Yazı Duyurusu

Menu

Browsing "Older Posts"

YALAN DÜNYA

30 Mart 2018 Cuma / No Comments
dünya ile ilgili sözler kısa, dünya ile ilgili sözler facebook, dünya ile ilgili özlü sözler, dünya ile ilgili sözler tumblr, yalan dünya ile ilgili sözler, dünya sözleri mevlana, altın sözler

YALAN DÜNYA  

Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür.
Düşman dediğin dostun olur.
Öyle garip bir dünya,
olmaz dediğin ne varsa olur...Hz. Mevlana 

*

DÜNYA İLE İLGİLİ SÖZLER

Öğreneceksin yüreğim, öğreneceksin. Dünyanın hasret, ölümün vuslat olduğunu. Mevlana
*
Yürü fani dünya, sana gelen de gülmüş var mıdır? Yunus Emre
*
Evrenin en anlaşılmaz özelliği, anlaşılabilir olmasıdır. Albert Einstein
*
Dünyayla kavganızda, dünyayı destekleyin. Franz Kafka
*
Dünyayı yönetenler kalem, mürekkep ve kağıttır. James Howell
*
Bir başka alemin bekleme odasıdır, bu dünya. Victor Hugo
*
Dünyada görmek istediğiniz değişikliğin kendisi siz olun. Mahatma Gandhi
*
İnsan olmasaydı, kainat olmazdı. Henry Wadsvorth Longfellow
*
Dünyanın gidişi hariç, her türlü akıntıya karşı durabilirsiniz. Japon Atasözü
*
Dünya, sonsuzluk içinde küçük bir parantezdir. Jackson Brown
*
Dünya, düşünenler için bir komedi, hissedenler için bir trajedidir. Horace Mann
*
Dünya terzi dükkanı, ölçüyü veren gider. Wallace Martin Lindsay
*
İnsan dünya gibidir, içinde yüzlerce fırtına kopar ama herkes kendi yaşadığını bilir.
*
Dünya, bir sahnedir, herkes rolünü oynadıktan sonra çekip gider. Winschooten
*
Şu yalan dünyanın sonu hiç imiş, akşam gelip konan sabah göç imiş. Pir Sultan Abdal
*
Dünyayı oluşturan ruh değil, aksine ruhu oluşturan dünyadır. Frederic Amiel
*
Ve sonra bir ayet sarıyor ömrümü: Her nefis ölümü tadacaktır. Aldanmıyorum sana dünya!
*
Dünya, günah kadar çirkin ve neredeyse günah kadar güzel. Frederich Locker
*
Dünya malı için üzülmek kalbe zulmet, ahret için üzülmek ise kalbe nurdur. Hz. Osman
*
Dünyamız, nükleer devlerle barışçı cücelerin dünyasıdır. General Omar bradley
*
Dünyayı ahirete götüremeyeceğine göre, öyle yaşa ki dünya seni ahirete götürsün. Şems-i Tebrizi
*
Öğreneceksin yüreğim, öğreneceksin. Dünyanın hasret, ölümün vuslat olduğunu. Mevlana
*
Dünyalık hususunda daima senden düşük olana bak, senden ilerde olana bakma. Hz. Muhammed
*
Bu dünyaya kiracı gibi yerleş, ev sahibi gibi yerleşirsen gitmesi zor olur. Abdülaziz Bekkine
*
Dünyayı temelinden değiştirmek isteyen her kişi, önce onu yanlışsız olarak anlayabilmelidir. Milovan Cilas
*
Bu dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık. Afrika Atasözü
*
Yeryüzü, renkler ve kokularla dolu bir ekinliktir; onun toprağı ölüm, suyu hayat, üstündeki ekin de biz. Firdevsi
*
Dünyayı küçümsemeyi öğrendim; ancak şimdi onu fethedecek değerdeyim. Wolfgang Van Goethe
*
Hepimiz biraz daha fazla ilgi biraz daha fazla çaba gösterirsek, dünyamız cennet olur. Rosalind Welcher
*
Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için, dünyadakiler birbirini kırıp geçiriyorlar. İmam-ı Gazali
*
İki şey dünyaya hükmeder: Biri kılıç, diğeri düşünce. Kılıç, eninde sonunda düşünceye yenilir. Napolyon Bonapart
*
Hepimiz için bir dünya vardır; İyilikle kötülük, günahla suçsuzluk, bu dünyanın içinde el ele yürürler. Oscar Wilde
*
Dünya deniz gibidir. Çok kimse boğulmuştur. Gemin takva, yükün iman, halin tevekkül olursa kurtulursun. Lokman Hekim
*
Dünyanın insandan başka anlamı yoktur, hayat anlayışımızı kurtarmak istiyorsak, insanı kurtarmamız gerekir. Albert Camus
*
Dünya dediğimiz şu koskaca gemi; zaman üzerinde yüzer, ben orada bir yolcudan başka bir şey değilim, bekler ve bakarım. Alain
*
Dünya üç gündür. Dün, bugün ve yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyle ise; bugünün kıymetini bil. Hasan-ı Basri
*
Geminin yüzmesi için suya ihtiyaç vardır; ama su geminin içine girerse onu batırır, gemi için su ne ise mü’min için dünya odur. Mevlana
*
Dünya, bilginlerimizin keşfettiği, yani onların beyinlerinin keşfettiği kainatın büyüklüğü ve güzelliği ile aydınlanmaktadır. Alexis Carrel
*
Evrenimiz, hayata en uygun şekilde özel olarak yaratılmıştır, eğer başka bir şekilde yaratılmış olsaydı, biz burada olmazdık. Paul Devies
*
Dünyayı istediğimiz gibi tanıyalım, onun hep bir aydınlık ve bir karanlık yüzü olmaya devam edecektir. Wolfgang Van Goethe
*
Dünya, mü’minlerin pazarı; gece ile gündüz, sermayeleri; güzel ameller, ticaret mallan; Cennet, kazançları; Cehennem de zararlarıdır. Hz. Ebubekir
*
Dünyanın güçlükleri dörttür: Yalnız başına ihtiyarlık, gurbette hastalık, yokluk içinde borç, yolculukta uzun yol. İbn-i Mukaffa
*
Güneşin uzaydaki büyüklüğü ne kadar geniş olursa olsun, yıldızların çok daha büyük olan çaplarıyla karşılaştırılınca, küçük bir noktadan ibaret kalır. Bu alem, pekguzelsozler.com görüş açımızın dışında kalan kısma göre, uzayın sonsuzluğunda bir noktayı geçemez. Blaise Pascal
*
Dünyayı olduğu gibi kabul et, gülümsemeleri ve sıkıntılarıyla, sevgisi, dostluğu, yalanı ve gerçeğiyle; yarının nefsine bağlı planlarıyla, gençliğin düşleri gibi gelip geçen umutlarıyla. Charles Swain






dünya ile ilgili sözler kısa, dünya ile ilgili sözler facebook, dünya ile ilgili özlü sözler, dünya ile ilgili sözler tumblr, yalan dünya ile ilgili sözler, dünya sözleri mevlana, altın sözler


KIBLEMİZ KABE...

29 Mart 2018 Perşembe / No Comments
kabe, kabe sözleri, kabe ile ilgili özlem sözleri, kabeye hasret sözleri, kabe ile ilgili ayetler, kabe ayetleri, kabe ile ilgili hadisler, altın sözler

KABE İLE İLGİLİ AYETLER, HADİSLER VE GÜZEL SÖZLER

AYETLER:

Hac Suresi, 26. ayet: Hani Biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut."
*
Maide Suresi, 97. ayet: Allah, Beyt-i Haram (olan) Kabe'yi insanlar için bir ayaklanma (kıyam evi) kıldı; Haram Ay'ı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah'ın gerçekten herşeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir.
*
Bakara Suresi, 143. ayet: Böylece Biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun (yönü, Ka'be'yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırt etmek içindir. Doğrusu (bu,) Allah'ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.
*
Bakara Suresi, 127. ayet: İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'be'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin";
*
Al-i İmran Suresi, 96. ayet: Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olan (Ka'be)dir.
*
Maide Suresi, 95. ayet: Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir. Buna da, Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları doyurmak veya onun dengi oruç tutmak olan bir kefaret vardır. Böylelikle işlediğinin vebalini tatmış olsun. Allah geçmişte olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öç alacaktır. Allah üstün ve güçlü olandır, öç sahibidir.
*
Kureyş Suresi, 3. ayet: Şu Ev (Ka'be'n)in Rabbine kulluk etsinler;
*
Bakara Suresi, 125. ayet: Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin", İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik.
*
Bakara Suresi, 158. ayet: Şüphesiz, 'Safa' ile 'Merve' Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Ka'be'yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir.
*
HADİSLER:

Kalp kırmak, 70 kere Kabe'yi yıkmaktan daha büyük günahtır. - Hz.Muhammed(sav)
*
Kabe-i Şerif yıkılarak taşları denize atıldığı vakit, işte o zamanda korkunç alametler olur. Hz. Muhammed(sav)
*
SÖZLER:

Kâbe dünyanın ortasındadır, herkes yüzünü ona döner.Ama onu ortadan kaldırdığında aslında herkes birbirinin ruhuna secde etmektedir. - Şems
*
Ümit alanında her gönlünü kendine bağla. Huzur meydanında akıllı bir dost ile ilişki kur. Bil ki; toprak ve su ile yapılan Kabe bir gönül kıymetin de olmaz. Ömer Hayyam
*
Kalpler taş kesilmesin diye taşın kalp kesildiği yerdir, Kabe.
*
Kâbe'ye parası olan değil, Allah aşkı olan gider...
*
Tebbet sûresi çınlıyor kulaklarımda, elleri kurusun tüm zalimlerin...
*
Kabe, anıt bir meşale gibi, yolların en birikmiş kavşağında, çağırıyor. Buyruk çağırıyor, yasak çağırıyor. Farz ve sünnet, hazır ve gayb çağırıyor. İslam çağırıyor.
*
Zahirde dönüş Kabe etrafındadır, hakikatte dönüş kendi temizlenmiş nefsinedir.
*
İki seçenek var: ya Kabe'ye yüreğini koymak, ya Kabe'yi yüreğine koymak. Sen ikincisini yap, yüreğin yürüyen Kabe olsun. Nice hacca gidenler vardır ki Kabe onlardan kaçar; nice gidemeyenler vardır ki Kabe onlara koşar.
*



kabe sözleri, kabe ile ilgili özlem sözleri, kabeye hasret sözleri, kabe ile ilgili ayetler, kabe ayetleri, kabe ile ilgili hadisler, altın sözler, kabe ile ilgili dini sözler, kabe aşkı ile ilgili sözler,

İSRAF-TASARRUF

28 Mart 2018 Çarşamba / No Comments

israf nedir, israf ile ilgili sözler, altın sözler, tasarruf ile ilgili sözler, israf ile ilgili ayetler, israf ile ilgili hadisler, israf sözleri bediüzzaman, israf sözleri mevlana, israf sözleri hz ali

İSRAFLA İLGİLİ AYET, HADİS VE GÜZEL SÖZLER

“Yiyiniz içiniz; fakat israf etmeyiniz! Çünkü Allâh isrâf edenleri sevmez.” (A'râf Suresi 7/31) 
*
Yemek yemekten maksat, zevk ve lezzet alarak nefsin boyunduruğu altına girmek değil, Allâh'a kulluk ve ibâdete güç kazanmak olmalıdır. Yani yemek bizzat gâye değil, hedefe giden yolda bir vâsıta olarak görülmelidir. Yeme ve içmede tehlikeli olan şey, tokluk sebebiyle günâha düşmektir.  
*
Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma. (İsra Suresi -26) 
*
Ey îmân edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin! Eğer sâdece Allâh'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin!” (Bakara Suresi 2/172)
*
Âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ kâfirlerin yeme konusundaki tavrını, bir teşbihle şöyle anlatmaktadır:
“İnkâr edenler, dünyada sâdece zevk u safâ ederler ve hayvanların yediği gibi yerler! Onların varacağı yer cehennemdir.” (Muhammed 47/12)
*
Kâfirlerin bütün ihtimamları midelerine ve şehvetlerinedir. Âhirete dönüp bakmazlar bile. Dünyaya harîstirler ve âkibetten gâfildirler. Dolayısıyla mü'min, onlardan farklı olarak yeme içmede ölçülü olmalı, dünyaya ve nimetlerine karşı ihtiyaç nispetinde rağbet etmelidir. Zîrâ bir diğer hadîs-i şerîfte:

  Bir keresinde, çokça yiyen bir adam geğirmeye başlayınca, Efendimiz adamcağızı:
“Geğirmeyi bırak. Çünkü dünyada çok doyanlar, kıyamet gününde en uzun müddetle aç kalacak olanlardır. ” 
diye uyarmıştır. (Tirmizî, Kıyâmet, 37)
*
Bir Hadis-i Şerif'te ise şöyle buyurulur;
Canının çektiği ve arzu ettiğin her şeyi yemen, şüphesiz israftır!” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 51)

Peygamberimiz(s.a.v)'ce buyrularak böyle bir hareket, ölçüsüzlük olarak telâkki edilmiştir. Allâh dostlarına göre ise şeriatte doyduktan sonra yemek israf, tarîkatte doyuncaya kadar yemek israf, hakîkatte de Allâh'ın huzûrunda olduğunu unutarak yemek israftır. 
*
"İnsana nefsinin her istediğini alıp yemesi, israf yönünden kafidir. "  Hz. Ebubekir (r.a)
*
İktisat, az şeyi çoğaltır, israf, çok şeyi azaltır.     Hz Ali (r.a)
*
İsraf sefahetin, sefahet sefaletin kapısıdır. Said-i Nursî    
 *
İsraf sefahetin, sefahet sefaletin kapısıdır.  Said-i Nursî
*
İsraf etmede hayır, hayırda israf olmaz.   İmam-ı Azam
*
Bediüzzaman Said Nursi ise şöyle belirtmiştir;

"Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere(insanoğluna) verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisat ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır."
*
Mevlânâ hazretleri yeme içme ile insan mâneviyatı arasındaki alâkayı şöyle dile getirir:
"Kene gibi pis bir deriye konup şişeceğine, kuşlar gibi yarı aç ol ki fezâlarda dolaşasın.” 




israf nedir, israf ile ilgili sözler, tasarruf ile ilgili sözler, israf ile ilgili ayetler, israf ile ilgili hadisler, israf sözleri bediüzzaman, israf sözleri mevlana, israf sözleri hz ali, altın sözler



NASRETTİN HOCA FIKRALARI

27 Mart 2018 Salı / No Comments
nasrettin hoca fıkraları, nasreddin hoca fıkraları, hoca nasreddin, nasrettin hoca kimdir, en güzel fıkralar, seçme fıkralar, komik fıkralar, en komik nasrettin hoca fıkraları, fıkralar

Nasrettin Hoca Fıkraları

Bindiği dalı kesmesi

Nasreddin Hoca, köy meydanındaki koca çınar ağacının üzerine çıkmış, elindeki balta ile bindiği dalı kesmeye başlamış.

