Yazı Duyurusu

Menu

Browsing "Older Posts"

FARKLILIKLARA SAYGI

29 Mayıs 2018 Salı / No Comments
 altın sözler, anlamlı sözler, fark yaratmak, farklı olmak, özlü sözler, resimli sözler, farklılıklara saygı ödev notu, hoşgörü nedir, değerler eğitimi, ödev notları ders notları, çocuk eğitimi,

FARKLILIKLARIMIZ ZENGİNLİKTİR

Her insan farklı olduğunu düşünür.
Ya da farklı olmak ister.
Farklı olduğunun farkedilmesini bekler.
Farklı olmak, farkına varmaktır.

*

SOSYAL GELİŞİM VE DEĞERLER EĞİTİMİ

“FARKLILIKLARA SAYGI”

Günümüzde ulaşım ve iletişim teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, Dünya giderek çeşitli kültürlerin, ırk ve etnik kökenden insanların, farklı diller konuşarak bir arada yaşadığı bir toplum haline gelmiştir. Ülkelerin ekonomik ve toplumsal birliklere doğru yönelmesi, farklı kökenlere ve kültürlere sahip insanların bir arada, birbirlerini anlayarak yaşamalarını gerektirmektedir. Bu da birbirinden çok farklı özelliklere sahip insan ve grupların bir arada, uyum içinde yaşayabilmesi için bir uzlaşma kültürünün yaratılmasını ve farklılıklara saygı göstermenin öğrenilmesini gerektirmektedir.

Farklı özelliklere sahip grupların bir arada sorunsuz yaşamalarını engelleyen en önemli etkenlerden biri önyargılar ve ayrımcılıktır. İnsanlar ırk, din, etnik köken, cinsiyet, dış görünüş vb özelliklere göre kişileri gruplara ayırmayı, kendilerine benzemeyeni sevmemeyi ve hatta nefret etmeyi çoğunlukla ebeveynlerinden, diğer yetişkinlerden ve akran gruplarından öğrenirler.

Büyükler bilinçli ya da bilinçsiz olarak çocuklara kendi kalıplaşmış tutumlarını aktarırlar. Bazen de farklı gruplara karşı gösterdikleri davranışlar çocuklar tarafından örnek alınır. Çocukların kalıplaşmış tutum kazanmalarına neden olan bir etmen de kitle iletişim araçlarıdır. Televizyon programlarında, filmlerde, belli ırkların ya da toplumların sürekli tembel, şiddet tarafları vb. gösterilmesi çocukların bu toplumlara karşı olumsuz tutum geliştirmelerine neden olur.

Çocuklar:

—     1 yaşında farklılıkları fark ederler.

—     2 yaşında farklılıklar hakkında konuşur ve bunlarla ilgili sorular sorarlar.

—     3 yaşında, ön-önyargılar oluşturur, insanların belli özelliklerinden rahatsızlık duyduklarını belli ederler (ten rengi, toplumsal cinsiyet, fiziksel engellilik, dil vb.)

—     4 yaşında insanların farklı özelliklerinin nedenlerine ilişkin kendi kuramlarını oluştururlar.

—     5 yaşında zihinleri sorularla doludur: Kendisine ait özelliklerin hangilerinin kalıcı hangilerinin değişebilir olduğunu merak ederler.

Erken çocukluk döneminde çocuklar, çatışma, kızgınlık gibi hislerle yaratıcı ve şiddetten arınmış yollarla başa çıkmak yerine farklılıklara hoşgörüsüzlük göstermenin kabul edilebilir bir tepki olduğunu öğrenmeye daha yatkındırlar. Çocuğun çevresindeki ayrımcı tutumlardan etkilenmemesi, farklı kültür, grup ve bireylere hoşgörüyle yaklaşması için bazı becerilere sahip olması gerekmektedir. Bu amaçla eğitim sürecinde, aile ile işbirliği içinde, farklılıklara saygı eğitimine planlı bir biçimde yer verilmelidir.

