli başlı edebler şunlardır: 1) Kendisinden dînini öğrendiği üstâdının, talebelerin hepsinden efdal olduğunu bilmek ve ona tam tâbi ve teslim olmak. Ona uyarak, onun huzûrunda her gün çeşit çeşit yemekler yemek, geceleri uyumak, ona uymaksızın kendi anlayış ve görüşüne uyarak, geceleri nâfile namaz kılmaktan ve gündüzleri nâfile oruç tutmaktan farksız hattâ daha faydalıdır. Çünkü birincisinde, tâbiiyyet ve teslimiyyet, ikincisinde ise, kendi bildiğine göre hareket etmek vardır. 2) Mürîd gâyet uyanık, zekî ve dikkatli olup, hocasının sözlerinden, rumûzlarından ve işâretlerinden hemen anlamalıdır. 3) Hocasının bütün sözlerinden ve işlerinden râzı ve ona itâatkâr olmalıdır. 4) Hocasının husûsî hizmetinde veya bildirdiği, emrettiği bir hizmeti yaparken gâyet atik, dikkatli , ağırbaşlı olmalı, fakat ağır canlı olmamalıdır. İsteksizlik, gevşeklik hâli, hocasının rızâsızlığına sebeb olabilir. Onun rızâsızlığı ise, silsile yoluyla Peygamber efendimize, dolayısıyla Allahü teâlâya gider. 5) Sözünde sağlam, güvenilir ve vâdinde sâdık olmalıdır. Hocasının büyüklüğü husûsunda hiçbir zaman şek ve şüpheye düşmemeli ki, Allah korusun, bu hâl hüsrâna sebeb olur. 6) Ahde vefâ ve hocasına olan tâbiiyyet, uyma ve teslimiyyetinde çok titizlik göstermelidir. 7) Hocasının ufak bir işâreti ile bütün mal ve mülkünü onun emrettiği yere fedâ etmeye hazır olmalı, bunda en ufak bir tereddüd hâli bulunmamalıdır. 8) Hocasına âit husûsî hâl ve sırları tutmasını bilmeli, bunları uygun olmayan şekilde ifşâ etmekten, açıklamaktan çok sakınmalıdır. 9) Hocasının bütün hareketlerini, sözlerini ve nasîhatlerini dikkatle tâkib etmeli, bunda ve bunlara uymakta kaçamak ve gevşeklik yapmamalıdır. Bunları yapmakta ihmâlkâr ve gevşek davranmanın zararlarını düşünmelidir. 10) Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, kendisini vesîle, vâsıta yaptığı hocası için, her fedâkârlığa hazır olmalıdır. Onu sevenlere dost olmalı, sevmeyenlere, sevmediklerine ve istemediği şeylere meyl ve muhabbet etmeyi öldürücü zehir bilmelidir.

Ahmed Yesevî hazretleri sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki:

“Ey Dostlar! Câhillerle dostluk kurmaktan sakınınız.”

“Akıllı ve uyanık kimse isen, dünyâya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp, dünyâya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felâketlerden felâketlere sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.”

“Himmet, yardım kuşağını sıkı sıkıya beline sarmayan insan, dünyâya meyl ve muhabbetten kurtulamaz. Allah yolunda gözyaşları dökerek ağlamadıkça, Allahü teâlâya âit ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda ilerlemesi mümkün değildir.”

“İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan kimse, insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda ilerleyemez. Gönlü ve kalbi ile dünyâ düşünce ve işlerinden sıyrılıp, yalnız Allahü teâlâya yönelmedikçe, hakîkat meydanında bulunmak mümkün değildir. Bunlar hakkı idrâk edip, anlayıp bilmekten uzaktırlar.”

“Ey dostlar! Bir kimse, Allahü teâlânın aşkı ile yanıp yakılarak, bu denizde çok usta bir dalgıç olmadıkça, bundan çok daha derin olan vahdâniyet denizine giremez. Ona girmek için çok usta ve dikkatli bir dalgıç olmak gerekir.”

“Gönlünde Allahü teâlânın aşkını taşıyanlar, dünyâ ile tamâmen alâkalarını kesmişlerdir. Halk içinde Hak ile olurlar. Bir an Allahü teâlâyı unutmazlar.”