Görenler :
-"Aman Hocam, bindiğin dalı kesiyorsun, düşeceksin!" diye bağırmağa başlamışlar.

Hoca kesmeye devam ederek seslenmiş:
-"Bu dalı kesenin yere düşeceğini hepiniz akıl ettiniz de, ben size yıllardır ahiretin dalı olan dünyanızı keserseniz cehenneme düşersiniz diyorum, neden hâlâ akıl edemiyorsunuz!!!..."
Oğlumun babası öldü de

Bir gün Nasreddin Hoca'yı siyah elbiseleriyle görenler:

- "Ne oldu Hoca efendi" demişler, "bu gün karalar giymişsin?"

- "Oğlumun babası öldü de ..." demiş Hoca, "O'nun yasını tutuyorum."

Kim Daha Büyük

Hoca'ya:
- "Efendi" demişler, "padişah mı büyük, yoksa çiftçi mi ?"

- "Çiftçi büyük elbet" demiş Hoca ve eklemiş; "Çünkü çiftçi buğday yetiştirip vermezse pâdişah acından ölür."

Gönlüm razı olmadı

Nasreddin Hoca, kasabadan Kur'an-ı kerim, tefsir ve ilmihal gibi bazı kitaplar almış. Bir çuvala yerleştirmiş. Çuvalı sırtına almış, eşeğine binmiş köyüne doğru gidiyor.

Yolda Hoca'yı görenler :
- " Bre Hoca, çuvalı niye kendi sırtına aldın ?" diye sormuşlar.

- "Ne yaparsın" demiş Hoca, "zavallı hayvan zaten benim bütün kahrımı çekiyor. Kendi bindiğim yetmiyormuş gibi çuvalı da ona taşıtmaya gönlüm razı olmadı."

Ya Tutarsa

Nasreddin Hoca azığını heybesine koyup yola çıkmış. Öğlen vakti Akşehir gölü kenarında, bir ağacın altında oturmuş. Ekmeğini, zeytinini ve bir çanak yoğurdunu gölgede keyifle yemiş. Yoğurt çanağını gölde çalkalarken birisi görüp sormuş.

- "Ne yapıyorsun Hoca ?"

-"Göle maya çalıyorum" demiş Hoca.

Adam üstelemiş :
- "İlâhi Hoca, göl maya tutar mı hiç ?"

-"Ben de biliyorum tutmayacağını, ammaaa ya tutarsa !..."

Sesimin Arkasından Koşuyorum

Hoca ikindi ezanını okumağa başlamış. O sırada bazı komşuları evlerinin önlerinde birbirleriyle konuşuyorlar, sanki ezan sesini duymuyor gibi davranıyorlarmış. Aslında O komşular camiye de pek sık gelmiyorlarmış. Hoca sesini biraz daha yükseltmiş, amma bakmış ki fark eden bir şey yok. O tarafa doğru koşmaya ve koşarken de ezanı okumaya devam etmiş.

O komşulardan birkaç kişi Hoca'ya bir şey olduğunu düşünerek yanına koşuşup sormuşlar :
- "Ne oldu Hoca Efendi, niçin koşarak ezan okuyorsun.?"

- "Sesimin nerelere kadar gittiğini merak ettim de; arkasından koşuyorum" demiş.

Hanımla Muhabbet

Hoca bir gün karısına :
- "Hatun" demiş, "Şu bizim komşu, çarıkçı, Mehmet ağanın adı neydi ?"

- "Kendin söyledin ya, efendi" demiş karısı, "Mehmet ağa."

- "Canım, dilim sürçtü işte... Ne iş yapar diyecektim." demiş Hoca.

- "A efendi" demiş karısı, "kendin çarıkçı demedin mi?"

- "Anlasana işte" demiş Hoca, "nerede oturuyor demek istedim."

- "Efendi, bugün sana ne oluyor?" demiş karısı "Komşu" dedin ya..."

Hoca birden sinirlenmiş.
- "Aman be karı... Seninle de bir türlü konuşulmaz ki!"

İnsanlar gibi düşünür

Nasreddin Hoca pazarda dolaşırken, bir papağanın on iki altına satıldığını görünce şaşıp kalarak yanındakilere sormuş:
- "Bu kuş neden bu kadar para ediyor ?"

- "Bu papağandır" demişler, "konuşur."
Hoca doğru evine gitmiş. Hindisini koltuğunun altına alıp pazara getirmiş.
- "Kaça hindi ?" diye sormuşlar.

- "On beş altın" demiş Hoca.

- "Bir hindi on beş altın eder mi ?" demişler.

- "Görmüyor musunuz !" demiş Hoca; "yumruk kadar papağanı on iki altına satıyorlar."

- "Onun marifeti var, insan gibi konuşur. Ya seninki ne yapar ?" diye sormuşlar.

- "O düşünmeden konuşur" demiş Hoca ; "Bu da insanlar gibi düşünür."

Su dediğin böyle olur

Nasreddin Hoca bir yaz günü yolculuk ederken, öğle vaktine doğru bir hayli susar. İlerde bir göl görür. Şöyle kana kana su içmeyi düşünerek gölün kenarına gelir, avucunu doldurur, hızla bir kaç yudum
yutar; amma midesi bulanır, tükürmeye çalışır. İlk defa karşılaştığı bir su olan Acıgöl'ün sodyum sülfatlı suyu midesini berbat etmiştir.

Hoca civarda aranırken küçük bir su kaynağına rastlar. Suyun tatlı su olduğunu anlayınca, önce ağzını iyice çalkalar, sonra da kana kana su içer, Eşeğini de sular.

Şakır şakır dalgalanan Acıgöl'e şöyle bir bakar, su içtiği kaynaktan avucunu doldurarak gölün kenarına gelir;

- "Cimri zenginin zekâtsız malı gibi şişinip durma!... Su dediğin böyle olur" diyerek avucundaki suyu şak diye gölün yüzüne savurur.

Öğüt : Yerinde ve zamanında yapılmış ikramın küçüğü, büyüğü olmaz. Allah'ın rızasını kazanmak için fırsatları iyi değerlendirelim.

Birinin anası ağlayacak

Hoca'nın oğullarından biri yakın köylerin birinde çömlekçilik yapıyormuş. Bir gün Hoca yanına gidince :
- " Baba, bütün paramı şu çömleklere yatırdım" demiş. " Hava güneşli olurda zamanında hepsi kurursa zengin olacağım. Ama yağışlı olursa anam ağlayacak!"

Hoca oradan ayrılıp başka bir köyde oturan büyük oğluna uğramış.
Oğlu :
- " Baba, varım yoğum şu tarlada, zamanında rahmet yağarsa zengin oldum gitti. Kuraklık olursa anam ağlayacak" demiş.

Hoca eve canı sıkkın dönmüş.
Karısı :
- "Hayrola efendi, yüzün neden asık" demiş.
- "Benimki bir şey değil" demiş Hoca; "Asıl Sen kendi halini düşün. Yağmur yağsa da yağmasa da bizim oğlanlardan birinin anası ağlayacak".

Hamam bahşişi

Hoca bir gün hamama gider. Hamamcılar onunla hiç ilgilenmez, eski bir peştamal, yırtık bir havlu verirler. Hoca sesini çıkarmaz. Hamamdan çıkarken uzatılan aynaya yüklüce bir bahşiş bırakır.

Bir hafta sonra aynı hamama geldiğinde, bu kez büyük ikramlar görür, fakat çıkarken aksine pek az bir bahşiş bırakır.

-"Efendi" der hamamcılar, "gösterdiğimiz o kadar ilgiye, saygıya karşı bu kadarcık mı bahşiş verilir?"

- "Bugün verdiğim, geçen haftanın bahşişiydi" der Hoca, "geçen hafta verdiğim de bugünkü hizmetinizin karşılığıydı. Böylece ödeştik !"

Mevsimlerden yakınanlara

Bir toplulukta soğuklardan yakınanlar olmuş. İçlerinden biri:
- "Şu insanoğlu haline şükretmesini hiç bilmez; kışın soğuktan, yazın sıcaktan yakınırlar." demiş.
Konuşmaya kulak misafiri olan Hoca :
- "Öyle deme bre cahil, bak bahara kimsenin bir şey dediği var mı?" demiş.

Öğüt: Olayları bir bütün olarak değerlendirebilmek olgunluk belirtisidir. Dünyayı insanlar için sonsuz güzelliklerde ve sonsuz bir ilâhi sanatla yaratan ve her an varlıkta tutan Rabbimize teşekkür etmeyi, şükretmeyi unutmayalım.

Acemi bülbül

Hoca bir gün, yol kenarındaki hayrat ağaçlardan birine çıkmış, incir yemeye başlamış. Yanından geçen bir yolcu seslenmiş:
 
   - "Hey ! Sen kimsin ? Ne yapıyorsun orada ?"

- "Ben bülbülüm" demiş Hoca.

Adam :
- "Öyleyse öt bakalım" deyince, Hoca karga gibi acayip sesler çıkarmış.

- "Bu ne biçim bülbül sesi yahu", demiş adam. "Bülbül hiç böyle mi öter."

- "Ne yapalım" demiş Hoca, "acemi bülbül bu kadar öter!"

Saz çalması

Hoca'ya sormuşlar :
- "Saz çalmayı bilir misin?"

- "Bilirim" demiş.

- "Buyur, çal bakalım" diyerek eline bir saz tutuşturmuşlar. Hoca mızrabı almış, perdelere basmadan tellere vurmağa, tuhaf sesler çıkarmağa başlamış.

- "Saz böyle mi çalınır a Hoca?" demişler, "parmaklar perdeler üzerinde gezdirilir, mızrap tellere
vuruldukça da sazdan makamlara göre ses çıkar."

- " Perdeleri bulamayanlar öyle çalar" demiş Hoca; " Ben sazı elime alır almaz perdeyi buldum! Ne diye boşuna gezineyim."

Akıl sır ermiyor

Hoca'nın iki yüz akçe parası kaybolmuş. Bulunması için dua etmeye başlamış. O sırada Akşehir'in zenginlerinden birinin bindiği gemi yolda fırtınaya tutulmuş. "Eğer sağ salim memleketime varırsam Hoca'ya iki yüz akçe vereceğim" diye adakta bulunmuş.

Adam kurtulup gelmiş, Hoca'yı bulup parayı vermiş.

Hoca bir süre düşündükten sonra:
- "Allah'ım bu ne dolambaçlı yol! Bu parayı ben nerede yitirdim, Sen bana nerede buldurdun ! ... İşine gerçekten de akıl sır ermiyor" demiş.   

Mesele çatallaştı

Kasabalılar, Nasreddin Hoca'ya Kadı'dan yakınmışlar : "Kadı efendi çok menfaatçi bir adam. Aynı suça bazen beraat, bazen de çok ağır ceza veriyor. Hak hukuk tanımıyor, nereden menfaati varsa o taraftan oluyor. Münafık bir adamdır. Bundan nasıl kurtuluruz" demişler.

Hoca durumu mülki amirlere bildirmişse de, onları pek inandıramamış. "Nasıl ispat edersin"? demişler.

Hoca'mız, Kadı efendinin tanımadığı bir müfettişin kendisine gönderilmesini ve beraberce Kadı'yı ziyaret etmelerinin yeterli olacağını mülki amire, (vali'ye) anlatmış. Kabul etmişler.

Kararlaştırılan günde müfettiş bey kasabaya, Nasreddin Hoca'nın konuğu olarak gelmiş. Kimliğini gizli tutarak, kasaba eşrafından beş altı kişiyle beraber kadı efendiyi ziyarete gitmişler.

Hoş beşten sonra, Hoca , Kadı efendiye :
-"Efendi" demiş. "Kırda sığırlar yayılırken bir alaca inek, -sanırım sizinki- bizim ineği karnından boynuzlayıp öldürmüş. Buna ne gerekir ?"

- "Bunda sahibinin ne kabahati var ?" demiş Kadı, "hayvandan kan davası edilmez."

Hoca sözünü değiştirmiş:
- "Yok yok yanlış söyledim, bizim inek sizinkini öldürmüş !"

Bunu duyan kadı efendi hızla yerinden kalkıp, raftaki Kanun kitabına uzanırken;
- "Haa mesele şimdi çatallaştı, bakalım kara kaplı kitap ne diyor?" demiş. 

Ben küçük yangınlara karışmam

Kasabanın en zenginlerinden olan Murat ağa, kendisinin çok akıllı olduğu için servet sahibi olduğunu sanırmış.
Cumadan cumaya camiye gelirmiş. Caminin yakınında, etrafı sağlam taş duvarlarla çevrili, içinde çok çeşitli meyve ağaçları olan büyük bir bahçe içinde, üç katlı kocaman bir evi varmış.

Süslü ve pahalı elbiseler giyer, gururla dolaşırmış.
Nasreddin Hoca'nın cuma vaaz ve hutbelerini dinledikten sonra, vaaz işine gelmiyorsa;
-"Hoca, sen dünya işlerine karışma, din işi ayrı, dünya işi ayrı" der bilgiçlik taslarmış.

    Bir gün Murat ağa'nın evinde yangın çıkmış. O sırada cemaat öğlen namazından çıkmaktaymış. Murat ağa camiye doğru koşup, Nasreddin Hoca'ya ve cemaate hitaben:
- "Aman Hocam yetişin! Evimden alevler çıkıyor. Şu yangını söndürelim" diye feryat eylemiş.

    Hoca sakin ve aldırışsız bir sesle:
- "Bak komşu, Kırk yılda bir de olsa bugün senin sözünü dinleyelim. O yangın bizim asla karışmamamızı istediğin bir dünya işidir. Hem meraklanma. Ev birkaç saat içinde kül olur ve yangın da söner. Ahirette, ateşten bir evde sonsuz yaşamaktan korkmayan, senin gibi cesur, yiğit, zengin, akıllı bir adamın böyle ufak bir yangın için telâşı da ne demek olur!" demiş.