FARKLILIKLARA SAYGI EĞİTİMİ

Farklılıklara saygı eğitiminin temelini bireyin kendisini ve çevresindeki diğer kişileri tanıması oluşturur. Bireylerin özellikleri açısından birbirlerinden farklı olması doğal olmakla birlikte, bu farklılıkların kaynağı hakkında yeterli bilgiye sahip olunmadığı zaman önyargılar oluşabilir. Çocuğun kendini ve diğerlerini tanıma çalışmalarında mümkün olduğu kadar bireysel farklılıklara ve aile kültüründe gözlenen çeşitliliğe yer vermek önemlidir.

Değerler Eğitimi programında “Farklılıklara Saygı”yı işleyeceğimiz çalışmalarda hedeflerimiz:

—  “Farklılıklara Saygı” kavramıyla ilgili bilinç geliştirme,

—  Farklılıkların zenginliklerimiz olduğu bilincini geliştirme,

—  Her çocuğun çeşitli geçmişlerden gelen insanlarla rahatça ve empati göstererek etkileşime girmesini özendirme,

—  Ayrımcılık karşısında her çocuğun kendisini ya da başkasını koruma becerilerini güçlendirebilmektir.

FARKLILIKLARA SAYGI duyan bir birey yetiştirmek istiyorsanız…

Kendinizi, hem kendi kimliğinizle hem de kendi kültürünüzle ilgili bilinçlendirin. Şu soruları kendinize sormanız yararlı olacaktır:
-     Ait olduğum kültür, inançlarımı, amaçlarımı, çocuklarla kurmuş olduğum ilişkileri nasıl etkiledi?

-     Kendimi ve ait olduğum kültürdeki insanları nasıl buluyorum?

-     Ben hangi yanlış bilgileri, klişeleri ve önyargıları öğrendim?

Önyargı ve ayrımcılık problemini dile getiren tartışmaları açmak konusunda girişimci olun. Çocuğunuza seyirci kalmamak, diğerleriyle beraber değişiklikler yaratma cesaret ve özgüvenine sahip olma konusunda örnek olun.
Çocuklarınızla olan konuşmalarınızda genelleyen “biz” ya da “yapılır, edilir” vb. ile kurulan cümlelerden kaçının. “Biz böyle yapıyoruz” ya da “böyle yapılır” yerine “ben bunu böyle yapıyorum” ya da “biz bizim evde böyle yapıyoruz, siz belki farklı yapıyorsunuzdur, ikisi de geçerli” cümleleri daha uygun olur.
Her farklılıkta insanların benzerliklerini bulun. “Her insan güler, ağlar, yemek yer, çalışır, oynar, çünkü insanız. Ama bunları yapma ve uygulama biçimlerimiz farklıdır. Bu uygulamaların diğerinden daha iyi olan tek bir yolu yoktur. Hepsi insanların ihtiyaçlarını karşılar.” açıklaması yapılabilir.
Çocuklarınıza okuma kitabı seçerken, onların çeşitlilikler ve farklılıklar hakkında bilinçlendirilmesine dikkat etmeniz önemlidir. Farklı hayat şartlarını ve farklı grupların aynı olaylarda nasıl davrandıklarını sergileyen kitaplar seçmek yararlı olacaktır.

Kitaplar:

-    Toplumsal cinsiyet rollerindeki çokluğu, kültürel ve etnik arka planları, yaş kavramını, engelliliği ve çeşitli yetenekleri, meslekleri ve görevleri anlatmalı,

-    Doğru bilgi ve resimleri içermeli,

-    Günlük hayatta parçası oldukları toplumun farklı gruplarını yansıtmalı (nasıl çalıştıkları, aileleri ile nasıl yaşadıkları, çocuklara ve çocuk bakım ve eğitimine bakış açılarını, bayramlarını nasıl kutladıkları, boş zamanlarını nasıl değerlendirdikleri vs.)

-    Parçası olunan gruptaki çocuklar ve aileleri hakkında bol çeşit sergilemeli (yakın çevredeki kültürlere ait kitaplar olmalı),

-    Farklı yaşama şekilleri ve ailelerin gelir düzeyleri arasındaki ilişkileri çocuklara sunmalı (aileleri sadece iki çocuk ile gösteren –bunlardan biri kız diğeri de erkektir genellikle- resimlerden sakınmalı),

-    Farklı diller ve yazıları (körler alfabesinde hikâyeler, sağır ve dilsizlerin işaret dili, farklı diller ve alfabeler gibi) yansıtmalıdır.