“Ahkâm-ı İslâmiyyeyi, İslâmî hükümleri tam bilmiyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyâlık yolunda bulunmağa kalkarsa, bunun îmânını şeytan çalar. Emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyâlık yolunda bulunduğunu, ilerlediğini, hattâ kendisinde bâzı hâllerin meydana çıktığını zanneden kimseler bu noktada çok yanılırlar. Bu hallerinin rahmânî olduğunu zannederler. Halbuki bunlar, abdestte, namazda, alış-verişte bir takım noksanlarının bulunduğunu ve yiyip içtiklerinin haram olduğunu bilmezler. Kendisinde var zannettiği o hâller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idâresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar.”

Günahlar sebebiyle, paslanan gönüllerin kurtuluşu Allahü teâlâya çok tövbe, istigfâr etmek, her zaman Allahü teâlâyı düşünmek, O’nun râzı olduğu, beğendiği işleri yapmak ve hiçbir zaman O’ndan gâfil olmamakla mümkündür.

“Malının çokluğu dillere destan olan Kârûn bile, malının hayrını, faydasını göremedi. Nihâyet toprak altında yok olup gitti.”

“Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma. Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir.”

“Nefse uymak yolunda bulunan kimse rüsvâ olmuştur. Artık, yatıp kalkarken onun yoldaşı şeytandır.”

“Gariblere merhamet etmek, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetidir. Nerede bir garib görsen, ona olan merhametinden dolayı gözyaşların akmalıdır.”

“Gönlü kırık, zavallı ve garib birini görürsen, yarasına merhem ol. Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme.”

Ahmed Yesevî hazretleri hikmet denilen şiirler yazmıştır. Bu şiirler; Dîvân-ı Hikmet’te toplanmıştır. Şiirleri o zamanda kullanılan ve herkesin anlıyabileceği sâde bir lisân ile söylenmiştir. Bu manzumelerin konuları umûmiyetle şunlardır:

Allahü teâlâyı ve O’nun dostlarını her şeyden çok sevmenin lüzumu:

Aşkın kıldı şeydâ beni, cümle âlem bildi beni

Kaygım sensin dünü günü, bana sen gereksin sen

Söylesem ben dilimdesin, gözlesem bu gözümdesin

Gönlümde hem canımdasın, bana sen gereksin sen

Fedâ olsun sana canım, döker olsan benim kanım

Ben kulum sen Sultanım, bana sen gereksin sen.

Allahü teâlâya tâat, kulluk ile ibâdet ve zikrin önemi ve bunlardan zevk alma:

Ne hoş tatlı Hû yâdı, seher vakti olanda
Baldan tatlı Hû adı, seher vakti olanda
Seher vakti kalkanlar, canın fedâ kılanlar

Aşk oduna yananlar, seher vakti olanda
Seher vakti hoş saat, kalkana olur râhat
Açılır devlet, saâdet, seher vakti olanda
Her gün yanar bu canım, kullukta yok dermanım

Sen bağışla günahım, seher vakti olanda
Hak yolunda olan dervişlerin halleri:
Yol üstünde oturup yolu soran dervişler
Ukbâdan haber duyup yola giren dervişler
Asâları elinde himmet kuru (kuşak) belinde

Rabbim yâdı dilinde, Allah diyen dervişler

Hırkaları eğninde, gönlünde yüz bin ayân
Biliniz, iki cihan, göze almaz dervişler
Sırrı ile söylerler, dile hikmet dizerler
Âşıkla can gözlerler rengi sarı dervişler.

Günâhkârların vaziyeti:
Dünyâ benim diyenler, cihan malını alanlar

Herkes kuş gibi olup, o harama batmışlar.
Molla, müftü olanlar, yalan fetvâ verenler

Akı kara kılanlar Cehenneme girmişler.
Kâdı, imâm olanlar, haksız dâvâ kılanlar
Eşek gibi olarak yük altında kalmışlar.
Rüşvet alan hâkimler, haram alıp yiyenler
Parmağını dişleyip, korkup durup kalmışlar.

Dünyânın geçici olduğu, buradaki lezzetlere zevklere, mal, mevki, görünüş ve gösterişlere aldanmamak gerektiği, ölümün varlığı ve her nefsin ölümü tadacağını da bâzı şiirlerinde işler.

Ey dostlarım, ölsem, ben, bilmem hâlim nice olur;

Kabre girerek yatsam, bilmem hâlim nice olur.

Götürüp lahde koysalar, arkaya bakmadan dönseler

Suâllerimi sorsalar, bilmem hâlim nice olur.