Bulmanın keyfi

Nasreddin Hoca kasabanın pazarına gitmiş. Eşeğini bir yere bağlamış. Alış veriş yapmış. Döndüğünde eşeğini bağladığı yerde bulamamış. Hemen bir tellâl tutmuş. Şöyle bağırtmağa başlamış :
- "Eşeğimi kim bulup getirirse, Semeriyle, yularıyla ve üstündeki her şeyle beraber eşeğimi ona vereceğim."

- "Hoca efendi" demişler, "eşeği bulana verecek olduktan sonra ne diye arıyorsun ?"

- " Kaybolan şeyi bulmanın keyfini bilmezsiniz siz!" demiş Hoca;

"Eşeği bulup getirene mükâfat olarak o eşek yeter."

    "Gençliğimi bulup getirene bütün servetimi veririm."

"Cenneti bulsam, canımı da veririm."

İp olur

Köylüler EYYÛB ismini, Eyip, İyip, iyp gibi bozuk şekilde telâffuz ediyorlarmış.

Bir gün Nasreddin Hoca vaazında:
- "Ey Müslümanlar! Oğlunuz olursa adını sakın Eyyûb koymayın. Halkın dilinde çokça söylene söylene, incele incele İp olur" demiş.   

Belki ağaçtan öteye bir yol düşer

Mahallenin çocukları Nasreddin Hoca'ya muzip bir şaka yapmak istemişler. Plânlarını kurmuşlar. "Hoca'yı ağaca çıkaralım. Pabuçlarını alıp uzaklaşarak biraz şaka yapalım" diye düşünmüşler. Hoca'nın yoldan geçeceği saatlerde, uçurtmalarını büyükçe bir ağaca taktırmışlar. Hoca'yı beklemeye başlamışlar. Hoca oradan geçerken de hemen etrafını sarmışlar :

- "Hocam uçurtmamız ağaca takıldı. Biz çıkıp kutraramadık. Bize yardımcı olur musunuz?" demişler.

- "Hay hay" demiş Hoca. Ayakkabılarını çıkarıp sırt çantasına yerleştirmeye başlamış.

Çocuklar :
- "Hoca efendi onları niye yanına alıyorsun? Ağaçta pabuçları ne yapacaksın ?" demişler.

- "Belli olmaz ki evlâtlarım" demiş Hoca; "Bu iyiliğime karşı Rabbim, belki bana ağaçtan öteye bir yol ikram eder."

Şu koca tasla

  Nasreddin Hoca , yeni öğrencilerine [mollalarına] dünya ve ahireti genel anlamı ile anlatmaya, kavratmaya çalışmış.

"Ahiret hayatımızın tarlası dünya hayatımızdır. Burada kazanırken usulüne uyarsak orada da biriktirmiş oluruz. Herkes önceden, buradan ne gönderdi ise orada karşılığını bulur. Hiç bir işimiz, amelimiz karşılıksız kalmaz.vs." diye anlatmış.

Bakmış mollalarda gevşeklik ve uyku hali var. Vakitte öğle yemeği vakti :
- "Haydi çocuklar, ders tamam. Namazımızı kılar kılmaz hep beraber bizim eve etli pilav ve yoğurt yemeye gidelim" demiş.

Hocanın evine gelmiş, salona doluşmuşlar. Hoca içeriye, Karısına seslenmiş;
- "Hatun hep beraber etli pilav ve yoğurt yemeye geldik."

İçerden Karısı :
- "Aman efendi, Evde o kadar ne pirinç, ne et, ne yağ ne de yoğurt var. Hatta o kadar yemeği pişirebilmek için odun bile yok." diye seslenmiş.

Hoca içeri gitmiş. Eline koca bir kazan, bir kepçe, koca bir tepsi, büyük bir yoğurt bakracı ve bir sürü kaşık alarak salona gelmiş.
- "Kusura bakmayın çocuklar" demiş. "Eve yeteri kadar et, pirinç , yağ, süt ve odun getirebilmiş olsaydım, şu koca kazanla pişirip , bunlarla da sizlere ikram edebilecektim" ! ...

O zamanda ben bulunmadım

  Nasreddin Hoca, « işlerinin çokluğu, dünya telâşeleri, hastalık, sağlık vs gibi » çeşitli bahanelerle ibadetten birçok zaman kaytaran birileri ile sohbet ediyormuş. Mazeretleri de bir sürü imiş. Bir ara söz yemekten, içmekten açılmış.

- "Bugünlerde canım bir helva yemek istiyor ki!... Bir türlü pişirip de yiyemedik" demiş, Nasreddin Hoca.

- "O kadar zor bir şey mi helva pişirmek, a Hoca" demişler.

- "Ne yapalım" demiş Hoca. "Şeker ve un bulundu, tere yağı bulunmadı. Tere yağ ve şeker bulundu, un bulunmadı. Un ve tere yağ bulundu şeker bulunmadı."

- "Hiç bir araya getiremedin mi bunları?" demişler.

- "Hepsinin bir araya geldiği de oldu," demiş Hoca. "Amma o zaman da ben bulunmadım."

İkinizin arasında gidiyorum

  Nasreddin Hoca bir Kadı ile Bir tüccara yoldaş olmuş. Ortada Hoca, sağında Kadı efendi, solunda Tüccar efendi, hem konuşuyorlar hem de yürüyorlarmış. Hoca efendi yeri geldikçe yol arkadaşlarının yaşamları ve ibadetlerindeki gevşeklikleri konusunda söz dokundururmuş.

Makamına güvenip , kendini çok büyük bir adam sanan Kadı efendi , Hoca'ya:
- "Sana da lâf yetişmez ki" demiş, "İstersen öyle kurnaz kesilirsin ki , en yaman muzırları bile geride bırakırsın. İstersen yaban öküzünden daha şaşkın görünürsün."

- "Yok canım, abartıyorsun, bak ben haddimi nasıl biliyor, muzırla yaban öküzünün arasında gidiyorum." demiş.

Ördek çorbası

Nasreddin Hoca erkenden yola koyulmuş. Akşam hava kararmadan gideceği köye varmak için acele ediyormuş. Öğle vaktine yaklaşırken, bir pınarın başında durup, hem namazını kılmak hem de kuru peksimetten ibaret olan azığını yemek istemiş.
Pınara yaklaşırken, yaban ördeklerinin suda oynaştıklarını görünce, "Şunlardan bir tanesini yakalayıp kızartıp yesem diye düşünmüş." Sessizce ördeklere yaklaşmaya çalışırken, ördekler Hoca'yı fark edip uçmuş, kaçmışlar.
Hoca pınarın başına oturmuş, çantasından peksimetini çıkarmış, suya batıra batıra yemeye başlamış.Oradan geçen bir yolcu :

- "Afiyet olsun Hocam, ne yiyorsun ?" demiş.

Hoca, peksimetini suya batırırken :
- "Ördek çorbası" demiş.

Buna değmiş, buna değmemiş

   Nasreddin Hoca'nın komşusunun iri yarı toy bir delikanlı olan oğlu, sıcak bir yaz gününde ormana gidip odun hazırlamağa karar vermiş. Gittiği baltalık ormanda su yokmuş. Herkes heybesine bir testi su koyar öyle gidermiş. Delikanlı ise, "Su testisini taşıyacağıma iki üç karpuzu taşırım, daha iyi olur. Nasıl olsa dönüşte odunları sırtlayıp getireceğim. Birde toprak testimi kırmadan geri getirmeye uğraşmayayım" diye düşünmüş. Torbasına karpuzlarını koyup ormana gitmiş.

İşe koyulmadan evvel bir karpuz yiyeyim demiş.
Karpuzu kesmiş. Beğenmemiş, bir kenara atmış. Öbür karpuzları kesmiş, o karpuzlar da çok hammış, kaldırmış atmış. Kızmış karpuzların üstüne işemiş.

Ormana gitmekte olan Nasreddin Hoca olayı görmüş. Yanına yaklaşınca :
  - "Delikanlı, ham da olsa nimete işenmez, tövbe et. Nimeti vereni gücendirirsin !" Demişse de delikanlı öfkesini yenip tövbe edememiş.

Öğlen vaktine doğru, hem sıcaklardan hem de çalışmaktan dolayı iyice susamış. Etrafta su isteyebileceği hiç kimse yok. Su yok. Varmış ham karpuzların yanına. "Ona değdi, buna değmedi" diye diye attığı bütün karpuzları yemiş. Son parçalardan birini yemekteyken, ormanda işini bitirip, eşeğine odunlarını yükleyip dönen Nasreddin Hoca ile tekrar karşılaşmış. Hoca bir yenmiş karpuzların kabuklarına ve birde delikanlı'ya bakmış :

- "Suphanallah, bak , becerip tövbeni yetiştiremedin. Rabbim ne kadar çabuk, senin çişini sana yedirdi! ..." demiş.

Söylediğine, söyleyeceğine...

  Köylünün biri, diğerinin kuzusunu çalmış, kesip yemiş. O da onun keçisini aşırmış, kesip yemiş.

Nasreddin Hoca olayı incelediğinde kimin ne yaptığını fark etmiş.

Olayın kahramanları bir gün çayhanede oturuyorlarken, keçinin sahibi keçisini övmeye başlamış:
- "İki arşın tüyü vardı, gerdanı üç karıştı, başı şöyleydi, gözleri böyleydi vs" diye hayvanını methediyormuş.

Keçiyi kesip yiyen bu abartmalar karşısında çok sıkılmış. Amma ne yapsın, adam susmak zorunda.

Nasreddin Hoca, keçiyi çalıp kesen adama dönmüş :
- "Yahu, bu adam ne kadar atıp tutuyor. Şimdi git evine. Şu uyuz keçinin postunu getir de, bu adam söylediğine, söyleyeceğine pişman olsun."

Bu karanlıkta

  Nasreddin Hoca'nın bir konuğu gece yatısına kalmış. Adam zayıf inançlı biriymiş. Ben görmediğime inanmam, Ahirete gidip gelen var mı? Görülmeyen şey bilinir mi? gibi şeyler dermiş.
Hoca sabır göstermiş. Konuğunu incitmeden bir şeyler anlatmağa çalışmışsa da konuk ikna olmuyormuş. Yatma vakti gelince Hoca odaya iki yatak sermiş. Birinde konuğu, diğerinde kendisi yataklarına girmişler. Hoca sağ tarafındaki mumu söndürmüş.

Bir süre sonra Konuk;
- "Hoca efendi, sağ tarafındaki mumu yakar mısın" deyince :

- "Sen deli misin be birader" demiş Hoca, "bu zifiri karanlıkta ben, sağ tarafımı nasıl bileyim!"   

  İpe un sermişler

  Komşusu Hoca'dan urganını ( yâni kalın ipini ) istemiş.

Hoca içeriye girip çıkmış.
    - "İp boş değil" demiş, "kadınlar üstüne un sermişler."

Komşusu:
- "Bu nasıl iş efendi?" demiş, "hiç ipe un serilir mi?"

- "Serilir" demiş Hoca, "vermeye gönlün olmayınca ipe un da serilir."       

Gizlisi - açığı

  Bir kıtlık zamanında Hoca'yı çarşıda ekmek yiyerek giderken görenler :
- "Hoca efendi, herkesin gözü önünde böyle ekmek yemek ayıp değil midir?" demişler.

- "Komşusu açken bol bol tıkınmanın gizlisi ayıp olmazsa açıkta yapılanı ne diye ayıp olsun" demiş Hoca, " Komşusu açken tok yatmak, ya her zaman , her yerde ayıptır, ya da hiç ayıp değildir."       

Sen beğendin - ben doldurdum

  Nasreddin Hoca , "İnsanlar nefislerinin istediklerini düşünmeden yapmamalıdırlar. Nefsinizin beğendiği her şey ahirette önünüze geldiğinde , ondan kaçmak, kurtulmak isteseniz de kurtulamazsınız," diye bir vaaz etmiş.
Ertesi gün birkaç köylü arkadaşı ile beraber, kasabaya pazara gitmek üzere yola koyulmuşlar. Tabii o zamanın vasıtası, herkesin eşeği.

Yolda giderken konu yine nefsin istekleri ne gelmiş. Bir kısım köylüler :
- "Ben nefsime zulmetmem. Nefsime hoş gelen şeyleri yaparım. Benim zevkimdir, hakkımdır" gibi savunmaları biraz da Nasreddin Hocayı kızdırmak için yapıyorlarmış.

Hoca, eşeklerinin yoldan daha evvel geçmiş hayvanların pisliklerini koklamak için durduklarını değerlendirmiş. Kokladığı pislikleri, hayvanının yem torbasına doldurmağa başlamış.

Birkaç saat sonra bir çeşme başında mola vermişler. Azıklarını çıkarıp yerlerken, eşeklerinin başına da yem torbalarını takmışlar. Nasreddin Hoca'nın eşeği yem torbası boynuna takılanca kısa bir süre güzelce koklayıp, sonra huysuzlanmağa ve kafasını hızla sallayıp torbadan kurtulmağa uğraşınca :

- "Ne huysuzlanıp, torbadan kurtulmağa çalışıyorsun?" demiş Hoca, "Sen beğendin, ben doldurdum."

Görenler: "Hocam bu çok yanlış. O hayvan bunu ne anlayacak." dediklerinde, Nasreddin Hoca taşı gediğine koymuş :

- "İnsanlar bir de kendilerine baksınlar!.. Bu dünyadan ahirete hazırladıkları çıkınlarındakiler kendilerine orada ikram edilince ne yapacaklar?"

Kazan doğurdu - kazan öldü

 Kasabada tefeci bir adam varmış. Başı sıkışan birine para verirse getirdiği güne göre faizini hesaplayıp alırmış.
Günün birinde bir komşusu bu tefeciden büyük kazanını emanet istemiş. Almış. İşini görmüş. İade ederken de içine bir küçük kazan koymuş. Sahibi emin olmak için sormuş.
- "Bu tencere ne?"
Komşusu; "Senin kazan doğurdu" deyince hemen sahiplenip tencereyi almış.
Birkaç zaman sonra komşusu yine büyük kazanı emanet istemiş ve almış. Kazanın sahibi aradan on - on beş gün geçtiği halde kazanının geri gelmediğini görünce, kazanını istemiş.
- "Kazan öldü" diye bir cevap almış. Hiddetlenmiş. Mahkemeye kadıya başvurmuş.
O sıralarda N. Hoca , Kadı'lık görevi yapmakta
imiş. Davalı ve Davacıyı dinledikten sonra :
- "Senin kazan, doğuran kazan olduğuna göre ölmesi de gerekir," diye hükmetmiş.
Adam hiddetle:
- "Hiç kazan ölür mü kadı efendi ?" deyince:
Kadı N.Hocamız cevabı yapıştırmış;
- " Doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne neden inanamıyorsun ? ..."