Kaynaklar:

ERDEN, M., ÖMEROĞLU, E., KANDIR, A., YENİCE, B., AYHAN, N., UZUN, Ş., EREN, Z., DEMİRCAN, C., AKÇAR, Ş. (2006). Erken Çocuklukta Farklılıklara Saygı Eğitimi El Kitabı. İstanbul: Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı.

Sosyal Dışlanma ve Ayrımcılıkla Başetme Proje Notları. (2006). İstanbul: YÖRET Vakfı.






altın sözler, anlamlı sözler, fark yaratmak, farklı olmak, özlü sözler, resimli sözler, farklılıklara saygı ödev notu, hoşgörü nedir, değerler eğitimi, ödev notları ders notları, çocuk eğitimi, 

CESARET VE BAŞARI SÖZLERİ

28 Mayıs 2018 Pazartesi / No Comments
altın sözler, cesaret sözleri, başarı sözleri, cesur olmak için dua, cesur olmak nedir, cesur sahneler, cesur sözler, cesur ve güzel, cesur yürek, inanmak ile ilgili sözler,


CESARET VE İNANMA İLE İLGİLİ SÖZLER

“Cesurun bakışı korkağın kılıcından keskindir.” TÜRK ATASÖZÜ
*
“Gerçek başarı, başarısız olma korkusunu yenmektir.” PAUL SWENEEY
*
“Hayattan korkma. Onun iyi olduğuna inan. Bu inancın onu gerçekleştirecektir.” WİLLİAM JAMES
*
“Cesaret korkunun yokluğu değildir, başka bir şeyin korkudan daha önemli olduğu kanısıdır.” AMBROSE REDMOON
*
“Korktuğunuz biricik şey korkunun kendisidir.” F. D. ROOSEVELT
*
“Hayat ya cesur bir tecrübedir ya da hiçbir şey değildir.” HELEN KELLEN
*
“Cesur olmak için cesurmuş gibi hareket etmek, bütün irademizi  bu amaca göre kullanmak gerekir.”  WİLLİAM JAMES
*
“Dünyada sadece sevinç olsaydı cesur ve sabırlı olmayı asla öğrenemezdik.” HELLEN KELLER
*
“Cesaretli bir adam tek başına çoğunluktur.” ANDRE JACKSON
*
“Kahraman ve korkak. İkisi de tamamen aynı korkuyu duyarlarken, kahraman korkusuyla yüzleşip onu bir aleve çevirebilir.” CUS D´AMATO
*
“Cesaret korkuya direnmek ve korkuyu alt etmektir. Korkusuzluk değildir.” MARK TWAİN

altın sözler, cesaret sözleri, başarı sözleri, cesur olmak için dua, cesur olmak nedir, cesur sahneler, cesur sözler, cesur ve güzel, cesur yürek, inanmak ile ilgili sözler,

“Yüzünüzü güneşe döndüğünüz zaman gölgeler hep arkanızda kalır.” HELEN KELLEN
*
“Korkularımızın bizi umutlarımızın ardına düşmekten alıkoymasına izin vermemeliyiz.” J. F. KENNEDY
*
“Üzüntü, korkunun insan kafasında meydana getirdiği ince bir akıntıdır.  Onun büyümesine müsaade edilirse, o küçük akıntıdan, bütün öteki düşünceleri içine alıp akıtan bir kanal olur.” ARTHUR SOMMERS ROCHE
*
“Yapabildiğiniz veya düşünebildiğiniz here neyse başlayın. Cesaretin dehası, kudreti ve büyüsü vardır.” GEOTHE
*
“Hayatınızın sona ereceğinden korkacağınıza hiç başlamayacağınızı düşünün.” J. C. NEWMAN
*
“Pek çok kimse kaçmaktan korktuğu için cesur zannedilmiştir.” ABD ATASÖZÜ
*
“İnsan tehlikeyle karşılaşmadan cesur olup olmadığını anlayamaz.” LA ROCHEFOUCAULD
*
“Cesaret hiç korkmamak değil, korkuya rağmen bir şeyler yapabilmektir.” NAPOLYON HİLL
*
“Adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir, ama itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı? ELİE WİESEL
*
“Başınıza sadece harika şeyler gelmişse cesur olamazsınız.” MARY TLER MOORE