Girse karış adlı yılan, dolansa tene o zaman

Kalmaz bütün bir üstühan, bilmem hâlim nice olur.

Olsa kıyâmetin günü, hâzır olur cümleleri
Kıldığın ameller hani, bilmem hâlim nice olur.

Ahmed Yesevî hazretlerinin vefâtından yaklaşık 200 yıl geçtikten sonra, birgün Büyük Türk Hâkânı Emîr Tîmûr Buhârâ’ya gitmek üzere yola çıktı ve Türkistan’a uğradı. O gece rüyâsında Ahmed Yesevî hazretlerini gördü. Kendisine:

“Ey yiğit! Buhârâ’ya çabuk git! İnşâallah orada sana fetih nasîb olur. Senin başından çok hâdiseler geçse gerek. Zâten oranın insanları senin gelmeni bekliyorlar.” buyurdu. Tîmûr Han uyanınca, bu müjdeye çok sevinip, Allahü teâlâya şükretti. Ertesi gün Türkistan hâkimine çok para verip, Ahmed Yesevî hazretlerinin kabri üzerine mükemmel bir türbe yaptırmasını emretti. O da, istenildiği gibi bir türbe yaptırdı. Türbe, bugün hâlâ bütün haşmetiyle durmaktadır.

İngiliz müsteşriki Dr. Eugene Schuyler, Türkistan Seyâhatnâmesi isimli eserinde, Hâce Ahmed Yesevî’nin câmi ve Tîmûr Han tarafından kabri üzerine yaptırılan muhteşem türbesi hakkında özetle diyor ki: “Bu büyük câminin arka kısmında türbeli ikinci bir mescid daha ilâve edilmiş durumda olup, câminin dış avlu kapısı fevkalâde büyük ve kemerlidir. Kapının yanında penceresiz, üstü çentikli iki tâne yuvarlak kule yükseliyor. Kapının, büyük bir sanat eseri olarak işlenmiş iki kanatlı tahta kapısı üzerinde bir pencere vardır. Duvarlar işlenirken, iyi pişmiş dört köşeli tuğlalar kullanılmıştır. Kûfî yazılarla süslenmiş kubbe, binâyı daha da güzelleştirmektedir. Zelzeleler vesâir sebeplerle çoğu yerlerinin dökülmüş, harâbe hâline gelmiş olduğu bu muazzam binâ, ilk hâlinde kimbilir ne kadar daha güzeldi?

Câminin avlusunda çok güzel bir medrese ile, arkasında; bir kubbe, içinde Arslan Bâbâ’nın, Ahmed Yesevî’nin ve âilesinin yer aldığı türbe vardır. Burada başkalarının yattığı da söylenilmektedir.”

Türkistan’ın her tarafından akın akın gelen insanlar, Hâce hazretlerinin türbesini ziyâret etmekte, Câmi-i Hazret adı ile anılan bu câmide namaz kılmaktadır.

KERÂMET VE MENKÎBELERİ

CUMÂ NAMAZINI NEREDE KILDI?

Zamânın hükümdârı Kazan Han, Ahmed Yesevî hazretlerinin çilehânede Cumâ namazını nerede kıldığını merak edip, talebelerinin en ileri gelenlerinden Muhammed Dânişmend’i ona gönderip sordu. Bu sırada müezzinler Cumâ namazı için ezân okuyorlardı. Talebe, Hâce’nin huzûruna vardığında henüz bir şey söylemeden, “Gel elimden tut! Cumâ namazına, bugün seninle berâber gidelim.” buyurdu. Talebe; “Peki efendim” deyip hocasının elinden tuttu. O anda kendilerini, büyük bir câmi içinde saflar arasında oturuyor gördü. Talebe, namazdan sonra hocasını ne kadar aradıysa bulamadı. Câminin kayyımı, talebenin bu telâşlı hâlini görünce ona; “Ey derviş! Burası Mısır’dır ve bu câmi Câmi-i Ezher’dir. Senin hocan, nice zamandır Cumâ namazlarını burada kılar.” dedi. Talebe bir hafta orada kaldı. Ertesi Cumâ namazında hocası ile buluşup, namazdan sonra bir anda Yesi’ye geldiler. Hâce hazretleri, talebesine gördüklerini gidip Kazan Hana anlatmasını söyledi. Talebe, Kazan Hanın yanına gelip başından geçenleri bir bir anlattı. Kazan Han ve orada bulunanlar, Hâce hazretlerinin bu kerâmeti karşısında bir şey diyemediler. Onun büyüklüğünü, üstünlüğünü daha iyi anladılar.