Döve döve helva yediriyorlar

 Konya çarşısındaki helvacı dükkânlarının vitrinlerine iştahla bakan gariban adamın biri, bir dükkân sahibinden biraz helva sadaka olarak vermesini istemiş. Dükkâncı vermemiş. Garibanın canı da çok helva çekmiş. Dayanamayıp, dayak yemeyi de göze alarak başka bir helvacı dükkânına girmiş. Bir lenger helvayı önüne çekmiş ve hızla atıştırmaya başlamış.

Helvacı adamın üstüne yürümüş;
- "Bre adam, sorup istemeden, parasını ödemeden böyle helva yenir mi?" demişse de adamın aldırmayıp atıştırmayı sürdürdüğünü gören helvacı, adama sille tokat girişmiş.

Dükkânda tesadüfen bulunan Nasreddin Hoca müşterilere doğru dönüp:
- "Şu Konyalı helvacılar ne iyi adamlar; parası olmayan garibana bile döve döve helva yediriyorlar." demiş.

Yalan olduktan sonra

 Köylünün birisi, diğer bir köylüden "10 kile buğday alacağı olduğunu" iddia ediyormuş. Aslında böyle bir alacağı yokmuş ama adam bir yalancı şahit bulup, mahkemeyi aldatıp, on kile buğdayı almayı planlıyormuş. Yalancı şahit ararken Nasreddin Hoca "ben şahitlik yaparım" deyince adam pek sevinmiş. Öyle ya Hoca şahit olunca, Kadı efendi kolaylıkla karar verebilir.
 Mahkemede Kadı efendi Hoca'ya sormuş :
- "Bu adamın şu adamdan on kile buğday alacağı varmış. Ne diyorsun ?"
Nasreddin Hoca ;
- "Evet Kadı efendi. Bu adamın bu adamdan on kile arpa alacağı vardır" deyince adam atılmış;
- "On kile buğday diyecekti, dili sürçtü herhalde" demiş.
- "Yalan olduktan sonra ha buğday, ha arpa . Ne fark eder?" demiş Hoca.

Keçiyi içeri al

Biri , Hocaya evinin darlığından, evindeki sıkıntıdan bahsederek çare söylemesini ister.
Hoca adamı sükûnetle dinler :
- " Şimdi evine git. Keçiyi içeriye al" der.

Adam , ertesi gün yine Hoca'ya gelir.
- "Aman hocam keçiyi içeriye alınca sıkıntım azalacağına daha da arttı".der.

Hoca Adamı gene sükûnetle dinler ;
- " Şimdi evine git, tavukları da içeriye al" der.

Adam, ertesi gün yine Hoca'ya gelir.
- "Aman Hocam sıkıntım daha da arttı" der.

Hoca gayet soğukkanlı olarak:
- "Git ineğini de içeriye al" der.

Adam ertesi gün yine Hoca'ya gelir.
- "Aman Hocam, sıkıntıdan patlayacağım" der.

Hoca istifini bozmadan :
- "Bu akşam keçiyi evden çıkar" der.

Ertesi gün Hocaya tekrar gelir, biraz rahatladıklarını anlatır.
Hoca:
- " Bu gece tavukları da evden çıkar" der.

Adam ertesi gün daha da rahatlamış olarak tekrar gelir.
Hoca :
- "Şimdi evine git, ineği de evden çıkar ve evini bir güzel temizle" der.

Adam denileni yapar ve çok rahatlamış bir şekilde, ertesi gün yine Hocayı ziyarete gelir.
Artık evi kendisine çok bol gelmektedir. Hocaya teşekkürlerini sunar.

  Enini boyuna uyduracaktı 

Akşehir'e gelen bir İranlı, sürekli palavra atarmış. Bir gün:
- "Bizim Isfahan'da Şahın iki yüz odalı, beş bin arşın boyunda sarayları var." diye söze başlamış, attıkça atmış.

Dinleyenlerden biri de karşılık vermek istemiş.
- "Bizim başkentimiz Bursa'da daha da büyük saraylar var. Bir de kaplıca yapıldı ki, boyu beş bin arşın..."
Tam o sırada başka bir İranlı içeri girip ;
- "Bursa'dan gelirem..." diye söze başlayınca :
- "Eni de elli arşın" deyivermiş.

- "Nasıl olur" diye karşı çıkmış İranlı, "eni boyuna uymadı."

Konuşmaları dinlemekte olan Nasreddin Hoca :
- "Şu adam Bursa'dan gelmiş olmasaydı, bu adam kaplıcanın enini boyuna bir güzel uyduracaktı" demiş.

Bu ayağını kaldıracaksın

Nasreddin Hoca öğlen namazının sünnetini kılarken, önündeki cemaatten birinin paçasında abdeste ( dolaysıyla namaza ) engel bir necaset görüyor.

Farzı kıldırmak için mihraba doğru giderken, adama;
- "Bu ayağını havaya kaldır. Tek bacağının üstünde namaz kılacaksın" diyor.

Adam şaşkınlıkla :
- "Neden? hocam" deyince :

Hoca , adama paçasındaki necaseti göstererek :
- "Bak bu ayağının abdesti yok" diyor.

Sahuru da yemezseniz

  Nasreddin Hoca'nın, ailece oruç tutmayan bir komşusu varmış. Ama adam hep sahur yemeği hazırlattırır, çocuklarını da sahura kaldırır, hep beraber yerlermiş.

Sonunda karısı dayanamamış. Hocaya danışmaya gitmiş;
- "Bizde ne kocam, ne ben ne de çocuklardan oruç tutan kimse yok. Kocam ısrarla bana güzel yemekler yaptırıyor, hep beraber sahurda yiyoruz. Oruç tutmadığımıza göre ne diye her gece sahura kalkalım ?"

- "Öyle konuşma hanım" demiş Hoca , "namaz kılmıyorsunuz, oruç tutmuyorsunuz, sahur da yemezseniz Müslümanlığınız nasıl belli olacak !"

Tembellik edeceğine çift sür

Nasreddin Hoca sabah namazını kıldırmış evine gelmiş, Hanımına :
- "Hatun, ben azcık divanda uzanıp, sonra kalkıp çift sürmeye gideceğim, bir saat kadar sonra beni kaldır." Demiş.

Bir saat sonra Hanımı arada bir Hocaya seslenmiş. Bakmış hoca tembellik ediyor :
- "Efendi" demiş, "bugünkü uyuşukluğunla kaplumbağalar bile seni geçti."

Hoca hareketlenmiş, hazırlanmış, tarlaya varmış. İşe koyulmuş. Çift sürerken pulluğun önünde bir kaplumbağa görmüş. Kımıldamadan öylece durup duruyor. Devam etse kaplumbağayı canlı canlı toprağa gömecek.

 Seslenmiş :
- "Hey kaplumbağa" demiş, "bakıyorum buraya benden evvel gelmeyi becermişsin; Amma, öyle tembellik edeceğine bana bak da çift sürmesini öğren !"

Kıyamet ne zaman kopacak

  Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- "Kıyamet ne zaman kopacak ?"

- "Karım ölürse küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet kopacak," demiş.     

Mektubunuzu  okur musunuz?

Nasreddin Hoca, yazdığı mektupları eliyle götürür, kendisi okuduktan sonra alıcısına teslim edermiş.
Bir gün,
- "Efendi" demişler, "mademki mektup yazıyorsun, ne diye onca zahmete katlanıp, gidip orada mektubunu sen okuyorsun ?"

- "Ben gitmezsem okumazlar. Mektuba da yazık olur. Baksanıza en önemli konu olan eceli hakkında sık sık mektup alan insanoğlu, o mektupları okuyor mu? Son gününde nasılda şaşırıyor!.."     

Henüz uykum yok

Nasreddin Hoca bir köye konuk olmuş. Yatsı namazını kılmışlar. Biraz hoşbeşten sonra, yatma zamanının geldiğini hatırlatmak için:

- "Hocam, insan neden esner?" demişler.

Hoca:
- "Ya açlıktan, ya da uykusuzluktan" demiş. Kendini zorlayıp esnedikten sonrada eklemiş! "Amma benim henüz uykum yok."     

İki  Arşın

 Nasreddin Hoca Valiyi ziyarete gitmiş. Valinin iki arşın ötesinde yer göstermişler. Oturmuş. Biraz sohbetten sonra Vali sormuş :

- "Hoca, Eşekle senin aranda ne fark var ?"

Hoca hiç düşünmeden :
- "İki arşın" deyivermiş.     

Hayvanlar kocaman mı?

Nasreddin Hoca Konya'da gezerken büyük bir yapı görmüş. Durmuş, yapıyı seyrederken binanın kapıcısı Hoca'ya sormuş :
- "Efendi, ne diye öyle bön bön bakıyorsun?"
- "Burası nedir? Anlamak istedim" demiş Hoca.
Kapıcı, alay etmek için :
- "Değirmen" demiş.
Nasreddin Hoca soruvermiş :
- "Bu değirmende çalışan hayvanlar da burası kadar kocaman mı?"   

Dostlar alışverişte görsün.

Nasreddin Hoca ibadette ihlâsın önemini anlatır: "Huşu ile ibadetinizi yapın. Esas kâr ondadır. Yoksa riya karışan ibadetle kâr değil, belki de zarar edersiniz" diye vaazlarında anlatırmış. O kadar zahmete katlanıyorsunuz kârlı çıkmalısınız dermiş.

Cemaattin kayıtsızlığı karşısında bu hususu çarpıcı bir misalle onlara anlatmak istemiş.
Evlerden yumurtanın dokuzunu bir akçeye almış. Pazara götürüp, onunu bir akçeye satmış.

- "Bu ne biçim ticaret, Hoca !" demişler.

- "Bir öteki satıcılara bakın, bir de bana" demiş, "amacım kazanmak değil, yeter ki dostlar alışverişte görsün."

Boğazından yakalayacağım.

 Nasreddin Hoca çaydan su almak için testisini daldırdığı sırada testi elinden kayıp derin suyun dibini boylamış. Hoca yerinden kımıldamadan bir an öylece kalakalmış.
Oradan geçen bir tanıdığı sormuş:
- "Ne bekliyorsun Hoca ?"
- "Testi suya daldı da" demiş Hoca, "çıkınca
boğazından yakalayacağım."

Hanım uyan

  Nasreddin Hoca, komşu kadınların kendisini evlendirdiğini, karısının da hiç ses çıkarmadığını rüyasında görürken uyanıvermiş. Yanında uyumakta olan karısını dürtüp uyandırmış :
- "Amma aldırışsız kadınsın yahu!" demiş, "kalk, komşu kadınlar beni evlendirip üstüne ortak getirecekler, sen halâ susuyorsun."

Sen de haklısın.

Kadılık yaptığı sırada Nasreddin Hoca'ya bir adam gelip başından geçen bir olayı anlatmış. Giderken sormuş :
- "Haklı değil miyim Hocam ?"

- "Haklısın," demiş Hoca.

Biraz sonra başka biri gelmiş, aynı olayı kendi yorumuna göre anlatmış. Sonra sormuş:
- "Haklı değil miyim Hocam ?"

Ona da :
- "Haklısın," demiş Hoca.

Adam gittikten sonra karısı içerden seslenmiş :
- "Efendi ikisine de haklısın dedin, birisi haksız olmalı değil mi ?" dediğinde;

- "Sen de haklısın Hanım" demiş Hoca.

Ver cüppesini, al semerini

  Nasreddin Hoca'nın köyünden bir adam, eşeğiyle bahçesine doğru giderken çalılıkların önünde durmuş. Eşeğini de bir ağaca bağlamış. Abasını çıkarıp eşeğin semerinin üzerine koymuş. Abdest bozmak için kuytu bir yere gitmiş. O sırada birisi abayı alıp kaçmış.
Adam geri döndüğünde abasının yerinde yeller estiğini görünce, eline bir sopa alıp, eşeğini hem acımasızca dövüyor, hem de kötü kötü söyleniyormuş.
O sırada bahçesine gitmekte olan Nasreddin Hoca olayı görmüş, Adama;
- "Dur bakalım" demiş, "Ben şimdi ona gösteririm."
Hemen eşeğin semerini indirip yere koymuş. Yularını çözüp boynuna sarmış. Eşeğe kuvvetli bir sopa yapıştırarak;
- "Sana semer memer yok, getir sahibinin abasını, al semerini." Demiş.

Kimin içinin yandığı belli

  Nasreddin Hoca'yı çok cimri komşularından birisi yemeğe çağırmış. Sofraya oturmuşlar. İki kişilik servis için ortaya dört adet zeytin, iki haşlanmış yumurta, bir tutam tuz, iki dilim ekmekle su getirmişler. Yemeğin üstüne bir kaşık bal ikram etmeyi düşünen ev sahibi her nasılsa bal çanağını sofranın altına koymuş.

Bunu gören Hoca, çanağı sofraya koyduğu gibi başlamış ekmeksiz atıştırmaya.

Ev sahibi bakmış ki balı tükeniyor ;
- "Hocam" demiş, "ekmeksiz yersen için yanar."

Hoca aldırış etmeyip balı yemeye devam ederken seslenmiş;
- "Kimin içinin yandığı belli."

Soyaçekim mi ?

Üç yıllık evli bir hanım hamile kalamamış. Kaynanası ile kocası gelini ve gelinin anasını suçlayıp duruyorlar, sanki kabahatin gelinde olduğunu kesinlikle biliyorlarmış gibi her gün söyleniyorlarmış.

Bir gün kaynanası gelini almış, Nasreddin Hoca'ya götürmüş :
- "Hoca efendi, gelinimin üç yıldır çocuğu olmuyor. Nerden bu aileden kız aldık! Muska mı yazarsınız? dua mı okursunuz? derdimize bir çare bulun." diye hiddetlice söylenmiş.

Hoca, üzüntü içinde olan geline dönmüş :
     - "Kızım, soyuna çekmiş olmayasın? Acaba anan da mı çocuksuzdu?"

Allah'ın belâsı hükümdarsınız.

Timur han, Anadolu'yu işgal ettiğinde halka büyük zulüm etmiş, evlerini tarlalarını yakıp yıkmış, birçok kişiyi öldürmüş zalim bir Moğol'dur.

Akşehir'e yerleştiğinde, şehrin ileri gelenlerinden on beş kişiyi çağırtmış. Tek tek yanına almış ve;
- "Ben adil miyim, zalim miyim ?" diye sormuş.

"Adilsin" diyeni de, "zalimsin" diyeni de öldürtmüş.

Ertesi gün tekrar on beş kişi göndermelerini Akşehirlilere emretmiş.

Büyük bir korkuya kapılmışlar. Nasreddin Hoca'ya koşmuşlar. Giden heyette bulunması için kendisini ikna etmişler.

Heyet Timur Han'ın huzuruna varmış. Timur heyetin başındaki Nasreddin Hoca'ya sormuş :
- "Söyle bakalım Hoca efendi ! Ben adil miyim, zalim miyim ?"

 Hoca hiç tereddüt etmeden ve kuvvetli bir sesle cevap vermiş :
- "Siz ne adilsiniz nede zalimsiniz. Siz yoldan çıkmış, azıtmış bu millete Allah'ın gönderdiği büyük bir belâsınız." demiş.
Timur Han bu cevaptan hoşlanıp heyettekileri bağışlamış.

Deli deli aktığın için

Sıcak bir yaz günü , Nasreddin Hoca yolculuğa çıkmış. Yol kenarındaki hayrat çeşmeden su içip, elini yüzünü yıkayıp biraz serinlemek ve Abdest tazelemek istemiş. Bakmış ki çeşmenin borusuna bir odun parçası tıkalı. Odun ıslanıp şiştiğinden yerinden kolay çıkmıyor. Hoca epeyce uğraşmış, tıkaçı kuvvetle çekerek çıkarmış. Kenara çekilmesine fırsat kalmadan, tazyikli bir şekilde borudan fışkıran su elbiselerini ıslatmış. Hoca çeşmeye şöyle bir bakarak söylenmiş;
- "Anlaşıldı, anlaşıldııı! O kazığı böyle deli dolu aktığın için ağzına tıkamışlar!"

Nasıl anlaşılıyor ?

Afrika'dan yeni dönmüş birisi, oralarda kavurucu sıcaklar yüzünden insanların çırılçıplak gezdiklerini anlatıyormuş. Hoca sözünü kesmiş :
- "Pekii, oradakilerin hanımefendi mi, bey efendi mi (insan) oldukları nasıl anlaşılıyor ?"
Kızına hoca bulacağına

Bir gün Nasreddin Hoca'ya komşu kadınlardan biri,
- "Hoca efendi" demiş, "bizim deli kıza muska mı yazarsın, nefes mi edersin, ne yapacaksan yapsan da biraz akıllansa... Hiç sözümü dinlemiyor, densizlik edip duruyor."

 - "Hanım" demiş, Hoca: "Sen kızına hoca bulacağına koca bul. Bak o zaman nasıl mum gibi olur!"

Yanında eşek bulundursun !

Nasreddin Hoca, eşeğini mahkeme kapısına yakın bir yere bağlayıp pazara alışverişe gitmiş.

O sırada kadı, hilekâr bir satıcıyı yargılamış, Merkebe ters bindirerek şehirde dolaştırılma cezası vermiş.

 Suçluyu, kapının yakınındaki Hoca'nın eşeğine bindirip gezdirmeye başlamışlar. Hoca çarşı içinde mübaşirin gezdirdiği suçlu adamı görmüş, ses çıkarmamış. Mübaşir eşeği aldığı yere götürüp, aynı şekilde bağlamış.

Birkaç saat sonra Hoca ellerinde paketleri ile eşeğinin yanına doğru giderken, birde bakmış ki aynı suçluyu bir daha eşeğine ters bindirmek üzereler. Bu sefer müdahale etmiş.
Suçluya dönüp yüksekçe sesle :
- "Ya hilekâr esnaflıktan vaz geç, ya da yanında bir eşek getir" demiş.

  Kayıp Heybe Bulunmasaydı

Nasreddin Hoca bir köyde misafirken heybesini yitirmiş.
Köylülere:
- "Ya heybemi bulun, ya da ben yapacağımı bilirim" demiş.

 Köylüler telaşlanmışlar. Arayıp taramışlar, heybeyi bulup Hoca'ya getirmişler. Köyden ayrılırken de :
- "Hocam" demişler, "heybeyi bulmasa idik ne yapacaktın ?"

 Hoca şöyle bir elini sallayıp :
- "Hiç" demiş, "evde eski bir kilim vardı, gidince onu bozup heybe yapacaktım !"

Hatim bile indiririm

Nasreddin Hoca ve hanımı, diğer bir kasabadaki imam arkadaşlarına misafir olmuşlar. Ev sahibesi hanım akıllı, güzel ahlâklı ve çok becerikliymiş. Evinin içini ve bahçesini imrenilecek kadar güzel tanzim etmiş. Mükemmel bir sofra hazırlamış. Yemişler, içmişler.

Eve döndüklerinde, konuşurlarken söz arasında karısı, Nasreddin Hoca'ya :
- "Benimle olurken, elimi tutarken besmele çekiyorsun" demiş.

- "Tabii besmele çekeceğim, Allah'ın emridir" diye karşılık vermiş Hoca .

- "Amma arkadaşın imam efendi karısı ile yatacaksa, evvelâ bir Yasin okuyormuş" demiş karısı.

Hoca gülmüş;
- "Ah Hanımcığım" demiş Hoca, "benim öyle karım olsa hatim bile indiririm."

 Minarenin mimarisi

Nasreddin Hoca Konya'ya gidiyormuş. Yolda, Konya'ya gitmekte olan Sivrihisarlı bir hemşerisiyle karşılaşmış. Selâmlaşmışlar, birlikte yola koyulmuşlar.
Konya'ya yaklaşırlarken Sivrihisarlı adam yüksek minareleri görünce merakla sormuş.
- "Hoca efendi, şu sivri yüksek minareleri acaba nasıl yaparlar ?"

Hoca hafifçe gülümsemiş:
- "Kuyuların içini dışına çevirirler, olur biter !"

Adam :
- " Nasıl çevirirler" diye sorunca ;

  Hoca şöyle cevap vermiş :
- " Ben imamım, mimarların işine karışamam."     

Görün bendeki feryadı

  Nasreddin Hoca eşeğini yitirmiş. Birkaç kişiyle beraber eşeği aramağa çıkmışlar. Bu adamlar İslâm dışı yaşayıp, ihtiyarlayınca ibadetlerimizi yaparız, diyenlerdenmişler.

Hoca bir yandan eşeğini arar, bir yandan da neşeli neşeli türkü söylermiş.

- "Bu ne iş Hoca" demişler, "eşeğini yitiren adam neşeli türküler söyleyerek mi arar ?"

- "Sizin ihtiyarlıktaki umudunuz gibi benim de son umdum şu dağın ardında" demiş Hoca, "orada da bulamazsam, görün bendeki feryadı !"

Ay da yerini buldu

  Nasreddin Hoca akşam üzeri, su çekmek için kuyunun başına varmış. Kuyuya kovasını sarkıtmış.
O sırada küçük bir çocuk koşarak gelmiş. Su içmek istemiş.

Hoca kovayı daldırırken, çocuk da kuyuya bakıyormuş. Birden çocuk ay kuyuya düştü diye bağırmağa başlamış.

Kovanın çengeli her nasılsa kuyuda bir yere takılmış, çıkmıyor. Çocuk da Hoca'yla beraber ipe asılırken, çengel aniden kurtulmuş, beraberce sırt üstü yere düşmüşler.

Hoca yattıkları yerden çocuğa gökteki Ay'ı göstererek;
- "Şükürler olsun" demiş, "çok uğraştık ama, bak sonunda Ay da yerini buldu."

Tarihi çağlardan kalma bir ahır dolusu öküz buldum

Nasreddin Hoca'yı bir köyde imamlık yapmak üzere, iki öküz bedel karşılığında razı etmişler.
"Bize vakit namazlarını, teravihleri kıldır. Vaaz et" demişler. Hoca kabul etmiş.
Ramazan ayı boyunca teravihlerden evvel dersler vermiş. Vaazlar vermiş. Sohbetler etmiş. Cemaate bir şeyler verebilmek için çırpınmış durmuş. Kurban bayramı namazını kıldırmış. Kendi köyüne dönmek üzere cemaatle vedalaşırken, onların hallerine dikkatle bakmış. Görmüş ki "eski tas, eski hamam". İlerleme nerdeyse hiç yok. Hatta pazarlıklarındaki iki öküz yerine Hoca'ya sadece bir öküz vermişler.

 Hoca evine dönmüş. Ahırda yeni öküzünü bağlıyacak yeri hazırlıyorken, bir komşusu Hoca'ya hoş geldine gelmiş.
- "Hoş geldin Hocam. Oralarda neler yaptın, öküzü nerden buldun" deyince;

- "Orası bir hazine. Orada eski zamanlardan, tarihi çağlardan kalma koca bir ahır dolusu öküz buldum" demiş Hoca.

Hayalimin kokusunu da alıyorlar

Nasreddin Hoca'nın canı bol naneli, yoğurtlu çorba istemiş. Şimdi sofraya gelse de kaşıklasam diye düşünürken kapı çalınmış.
Komşunun çocuğu elinde kâseyle gelip :
- "Babamın selâmı var. Sizden biraz nâneli, yoğurtlu çorba istedi" demiş.

Hoca gülümseyerek:
- "Amma iş!" demiş. "Bizim komşular hayalimin de kokusunu alıyorlar!"

Kül pidesi ikram etseydiniz

Nasreddin Hoca konuk olduğu evde gece yatısına kalmış. Ev sahibi, bir şerbet sunduktan biraz da sohbet ettikten sonra bir odada hazırlanan yün yer yatağını göstermiş. Karnı aç olan Hoca;
- "Sağ olun , amma biz böyle mükemmel yataklarda yatmaya alışmasaydık. Bunun yerine bir kül pidesi verseydiniz, yarısını yatak yapıp yatsam, yarısını da üstüme örtüp mışıl mışıl uyusaydım" demiş.     

Üç yüz değnek vurun

Kolluk kuvvetleri sarhoş bir askeri Hükümdar'ın huzuruna getirip sormuşlar;
- "Bu sarhoş askere ceza olarak ne emredersiniz?"

Hükümdar kükremiş,
- "Üç yüz değnek vurun !"

Hükümdarı ziyaret etmekte olan Nasreddin Hoca, cezayı duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış.

- "Ne gülüyorsun" diye bağırmış hükümdar.

     - "Hünkârım, ya siz sayı saymasını bilmiyorsunuz, ya da hiç sopa yememişsiniz!" demiş Hoca. 

Bana ne - Sana ne

Nasreddin Hoca çarşıda dolaşırken gevezenin biri:
- "Efendi, az önce nar gibi kızarmış bir tepsi baklava götürdüler," demiş.

Hoca aldırış etmeksizin ;
- "Bana ne ?" demiş.

- "Amma, baklava tepsisini sizin eve götürdüler" demiş geveze.
Hoca terslemiş adamı;
- "Sana ne ?"

İnşaallah ben geldim

Bir akşam Nasreddin Hoca, karısına:
- "Hâtun, sağ salim yarına çıkarsam, hava yağmurlu olursa oduna, açık olursa çift sürmeğe gideceğim" demiş.

- " İnşaallah de efendi" demiş karısı.

- " Aman karıcığım, ya o olacak, ya öteki" demiş Hoca.

Ertesi gün hava yağmurlu olmuş. Hoca da ormana gitmek üzere eşeğiyle ormanın yolunu tutmuş. Yolda kasabaya doktora gitmekte olan bir komşusuna rastlamış. Bir süre beraber yürümüşler. Adamın sancısı artmış, yürüyemez olmuş. Hoca hastayı eşeğine bindirmiş, kasabaya doktora götürmüş. Köyüne dönene kadar gece yarısı olmuş. Kapıyı çaldığında karısı,"Kim O" diye seslenince;
- "Aç hanım, aç ! ... inşaallah ben geldim" demiş.

Kazma kılıfı

Köylülerden biri Konya'da ayakkabıcılar çarşısına gitmiş. Vitrinlere bakınırken çizmeler dikkatini çekmiş. Hayatında ilk defa gördüğü bu çizmeleri beğenmiş. Bir çizme alıp ayağına giymiş, köyüne gelmiş. Ayağındaki çizmeleri gösterip Nasreddin Hoca'ya sormuş;
- "Bu nedir ?"

- "Ne var bunu bilmeyecek" demiş Hoca, "Kazma kılıfıdır." 

Yakamı zor kurtardım

Nasreddin Hoca'ya sormuşlar;
- "Hiç, bir hatuna aşık oldun mu?"

- "Vallahi, bir kere tam aşık oluyordum, sebebin sahibini hatırlayıp yakamı zor kurtardım" demiş.     

İnsanların dünya serüveni

Nasreddin Hocaya sormuşlar;
- "İnsanlar ne zamana kadar böyle doğup yaşayıp ölecekler ?"

- "Cennetle cehennem doluncaya kadar" diye cevap vermiş Hoca.

   Öğüt: İnsanoğluna cennete veya cehenneme gitmesi hususunda tam bir özgürlük verilmiştir. *Her ikisi de akıl sahipleriyle doldurulacak!... *Deliler cehennemden muaftır.

Damdan düşen halden anlar

Nasreddin Hoca evinin damında biriken diz boyu karları sabah namazı sonrası kürümeye başlamış. Bir ara dengesini kaybederek damdan düşüp bayılmış.

Komşuları koşuşmuşlar.
Birisi: "Çabuk bir doktor çağıralım ."

Diğeri: "Aman bir kırıkçı bulalım."

Öbürü: "Sırtlanıp doktora götürelim" derken, kargaşada ayılan Hoca, acıyan belini tutarak;
- "Bırakın münakaşayı. Çabuk bana daha evvel damdan düşmüş birini bulun" demiş.

Tutunup çıkma diye

Nasreddin Hoca bir sabah çok erken, damındaki karları kürüyormuş. Çişi gelmiş, bakmış etrafta kimsecikler yok. Bir köşeye dizini koyup, damdan aşağıya koyuvermiş. Uzaktan birinin yola çıktığını görünce de hemen toparlanmış. Sevmediği, sırnaşık bir adammış yoldan geçen.

Adam Hocaya seslenmiş:
- "Niye yarıda kestin Hoca ?"

Hoca:
- "Yaa, Kesmeyeyim de tutuna tutuna dama, yanıma çık, öyle mi ?" demiş.

  Cimri Subaşı'ya tazı köpeği

Nasreddin Hoca cimri Subaşı'yı hiç sevmezmiş. Bir gün Subaşı Hoca'ya tazı ısmarlamış.
- "Hoca efendi, senin tanıdığın çoktur. Bana bir tazı bul. Tavşan kulaklı, karınca belli olsun."
Bir kaç gün sonra Hoca, tombul bir sokak köpeğinin boynuna ip takıp Subaşı'ya götürmüş.