BEYİTLER
DİNLEYİN  EY  İNSANLAR

Ahmed-i Yesevî’nin, tesirliydi sözleri,
Hidâyete getirdi, binlerle kimseleri.
Bir eseri vardı ki, “Dîvân-ı hikmet” diye,

Doludur insanlara, öğüt, nasîhat ile.
Bir yerde buyurur ki, (Korkunuz, sakınınız,

“Dünyâ adamları”yle, yakınlık kurmayınız!

Dünyâ malı, geçici, hem de aldatıcıdır,
Bu gün senin ise de, yârın başkasınındır.
Aklı olan, buna gönül vermez velhâsıl,
“Âhiret derdi” ile, dertlenmiştir o asıl.

Bu dert, onun öyle çok, sarmıştır ki içini,

Düşünür gece gündüz, Cehennem ateşini.
Günah ve kusûrları, “Dağ gibi” gelir ona,

Bu yüzden boynu bükük, mahcûbdur Allah’ına.

Rabbinin dergâhında, affa kavuşmak için,
Gece sessizliğinde, ağlardı için için.)
Bir yerde buyurdu ki: (Allah’tan başkasını,

Kalbinizden atarak, silin gönül pasını!
Dînin emirlerini, öğrenip ince ince,
Yapın her işinizi, bu esas mûcibince.
Dînin bir edebine, olursa muhâlefet,
Tamâmen “İstidrâc”dır, görülse de kerâmet.

Dünyâ muhabbetini, kalbinden çıkaranlar,
Her iki cihanda da, bulur kıymet, îtibâr.
Dînin emirlerini, gözetin ki her işte,
“Halk” içinde “Hak” ile, olmak da budur işte.

Dînini öğrenmeden, tasavvufla uğraşan,
Kimsenin îmânını gizlice çalar şeytan,
Bâzı hârikulâde, hâlleri görülse de,
Hakîrdir, zîrâ onlar, “İstidrâc”dır hepsi de.

Evliyâ zannetse de, kendisini o kişi,
Hiç mu’teber değildir, indallah hiç bir işi.

Eğer İslâmiyyeti, bilmezse bir müslüman,
Dünyâ ve âhirette, görür çok zarar ziyân.
Alış-veriş ilmini, bilmezse biri eğer,
Hiç farkında olmadan, haram ve şüpheli yer.

Çünkü bildirilmiştir, dinde bunun esâsı,
Bilmeden yapanların, haram olur lokması.
Yine o buyurdu ki: Dinleyin ey insanlar,
Gönüller kararıyor, işlendikçe günahlar.
Bu günâh kirlerinin, temizlenmesi için,
Çok tövbe etmelidir, yolu budur bu işin.
“Allah’ın rızâsı”nı, gözetin ki her zaman,

Ancak böyle kurtulur, âhirette müslüman.
Sakın mala ve mülke, gönül bağlamayın ki,
Elden çıkar sonunda, değildir çünkü bâki.
Malının çokluğuyla, ahmaklar mağrûr olur,
Onlar iki cihanda, bulamaz râhat, huzûr.
“Kârûn” dahî malıyla, öğünürdü ki yine,

Mallarıyle birlikte, geçti yerin dibine.
Kâfir de olsa bile, sakının kalb kırmaktan,

Zîrâ daha günahtır, bu, Kâbe’yi yıkmaktan.

Resûl’ün sünnetidir, gariplere merhamet,
Garip sevindirmeğe, ediniz sa’y-ü gayret.
Görürseniz zavallı, gönlü kırık birini,
Derdine merhem olup, ferâhlatın kalbini.
Zîrâ siz, bu dünyada merhamet ederseniz,
Size de mahşer günü, şefkat eder Rabbimiz.

KAYNAKLAR
1) Reşehât
2) Dîvân-ı Hikmet
3) Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar
4) Âriflerin Menkıbeleri
5) İstanbul ve Anadolu Evliyâları; cild-2
6) Anadolu Evliyâları
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-6, s.102
8) Büyük Türk Klâsikleri; cild-1
Kaynak: İslam Alimleri Ansiklopedisi





altın sözler, cahil kimdir, cahille dostluk etme, hoca ahmet yesevi hayatı, hoca ahmet yesevi kimdir, hoca ahmet yesevi sözleri, hoca ahmet yesevi üniversitesi,