Subaşı kızmış :
- "Hoca efendi, ben senden ince belli tazı istedim, sen kocaman tombul bir sokak köpeği getirdin!" demiş.

- "Merak buyurmayın" demiş Hoca. "Nasıl olsa sizin yanınızda bir aya varmadan tazıya döner."

Hırsızın hiç mi kabahati yoktu ?

Nasreddin Hoca'nın eşeği çalınmış. Bir teselli beklediği dostları kabahati hep Hoca'da bulmuşlar.
- "Ahırın kapısını kilitleseydin ya!..."
- "Hiç tıkırtı da mı duymadın?"
- "Eşeği sıkıca bağlamamışsındır..."

Hoca bunları dinlemiş dinlemiş, sonunda dayanamayıp;
- "Eee, bütün kabahati bende buldunuz. Biraz da insaf edin, hırsızın hiç mi kabahati yoktu !.." demiş.

Ceviz ağacında kabak yetişseydi

Bir yaz günü Nasreddin Hoca biraz serinlemek için ceviz ağacının gölgesine oturmuş. Biraz ilerdeki kocaman helvacı kabakları gözüne ilişince, kendi kendine:

- "Şu Allah'ın işine bak, otun üstünde koskoca kabak yetişiyor, şu dalları yere göğe uzanmış, bir evleklik yer tutan ceviz ağacının meyveleri ufa-cık!.." diye düşünürken, tam o sırada başına bir ceviz düşmüş.

- "Ah başım!" diyerek yerinden fırlamış Hoca, "Tövbe ya Rabbim, bir daha senin işine asla karışmam! Ya ağaçta ceviz yerine kabak yetişseydi..." demiş.

Kadı efendiye Hoca'nın rüşveti

Nasreddin Hoca'nın Konya kadısından bir mahkeme kararı alması gerekmiş. Ancak Kadı her gidişinde "bir kaç gün sonra gel" diye Hoca'yı atlatıyormuş.

- "Kadı, yiyici bir adamdır, rüşvet vermezsen iş gördüremezsin" diye dostları Hoca'yı uyarmışlar.

Hoca bir çömlek bal götürmüş ve hemen o gün istediği kararı elde etmiş.

Kadı o akşam balın tadına bakmak istemiş, ama bir de ne görsün, çömleğin üstünde iki parmak bal var, dibi tezek dolu...
Ertesi sabah mahkeme kollukçusuna:
- "Nasreddin Hoca'yı bul bana getir. Kararda bazı bozukluklar olduğunu söylersin." diye emretmiş.

Hoca, mahkemede Kadı'nın önüne getirilmiş.
Kadı kükremiş:
- "Sen akşam yemeğinde bana bok mu yedirecektin ?"

- "Yoookk!... akşam yemeğinde değil" demiş Hoca. " Sen o boku, kararı vermek için çömleği alırken yedin!..."

İşte Nasreddin böyle atar

Kasabanın eşrafı ok atmaya giderken Nasreddin Hoca'yı da yanlarına almışlar. Sırasıyla herkes hedefe ok atmış. Kimi isabet ettirmiş, kimi ettirememiş. Sıra Hoca'ya gelince
- "Haydi Hoca seni de görelim" demişler.

Hoca fırlatmış, ok hedefin çok uzağına düşmüş.
- "İşte" demiş Hoca, "Sekban başı böyle atar."
İkinci ok da hedefi vurmamış.

Hoca bu kez de:
- "Bizim Subaşı da böyle atar" demiş.

Üçüncü ok hedefe tam isabet edince göğsünü kabartıp arkadaşlarına dönüp eklemiş:
-" İşte Nasreddin de böyle atar."

Erkek olan sözünde durur

Hoca'ya yaşını sormuşlar, "kırk yaşındayım" demiş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Yine yaşı sorulunca "kırk yaşındayım" demiş.

- "Nasıl olur Hoca efendi" demişler, "yıllar önce sorduğumuzda da kırk demiştin"

Hoca gülümseyerek:
- "Erkek olan sözünde durur!..." demiş.

Evini tarlaya taşı

Birisi, Hoca'ya
- "Evim hiç güneş görmüyor" diye yakınmış.

- "Tarlan görüyor mu?" demiş Hoca.

- "Evet" cevabını alınca:
- "Öyleyse" demiş, "Allah'ın güneşinden sakınma, evini tarlaya taşı."

Papazlarla hesap üstüne

Dünyayı dolaşan üç bilgin papaz Akşehir'e de uğramışlar. Hocanın ününü duyunca kendisiyle tanışmak istemişler. Akşehir ileri gelenlerinin de katıldığı toplantıda Hoca, papazlarla tanıştırılmış. Yenilip içildikten, dereden tepeden konuşulduktan sonra, Papazlardan biri Hoca'ya sormuş:
- "Hoca Efendi, dünyanın ortası neresidir?"

Hoca otlayan eşeğini göstererek:
- "Eşeğimin şu anda sağ ön ayağının bastığı yerdir."

- " Nereden belli ?" demiş papaz.

- "İnanmıyorsanız ölçün !..." demiş Hoca.

İkinci papaz:
- "Peki Hoca efendi, gökte kaç yıldız vardır?" diye sormuş.

- "Gökte eşeğimin tüylerinin sayısı kadar yıldız vardır?" demiş Hoca.

- "Nasıl kanıtlarsınız ?" demişler.

- " İnanmıyorsanız sayın" demiş Hoca.

Üçüncü papaz da :
- "Benim sakalımda kaç kıl var?" diye sorunca;

- "Eşeğimin kuyruğundaki tüyler kadar" diye cevap vermiş Hoca.

- "Nereden bildin" dediklerinde, Nasreddin Hoca sesini yükseltip ciddileşerek;

- "Ölçün dedim ölçmediniz. Sayın dedim saymadınız. Bir kıl bile fazla değil. Siz ise inanmıyorsunuz. Bunu doğrulayalım. Bir kıl eşeğin kuyruğundan bir kıl da papazın sakalından çekelim. Böylece yanılmadan eşitliği görürüz" deyince papazlar tartışmayı bırakıp gitmişler.

Hepsini sen yesene

Nasreddin Hoca; zengin, obur ve aç gözlü bir Akşehirli ile beraber Konya'ya gidiyormuş. Yolda acıktıkça yanlarındaki azıklarını çıkarıp yemeğe oturuyorlarmış. Hoca daha bir iki lokma yemeden, adam azığın hepsini mîdesine indiriyormuş. Adam yolda sürekli kazanmaktan, yemekten, içmekten bahsediyormuş.

Derken Konya'ya gelmişler. Ekmeklerini yeni pişirmiş, bir yandan fırından çıkaran, bir yandan da mis gibi kokan ekmekleri vitrinine dizen bir fırıncının önüne gelmişler. Birlikte fırıncı dükkanına girmişler.
Hoca, Fırıncıya ;
- "Bu ekmekler senin mi?" diye sormuş.

Fırıncı afallayıp, şaşkın şaşkın bakarak;
- "Evet benim" deyince Hoca cevabı yapıştırmış:

- "Bu kadar misk gibi kokan, kızarmış sıcak ekmeğin var da ne duruyorsun, hepsini sen yesene !..."

Dünyada uyananların hâli

Nasreddin Hoca'ya rüyasında 999 altın vermişler. Hoca ;
- "Şunu bin altın liraya tamamlayın da alayım, yoksa almıyorum" derken uyanıvermiş. Bakmış, altıncıklar da, onları verenler de ortalarda yok.
- "Bu ne iş Ya Rabbi !" demiş. "Ahirette uyanan her şeyini önünde hazır bulacakken, Dünyada uyanan malının hepsini kaybediyor."
Pınar başında uyumuştum

  Nasreddin Hoca, Akşehir'den Konya'ya giderken yolunun üstündeki köyde bir köylüye konuk olmuş. Yatma zamanı gelince adam;
- "Hoca efendi, uykusuz mu yoksa susuz musun?" diye sormuş.

Adamın yemekten söz etmediğini gören Hoca hiç bozuntuya vermeden;
- "Buraya gelirken pınar başında bir güzel uyumuştum" demiş.

Yıldız yaparlar

Aklı sıra Nasreddin Hoca'yla eğlenmek isteyen biri Hoca'ya sormuş.
- "Yeni ay girince eski ay'ı ne yaparlar ?"

Nasreddin Hoca cevabı yapıştırmış ;
- "Kırpıp, kırpıp yıldız yaparlar" demiş. 
Devenin kanadı olsaydı

Bir gün Nasreddin Hoca caminin kürsüsünde vaaz ederken ;
- "Ey cemaat, şükredin ki Allah develerinize kanat vermedi" demiş.

Cemaat duraklamış, develerimizin kanatları olsa ne güzel uçardık, ne hızlı giderdik, acaba Hocamız ne demek istiyor" diye düşünürlerken cemaatten biri:
- "İyi olmaz mıydı Hocam ?" diye sorunca;

- "Kanatları olsa develeriniz damlarınıza konarlardı, damlarınız da başlarınıza yıkılırdı" demiş Hoca.

Ramazanda buzlu hoşaf

Sıcak bir yaz günü Nasreddin Hoca'yı iftara çağırmışlar. Ortaya önce bir tencere soğuk hoşaf gelmiş. Muzip ev sahibi eline bir kepçe almış, misafirlere ise birer tatlı kaşığı vermiş.

Ev sahibi kepçeyle her hoşaf içişinde :
- "Oohhh , öldüüümm" diyormuş.

Hoca ile öteki davetliler ellerindeki küçücük tatlı kaşıklarıyla hoşafı içmeye çalışıyorlar, ama ne hoşafın tadını alıyorlar, ne de susuzluklarını giderebiliyorlarmış. Ortadaki hoşaf tenceresi de bitmek üzere:

Hoca dayanamayıp ev sahibine seslenmiş;
- "Efendi" demiş. "Senin devamlı ölüp ölüp dirilmen bizleri çok üzüyor. Şu kepçeyi ver de senin yerine biraz da biz ölelim!..."

Aklın varsa göle kaç

Nasreddin Hoca ormandan çalıçırpı toplayıp eşeğine yüklemiş. Arkadaşları ile buluşacağı yere gitmiş. Odundan dönen köylülerle buluşup, beraberce yola koyulmuşlar. Konuşuyorlarken biraz şakalı, biraz ciddi, Hoca'ya sorular da soruyorlarmış.

Birisi Hoca'ya:
- "Biz cehenneme girmez, kaçar kurtuluruz. Ateşten kaçar suya gireriz. Hem sen nasıl olsa mezara koyunca telkin veriyorsun, senin dediğini der yakamızı kutrarırız" derlermiş.

Hoca bakmış ki anlattıklarından gereği gibi ders almıyorlar. Kendi eşeğinin sırtındaki çalılara bir kibrit çakmış. Eşeğinin kulağına da "aklın varsa göle kaç" diye söylemiş.

Alevler yükselince köylüler heyecanla ;
- "Aman ne yaptın Hocam, hayvan canlı canlı, cayır cayır yanacak" demişler.

Hoca gayet sakin ;
- "Hiç merak etmeyin, eşeğin kulağına telkinini verdim!..." demiş.

Onun her işi terstir

Nasreddin Hoca'nın bütün gayretlerine rağmen kötü huylarından vazgeçiremediği bir yakını varmış. Namazdan sonra camiden çıkmakta olan cemaate doğru bir çocuk koşarak gelmiş ve o adamın suya düştüğünü haber vermiş.

- "Falanca kişi ırmak kenarında gezerken ırmağa düştü. Azgın sularla boğuşuyor" demiş.

Hoca birkaç arkadaşıyla birlikte koşarak ırmak kenarına gelmiş ve suyun geldiği tarafa doğru ilerlemeye başlamış.

Köylüler:
- "Su öbür yana doğru akıyor Hocam" demişler. "Aşağıda aramak gerekmez mi?"

Hoca başını sallamış;
- "Bu adamın ne aksi, ne ters biri olduğunu siz bilmezsiniz. Onun her işi terstir" demiş.

İnanmazsanız yıldızları sayın

Nasreddin Hoca Konya'da vaaz ediyormuş.
-"Ey Müslümanlar! bu şehrin havasıyla bizim şehrin havası birdir" diye söze başlamış.

Cemaattekilerden biri sormuş:
- "Nereden biliyorsun?"

- "Akşehir'de ne kadar yıldız varsa, burada da o kadar var. İnanmazsanız sayın!.." demiş Hoca.

Kurdun keyfini bozma

Hoca, bir kış günü ormanda odun kesiyormuş. Odun kesmeye iyice dalmış. Bir aç kurt sessizce saldırıp, Nasreddin Hoca'nın yokuşun altında bıraktığı eşeğini yemiş, yokuş yukarı kaçmağa başlamış.

Birisi uzaktan durumu görüp seslenmiş:
- "Hoca yetiş! Kurt eşeğini yedi, kaçıyor!"

Hoca bir eşeğin kemikleri çıkmış ölüsüne, bir de yokuş yukarı kaçmakta olan kurda baktıktan sonra:
- "Boşuna yorulma efendi" demiş. "Olan oldu! Hiç olmazsa tok karnına yokuş yukarı kaçmaya çalışan kurdun keyfini bozma!"

İmamı Topal Timur ise

Hoca bir gün Timur Han'ın adamlarından birine sorar:
- "Kimin mezhebindensin ?"

Adam elini göğsüne götürüp kuvvetli bir sesle;
- "Emir Timur'unnn" demiş.

Orada bulunanlardan biri seslenmiş:
- "Hoca efendi, bir de peygamberini sor bakalım!"

Hoca:
- "İmamı Topal Timur olursa, başka bir şey sormaya gerek yok" demiş.

Testi kırıldıktan sonra

Nasreddin Hoca oğlunu çeşmeye gönderiyormuş. Testiyi eline verdikten sonra yüzüne okkalı bir tokat aşketmiş, ardından da:
- "Sakın testiyi kırma" diye seslenmiş.

Bu durumu görenler :
- "Ne yapıyorsun Hoca efendi" demişler, "çocuk testiyi kırmış değil ki... Hiç suçu olmayan çocuğu ne diye dövüyorsun ?"

- "Testi kırıldıktan sonra dayak neye yarar!" demiş Hoca.

  Ay alıp sattığım yok

  Nasreddin Hoca Konya'da akşam namazından çıkmış, yatsıya kadar biraz çarşıda gezinmek istemiş. Tanımadığı kellifelli bir adam gökteki yusyuvarlak aya bakıyormuş.

Hoca yaklaşınca, adam seslenmiş:
- "Efendi" demiş, "Bugün ay kaç?"

- "Bilmem ki evlâdım" demiş Hoca, "Bu günlerde ay alıp sattığım yok." 

Körüğün havası

     Nasreddin Hoca körüğü ile ateş yakar, içine böcek, fare vs. girmesin diye kullandıktan sonra körüğün ağzını tıkayıp duvara asarmış.

- "Körüğün ağzını ne için tıkıyorsun Hoca?" diye sormuşlar.

- "Yaa!, tıkamayayım da içindeki onca hava boşa mı gitsin" demiş Hoca, "ben savurganlıktan hoşlanmam!"

Tatlısız, böreksiz yer

Nasreddin Hoca öğlen namazını kıldırıp evine gelmiş. Öbür camiden gelen bir cenaze alayı sokakta belirmiş. Cenazenin arkasından giden akrabaları dövünüyorlarmış:
- "Karanlık yerlere gidiyorsun! Gittiğin yerde ne ışık var, ne ateş!... Ne tatlı var, ne börek!..."
Hoca, karısına :
- "Hâtun, çabuk kalk kapıyı sürgüle! Bu cenaze mutlaka bizim eve geliyor!" demiş.

Kaynak: www.turkedebiyati.org


nasrettin hoca fıkraları, nasreddin hoca fıkraları, hoca nasreddin, nasrettin hoca kimdir, en güzel fıkralar, seçme fıkralar, komik fıkralar, en komik nasrettin hoca fıkraları, fıkralar

NASRETTİN HOCA KİMDİR?

/ No Comments
nasrettin hoca, nasrettin hoca kimdir, nasrettin hoca hayatı, nasrettin hoca fıkraları, nasrettin hoca hakkında söylenenler, nasrettin hoca hakkında kim ne dedi, nasrettin hocanın kişiliği, nasreddin

Nasrettin Hoca'nın Hayatı, Kişiliği, Fıkraları

Nasrettin Hoca (d. 1208, Sivrihisar - ö. 1284, Akşehir)

Eskişehir'in Nasrettin Hocailçesi Sivrihisar'a bağlı Hortu yöresinde doğdu, Akşehir'de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur.

Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşti. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasrettin Hoca biçimini almıştır.

Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâlettin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.

Nasrettin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir.

Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma. Gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, Şeriat'ın katılıkları karşısında çok ince ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasrettin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasrettin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur.

Nasrettin Hoca, bütün gülmecelerinde, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer. Hoca soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur'la ilgili "hamam, Timur ve peştemal" gülmecesi de, Timur'dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca'yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit" türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı olarak, kendi toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.

Nasrettin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar. Bu konuda, başka bir çelişki sergilenir, gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, "eşek evde yok" deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün "işte eşek ahırda" diye diretmesi karşısında, Hocanın "eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi" demesidir.

Onun gülmecelerinde, kaba sofuların "ahret" le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. "Fincancı Katırları", "Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim" başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan "Ye Kürküm Ye" gülmecesi, Hoca'nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.

Nasrettin Hoca'nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, "İncili Çavuş", "Bekri Mustafa", "Bektaşi" gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın Şeriat'ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir. Akşehir, Nasrettin Hoca ile adını Dünya'ya duyurmuştur. 1208-1284 yıllarında Akşehir'de yaşayan ünlü düşünür ve mizah ustası Nasrettin Hoca anısına yaşatmak için uluslararası ve ulusal düzeyde kutlamalar ve festivaller düzenlenmektedir.

Nasrettin Hoca'nın Kişiliği

Nasrettin Hoca, insanlara doğru yolu gösteren, iyilikleri bildiren, doğruya sevkeden ve kötülüklerden sakındıran bir veli idi. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslub ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir. Latifeleri hikmet ve ibret dolu birer darb-i mesel gibidir. Bu bakımdan adına uydurulan edep dışı ve nükteden uzak bir takım fıkraların onunla ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın cevresinde şifahi olarak dilden dile dolaşmış, sonraları gitgide yayılmış ve zamanla bir takım değişikliğe uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bir takım bayağı fıkralar da ona mal edilerek anlatılmıştır.

Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edeb sahibi bir veli olması, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkca göstermektedir. Ayrıca, Nasrettin Hoca'nın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anadolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir müslüman olduğunu ortaya çıkarmıştır. Çünkü onun nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte güldürücü aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri, Londra'da British Museum'da. Haza Terceme-i Nasrettin Efendi Rahme başlıklı yazma eserdir. Ancak bu eserdeki latifelerin bir kısmı, onun üslubuna ve nükte tekniğine uymamaktadır. Nitekim eserin sonunda bu durum: "İşte Nasrettin Efendinin kibar-ı evliyadan (Evliyanın Büyüklerinden) olduğuna şek ve şüphe yoktur. Merhumun bu kıssalardan haberi var yok böyle yazmışlar. Her kim okuyup tamamında bu merhumun ruhu için bir Fatiha bağışlarsa, Hak sübhane ve teala ol kimsenin ahir ve akibetini hayr eyleye" şeklinde belirtilmiştir. Ayrıca, Nasrettin Hoca adlı eserde başka nüktelerine yer verilmiştir.

Nasrettin Hoca, fert ve toplumu her yönüyle çok iyi tanımış, insanların aile, komşuluk, dostluk, ticari münasebetlerine ait cemiyette gördüğü aksak yönleri düzeltmek ve nasihat etmek maksadıyla nüktelerle dile getirmiş, düşünmeye ve doğruya sevk etmiştir. Sosyologlar ve psikologlar, insanı ve cemiyeti tanıyıp, çeşitli yönlerini incelemek için onun latifelerinden çok istifade etmişlerdir.

Nasrettin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyat yapılmıştır. Bunlar arasında Pierre Mille'in "Nasrettin et son epouse" adlı kitabı, Edmonde Savussey'in "La Litterature Populaire Turque" adlı eserindeki Nasrettin Hoca bölümü, Jean Paul Carnier'in "Nasrettin Hoca et ses Histoires Turques" adlı eserleri zikretmek yerinde olur.

Nasrettin Hoca Hakkında Söylenenler

İlhan Başgöz: "...En az 500 yıldan beri onun fıkralarını dinleyerek, beslenerek büyümüşüz. Bu etki çocuk çoluk, genç ihtiyar hepimize işlemiş. Böylece Nasrettin Hoca'yı Türk halkı yarattığı kadar, Türk halkını da Nasrettin Hoca yaratmıştır..."

Adnan Binyazar: "...Nasrettin Hoca, her kesim halkın; köylünün kentlinin, varsılın yoksulun çelişkilerini, düşüncelerini, eleştirilerini dile getirir. Fıkralarda yerellik, sınıfsallık özelliği önemli bir ayrılık yaratmakla birlikte, Nasrettin Hoca'da bu görülmez. Başta komşu ülkeler olmak üzere, bütün dünyada tanınmasının, yaygınlaşmasının nedenini, onun bu evrensel yönünde aramak gerekir..."

Toramirzo Cabbarov: "...Nasrettin Hoca Türk milletinin yükünü hafifletecek, her bir evde beklenecek, misafirdir. Onun kartviziti kahkahadır. O Dogu ve Batı memleketlerinde faal olan vatandaştır. Ülke sınırlarından eşeğine binip geçer. Onun pasaportunu sınır erleri yoklamıyorlar. Çünkü o dünyanın büyük insanıdır. O yıldan yıla gençleşiyor. Omuzundaki gömleği eskisiyor, ama gülüşü daima yenileşiyor.."

Ahmet Caferoğlu: "...Bu aziz halk evladının sarığında şehir, yani yerleşik, küçük eşeğinde ise göçebe Türk yaşayışının bağdaştırılmak istendiğini sezmekteyim. Bu yolla Hoca'mız keçe medeniyeti ile balçik medeniyetini kendi şahsında kaynaştırmış bir şovalyedir."

Ziya Gökalp: "...Nasrettin Hoca, Türk nekregüllüğünün en yüksek simasıdır." [Nekre: hosa giden, gülünc, ince bir alay içeren söz]

Abdulbaki Gölpınarlı: "...Halk Hoca'dır...Hoca, halkın muhayyilesinde; halk, icap edince öz nefsine bile onun nüktesiyle çatıyor, onun diliyle sözler sarfediyor. Bedri Rahmi Eyuboglu'nun dedigi gibi yakın zamanda bir gün Hoca, otobüse, dolmuşa da binecek, taksiye de binmek isteyecek mutlaka."

Rostislav Holthoer: "...Hoca'nın dünyanın başka yörelerindeki fıkralarda ve masallarda yaşaması pek muhtemeldir. Ortadogunun pek çok ülkesi Hoca'yı kendi malı yapmak istiyor. Ama türbesi Türkiye'de Akşehir'de bulunuyor. Ne var ki, kişiliği ve ünü bu kentle sınırlı değildir. Kendisi kozmopolit olup zamanların ötesinde bulunmaktadır."

Fuat Köprülü: "...O, bizim en asli mahsullerimizden biridir." [Fuat Köprülü, Nasrettin Hoca'nın tarihi kişiliğiyle ilgili araştırmalara ilk öncülük eden kişidir. A. Kabaçalı, 1991]

Şükrü Kurgan: "...Anadolu Türk mizahi, yorgun bir zihnin düşüncelerini boşaltan, dilimizin güçlü bir deyimi ile "lala-pasa eğlendiren" başıbos bir mizah değildir. Nasrettin Hoca mizahı, Türk halkının sorunları ile beraber yürüyen, toplum eğitimine yönelmiş, yapıcı bir mizahtır. Türk halkı, yüzyıllar boyunca dertlerini bu mizahla avutmuş, sevinebildiği mutlu günlerde de, bu mizahın sevinci ile yaşamıştır...Bu 'Nasrettin Hoca sevinci ile yaşamak', hafif olmak, işleri şakaya almak demek değildir, sadece güler yüzü ciddiliğe engel saymamak, yani Türk halkı gibi 'güler yüzle ciddi olmak' demektir..."

Anna Masala: "...Nasrettin'in vücudu türbesinde istirahat etmekteyse de ruhu hiçbir zaman ölmemiştir. Hatta gercek mucize şudur: Bütün dünya ondan bahsetmekte, edebiyatçılar ondan bahsetmekte, toplumlar ondan bahsetmekte, halk onu kendi gizli koruyucusu olarak tanımakta ve hikâyeleri rüzgâr gibi yayılıp, ekmek gibi kabarmaktadır. Gelecek nesillerin bu ekmekle uzun zaman beslenecekleri şüphesizdir..."

Aziz Nesin: "...Doğumundan önce de, ölümünden sonra da yaşamış insan Nasrettin Hoca'dır. Ölümünden sonra yaşamış başka tarihsel ve toplumsal kişiler vardır, ama ölümünden önce de yaşamış olan dünyadaki tek insan Nasrettin Hoca'dır..."

Nazım Hikmet: "Hoca'yı gülen değil, ağlayan insan sembolu olarak göstermiştir.

Nasrettin Hoca fıkralarının özünde gözyaşı vardır. Türk halkı bu fıkralara, ağlamanın yerine, gülmüştür. Çünkü Nasrettin Hoca yalnız alay etmekle yetinmemiş, ezilen halkın da kaltabanlığı, o çürümüş toplumdaki korkaklığı, ikiyüzlülüğü, yüreksizligi, sahteciliğiyle de alay etmiştir. Aslında Nasrettin Hoca derken, Türk halkının kendisini anlamaktayız. Böylece Türk halkı, kendi kendisiyle alay edebilme olgunluğunu göstermiştir. Goethe, 'Kendi kendisiyle alay edemeyen, olgun insan olamaz' der. Türk halkı, yüzyıllar boyunca yarattığı Nasrettin Hoca'nın toplumsal kişiliğinde, biyandan ezenlerle alay ederken, biyandan da kendikendisiyle alay ederek, çöküntü nedeninde kendisinin de sorumlu olduğunu, payı bulunduğunu göstermiştir...

Cahit Tanyol: "...bu fıkralarda bireysel tek bir iz dahi bulmak mümkün değildir. Hoca'da belli bir aptal kişi değil, belli bir aptallığımız ve bönlüğümüz hicvedilir."

Fikret Türkmen: "...Karşımıza, Türkistan'dan Macaristan'a Sibirya'dan Kuzey Afrika'ya kadar Türklerin ayak bastığı her yerde Nasrettin Hoca çıkmaktadır..."


Kaynak: www.turkedebiyati.org





nasrettin hoca, nasrettin hoca kimdir, nasrettin hoca hayatı, nasrettin hoca fıkraları, nasrettin hoca hakkında söylenenler, nasrettin hoca hakkında kim ne dedi, nasrettin hocanın kişiliği, nasreddin hoca

RÜYA GÖRDÜĞÜMÜZDE NE YAPMALIYIZ?

22 Mart 2018 Perşembe / No Comments
rüya nedir, rüya tabirleri, rüya gördüğümüzde ne yapmalıyız, güzel rüya gören ne yapmalı, kötü rüya gören ne yapmalı, rüya anlatılırsa ne olur, rüya anlatılmalı mı,

Unutmamalıyız ki rüya İslam dininde önem arz etmektedir.

Ebu Said el Hudri (r.a.)’den rivayetle Peygamber (s.a.v)’den şöyle buyurmuştur: “Herhangi biriniz sevdiği bir rüya görürse o Allah’tandır. Allah’a hamdetsin ve gördüğünü anlatsın. Hoşlanmadığı cins bir rüya görürse bu şeytandandır onun şerrinden Allah’a sığınsın ve onu hiçkimseye anlatmasın böylece o rüya ona zarar vermez.” (Buhârî, Ta’bir: 27)

-Bu mübarek hadisi şeriften yola çıkarak rüya görüldüğünde ne yapılması gerektiği konusunu şöyle maddeler halinde sıralayalım .

1. Rüyalarımızı sadece sevdiğimiz insanlara anlatmalıyız.Burada ki hikmet sevdiğimiz insanlar bizim için hayır düşüneceklerdir ve rüyamızı kötüye yormayacaklardır. Tabi ki burada şöyle bir noktada var ki bir Müslümanın sevdiği bir kimse ancak dini bütün bir kimse olmaktadır.Bu nedenle de sevdiğimiz dini bütün kimselere rüyalarımızı anlatmalıyız.

2. Bir kimse sevmediği bir rüya gördüğünde ise, sol tarafına üç defa tükürmeli dir ve kovulmuş şeytandan ve şerrinden Allah’u tealaya sığınmalıdır. O rüyayı kimseye de açıklamalıdır. Kişi böyle yapar ise görmüş olduğu rüya ve şeytan o kimseye zarar veremez.


-Bir rüya görülünce yapılacak en güzel şey görmüş olduğumuz rüya bize kötü bir rüya gibi gözükse de hayır olması için dua etmektir. Bu bağlamda ziyaretçilerimizin rüyalarını konu altına yazmalarına da aslında gerek yoktur. Kötü veya iyi bir rüya görüldüğünde Mevla’dan hayırlısı istenmelidir ve mümkünce fakire sadaka vermekte çok hayırlı olacaktır.




rüya nedir, rüya tabirleri, rüya gördüğümüzde ne yapmalıyız, güzel rüya gören ne yapmalı, kötü rüya gören ne yapmalı, rüya anlatılırsa ne olur, rüya anlatılmalı mı,

NEVRUZ(BAHAR) BAYRAMI

21 Mart 2018 Çarşamba / No Comments
nevruz nedir, nevruz neden kutlanır, nevruz anlamı, nevruz tarihi, nevruz bayramı, 21 mart, osmanlıda nevruz kutlamaları, türklerde nevruz, türkiyede nevruz kutlamaları, milli bayramlarımız, kutlamalar

Nevruz Bayramı nedir? Nevruz Bayramı neden ve niçin kutlanır?

Nevruz bayramı dünyanın farklı ülkelerinde kutlanılıyor. Nevruz Bayramı kutlandığı ülkelerin kültürlerine göre değişiklik gösteriyor. Her ülke Nevruz Bayramı'nı değişik biçimlerde ve farklı zamanlarda kutluyor Peki Nevruz Bayramı'nı neden kutluyoruz?

Anadolu ve Orta Asya kültürlerinde baharın gelişini müjdeleyen Nevruz Bayramı Türkiye'de 21 Mart'ta kutlanıyor. Nevruz'un nasıl kutlanacağını ve neden kutlandığını araştıranlar, doğru bilgileri haberimizde bulabilir. İşte Nevruz Bayramı hakkında ayrıntılı bilgi ve neden kutlandığının cevabı…

NEVRUZ NEDİR? NEDEN KUTLANIR?

Baharın gelişini simgeleyen bir Nevruz daha geldi. Nevruz bayramı birçok ülkede büyük bir coşku ile kutlanacak. Bazı ülkelerde Nevruz bir anlamda yeni yıl anlamına geliyor. Kışın etkisini yitirip, baharın etkilerinin iyice kendini göstereceği tarihler yaklaşırken kutlanan Nevruz'un tarihi kökenleri nereye dayanıyor? Nevruz hangi ülkelerde nasıl kutlanıyor? İşte Nevruz bayramı hakkında ayrıntılar…

Yazılı olarak ilk defa 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre senenin ilk gününü simgeler. Günümüz İran'ında da Nevruz bir şenlik olarak kutlanır. Kimi topluluklar bu bayramı 21 Mart'ta kutlarken, bazıları Kuzey yarım kürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart'ta kutlarlar. Aynı zamanda, Zerdüştlük, hem de Bahailer için de kutsal bir gündür ve tatil olarak kutlanır. Kürtlerde, Nevruz bayramının Kürt ve İran mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi'ne dayandığına inanılır. Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon'dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır.

2010'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 seneden beri kutlanmakta olan Pers kökenli bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı ilan etmiştir. 28 Eylül – 2 Ekim 2009 tarihleri içerisinde Abu Dhabi'de hükümetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, nevruzu Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi 'ne dahil etmiştir. 2010'dan başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart'ı "Dünya Nevruz Bayramı" olarak kabul etmektedir.


NEVRUZ ADI NEREDEN GELİYOR?


Kelimenin aslı eski Farsçadan geliyor. Yeni anlamındaki nava ve gün ışığı/gün kelimeleri bir araya getirilerek ortaya çıkmıştır. Anlamı "yeni gün/günışığı" dır ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılır.(nev: yeni + ruz: gün; anlamı "yeni gün")
İrani dillerdeki Gün anlamı taşıyan Ruz (Farsça), Roç (Beluçca), Roc (Zazaca), Roz (Soranice) sözcükleri Proto-İranicenin "Rauça"sından gelir. Bu da eski Hint-Avrupacanın manası Işık olan *Leuk- kelime köküne dayanmaktadır. Şu en eski şekilden Rusçadaki Luç, Almancadaki Licht, Yunancadaki Leukós, Latincedeki Lux, İngilizcedeki Light ve Ermenicedeki Luy da oluşmuşlar. Proto-Iranicede Rusçadaki gibi bir k > ç ses ertelemesi ortaya çıkmışdır ve ayrıca 'L' sesi 'R'ye dönüşmüştür.
Eski İrani dili olan Avesta dilinde Raôçah zamanında esasdan Işık demekti. Eski hint-ari dilindeyse (Bugünkü Kuzey Hindistanda varolan dil grubu) Roçiş kulanılmaktadır.
Nevruz teriminin tarihte ilk yer aldığı kayıtlar, M.S. 2. yüzyıldaki Pers İmparatorluğu kayıtlarıdır, ancak bundan çok daha öncesindeki (yaklaşık MÖ 648 ve 330 yılları arasında) Pers İmparatorluğu altında yaşayan değişik milletlerin Pers Şahına Nevruz gününde hediyeler getirdiğine dair bilgiler mevcuttur.

Nevruz diğer Türk devlet ve topluluklarında da kutlanılır. Bunlardan Azerbaycan'da Novruz, Kazakistan'da Nawrız meyramı , Kırgızistan'da Nooruz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Mart dokuzu Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türkleri'nde Mevris adları ile anılır.

Farsça'da yazılışı Nouruz'dur. Türk kökenli bir devlet olan Kazakistan'da Navrız meyrami adı ile kutlanan Nevruz Arnavutluk'ta ise Sultan Nevruz olarak isimlendirilir.

Nevruz Kutlamalarının Tarihi

Çin kaynaklarına göre Türkler, milattan yüzlerce yıl önce, “21 Mart”ta hazır yemekleriyle bahar şenlikleri için kıra çıkar ve baharın gelişini yeniden diriliş anlayışı içinde kutlarlardı. Kaynaklar, Türklerde yılbaşı gününün baharın başlangıcında olduğunu işaret etmektedir. İlkbaharın başlangıcı, mart ayıdır. 12 hayvanlı Türk takviminde de yılbaşı, 21 Mart Nevruz günüdür ve Türkler bugüne “yengi gün” demektedirler.[3] İslami dönemle ilgili kayıtlara baktığımız zaman, “Nevruz Bayramı”nın ilk izlerini genellikle XI. yüzyıl metinlerinde görüyoruz. Nevruz’u İran geleneğine bağlayan Firdevsi’nin Şehnamesi de dahil olmak üzere (Firdevsi 940-1020 tarihleri arasında yaşamış ve bu eserini de 1004 tarihinde tamamlamıştır), bu tarihten önceki dönemlere ait İran metinlerinde Nevruz’a rastlanılmaması, bu bayramın ilk kez Türkler arasında ortaya çıktığı kanaatini uyandırmaktadır.[4]

Nevruz, Türk destanları içinde karşılığını, Ergenekon’da bulmuştur. Bu nedenle Nevruz kutlamalarının bir diğer adı da “Ergenekon Bayramı”dır. Bu isim, geçmişten günümüze kadar hâlâ çeşitli Türk boyları arasında canlılığını koruyor. Bu bayram, aynı zamanda milletin, destanların gücüyle birbirlerine olan güven bağını güçlendiriyor. Ergenekon Destanı, çoğu kaynaklara göre Büyük Hun Devleti Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. (Hunlar, Orta Asya’da en eski Türk devletini kurmuş olan boydur. İlk HunTürk hükümdarı Teoman Mete’nin babasıdır ve Mete M.Ö. 209’da Türklerin başına geçti) Çin kaynaklarında da (Çu Hanedanı Tarihi) yerini bulur. Hatta, ÇianKen’in M.Ö. 119 yılında, Çin imparatoruna sunduğu bir raporda, bu destandan söz ettiği bilinmektedir. Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig’e, Kaşgarlı Mahmut’tan Bîrûnî’ye, Nizamülmülk’ün Siyasetnâmesi’nden Melikşah’ın takvimine, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’in kanunlarına kadar gelen bir çizgide, Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan, Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devleti’nin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan IV. Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk’ün uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini kutladıklarını biliyoruz.[5]

Netice itibarıyla görülmektedir ki, Nevruz, M.Ö. III. yüzyılda, Mete Han zamanından beri Türklerde var olan bir bayram, bir bahar bayramı geleneğidir. Özellikle 1200 yıldan beri, diğer Türk gruplarının hemen hiçbirisiyle ilgisi kalmamış olan Saha yani Yakut Türklerinde, Nevruz geleneklerinin bugün de sürdürülmesinin hangi kanalla olduğunun açıklanması gerekir. Eğer Nevruz, İran kaynaklı bir gelenek idiyse, Nevruz bayramının Saha Türklerine kadar nasıl gittiğinin ve 1200 yıldır, diğer Türk boylarıyla ilgisi olmayan Sahalara nasıl etki ettiğini açıklamak gerekir.

Bu soru, bizi Nevruz’un bir Türk geleneği olduğu inancına götürmektedir. Netice itibarıyla Nevruz bugün Afganistan’dan, İran’a, Irak’a, Suriye’ye ve bütün diğer Türk dünyasına; Çin Seddi’nden Adriyatik’e, Hindistan’dan, Yakutistan’a, Çuvaşistan’a, Tataristan’a, Moldova’ya, Macaristan’a ve Balkanlar’a kadar geniş Türk coğrafyasında bugün de canlı bir şekilde yaşatılmaktadır.

Osmanlı’da Nevruz

Türkler tarafından M.Ö. III. yüzyıldan beri kutlanan ve genelde Yeni Gün olarak adlandırılan Nevruz, Osmanlılarda da bahar bayramı ve yeni yılın başlangıcı olarak kutlanmıştır. Bugün de içinden Osmanlı ailesini çıkaran Kayı Boyuna mensup bazı aşiretlerin, 21 Mart tarihinde Ertuğrul Gazi’nin türbesi etrafında toplanıp, çeşitli törenler yaptıkları bilinmektedir ki buna Yörük Bayramı da denir.

Manisa’da bugün de Nevruz günü Mesir Bayramı törenleri yapılır. Mesir macunları, Sultan Camii’nin minare ve kulelerinden atılır. 1463-1552 tarihleri arasında yaşayan Musa Bin Müslihiddin tarafından 41 türlü baharat ve şekerle karışık yapılan bu macun, bir rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ı iyileştirmiş ve o da bu macunun yılda bir kere halka dağıtılmasını istemiştir. Nevruz ve Nevruziye adetleri II. Meşrutiyet’ten sonra terk edilmiş ve halk arasında yerini, Hıdrellez (5 Mayıs) şenliklerine bırakmıştır.[6]

Osmanlılar tarafından Nevruzı mübârek olarak da adlandırılan Nevruz, sayılı günlerden biri olarak kutlanmış, güneşin Koç (Hamel) burcuna girdiği, ilkbaharın ılımlı gününe “Nevruz” denilmiştir. Yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilen bu günde eğlenceler tertip edilir, sarayda olduğu gibi halk arasında da eczahanelerde yapılan ve “Nevruziye” denilen macun rağbet görürdü. Eczacıdan gelen Nevruziye ve yedi sin (=heft sin) yani Arapçadaki sin harfiyle başlayan süt, simit, sukker, salep, sirke (sir), soğan, semek (balık) veya sefercil (ayva) bir tepsiye konulup evin efendisi önüne getirilir, evdekiler de, tepsinin etrafına iki diz üstünde otururlardı. Evin efendisi, herkesin önünde bu malzemelerden birer fincan veya tabak ile herkese dağıtır ve gün dönümü saati geldiği vakit, buyurun hitabıyla önce macundan, sonra diğerlerinden birlikte alınır, evin efendisi yılın saadetle geçmesi için uzunca bir dua yapar, eller öpülür ve merasim sona ererdi.

Diğer bir Türk devleti olan Selçuklularda da Nevruz bayramı; şenliklerin yapıldığı, özel yemeklerin pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği bir gün olarak kutlanmaktaydı. Selçuklularda yılbaşı, güneşin koç burcuna girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul edilmiştir. İnanışa göre Nevruz, baharın ilk günü ve yılbaşıdır. Takvimler, hep marttan başlar. Selçuklu Dönemi’nde, Sultan Melikşah tarafından hazırlanan Takvimi Celali’de de 21 Mart yılbaşıdır ve 21 Mart, Selçuklularda hem mali işlerin düzenlenmesinde hem de diğer devlet işlerinin düzenlenmesin de yılbaşı olarak kabul edilmiştir. Nitekim Uzun Hasan tarafından tanzim edilen Akkoyunlu Kanunlarında da 21 Mart ilk vergi toplama dönemi olarak kabul edilmiştir. Osmanlılarda da malî yıl başlangıcı, Nevruz olarak alınmıştır ve mart, hemen bütün kanunnâmelerde verginin ilk taksitinin toplandığı aydır. Mart ayı, Cumhuriyet döneminde malî yılbaşı olarak devam etmiştir.

Türkiye’de Nevruz Kutlamaları

Nevruz, ülkemizin yaklaşık tüm bölgelerinde kutlanmaktadır. Güneydoğu illerimizden Gaziantep ve çevresinde 22 Mart gününe, “Sultan Nevruz” adı verilir. Diyarbakır’da son yıllarda siyasi ve ideolojik amaçlı kutlamalardan önce, Nevruz günü halk, eğlence ve mesire yerlerine giderek Nevruz’u kutlarlardı. Kars ve çevresinde; bu tarihte “kapı dinleme”, “baca baca” adetleri görülür. Evde bulundurulan çeşitli meyvelerden baca baca gezenlere verilir. Ayrıca Kars civarında, Nevruz günü bir evde toplanan genç kızlar ve erkekler, küçük bir çocuğu su almaya gönderirler. Çocuk hiç konuşmadan ve arkasına bakmadan bir kova su getirir, kovanın içine, orada bulunanları temsilen, renkli iplik ve iğneler atılır. Birbiriyle birleşen iğne ve ipliklerin sahiplerinin, birbirleriyle evleneceklerine inanılır.





nevruz nedir, nevruz neden kutlanır, nevruz, nevruz tarihi, nevruz bayramı, 21 mart, osmanlıda nevruz, türklerde nevruz, türkiyede nevruz kutlamaları, milli bayramlarımız, kutlamalar