altın sözler, cesaret sözleri, başarı sözleri, cesur olmak için dua, cesur olmak nedir, cesur sahneler, cesur sözler, cesur ve güzel, cesur yürek, inanmak ile ilgili sözler,





ZEKAT ve SADAKA-İ FITR

24 Mayıs 2018 Perşembe / No Comments
 fıtır sadakası, fitre nedir, fitrenin hükmü, zekat nedir, zekatın dinimizdeki yeri ve önemi kısaca, kimler zekat vermeli, zekat kimlere verilir, zekat ne zaman verilir, zekat nasıl verilir

ZEKAT ve SADAKA-İ FITR

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فِى سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَا اَنْفَقُوا مَنًّا وَلَا اَذًى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ
وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.(Bakara Suresi, 262)

Aziz Müslümanlar!
İslam dininin gayesi, mutlu ve huzurlu bir toplum oluşturmaktır. Mutlu ve huzurlu bir toplumun oluşmasında ibadetlerin önemi büyüktür. İşte zekât ve sadaka, bu huzurun oluşmasına katkı sağlayan ibadetlerimizdendir.

Zekât;

İslam’ın beş temel esasından biridir. Artmak, çoğalmak ve temizlenmek manalarına gelen zekat, dinen zengin sayılan her müminin yılda bir kez vermekle yükümlü olduğu farz bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de Cenaba-ı Allah şöyle buyurur:
"Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir."

Fitre ise;

Ramazan ayında fakirlere verilen, bir sadakadır. Dini ölçülere göre zengin olan kimsenin hem kendisinin hem de aile fertlerinin fitrelerini vermesi gerekir. Fitre, orucun kabulüne, kabir azabından kurtuluşa bir vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermek ve bayram gününün neşesinden onların da istifade etmeleri için bir yardımdır.

Zekât ve Fıtır sadakası, aynı zamanda günahlardan temizlenme ve arınma vesilesidir. Bu gerçeği Kur’an-ı Kerim;

خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

"Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."  (Tevbe; 103)

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ  اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ

"Kim Allah'a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükafat da vardır."  (Hadîd; 11)

 اِنَّ الْمُصَّدِّق۪ينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَر۪يمٌ

"Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükafat da vardır."  (Hadîd; 18)

Ayetleriyle dile getirirken, sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de;
“Suyun ateşi söndürmesi gibi sadaka da günahları giderir…”(Tirmizi İman 8)
buyurmaktadır.

Yüce Allah;

وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ

"Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.""  (İbrâhîm; 7)

Onun için zekat ve sadaka hem kişinin malını temizler hem de toplumsal kaynaşmayı sağlar.
Zekâtın ve sadakanın dini boyutu olduğu gibi toplumsal ve sosyo-ekonomik bir yönü de vardır. Zekât ve sadaka, sahibini dinen ve psikolojik olarak rahatlattığı gibi, muhtaç kimselerin de maddi ihtiyaçlarını bir nebze olsun karşılamalarına vesile olur. Bu sayede toplumda birlik ve dayanışma sağlanır. Unutulmamalıdır ki; Zekât, mükellefin borcu olduğu gibi, muhtacın da hakkıdır.
Mali bir ibadet olan zekât ve fıtır sadakasının, muhatabı incitmeden, insan onuruna yakışır şekilde verilmesi gerekir. Gösteriş amacıyla, fakirin onurunu zedeleyecek şekilde yapılan yardımlardan sevap elde edilemeyeceği, hatta bunun büyük bir vebal olacağı iyi bilinmelidir.
Gördüğümüz gibi zekât ve sadaka layıkıyla yerine getirildiğinde hem sahibine, hem muhtaca ve hem de topluma olan faydası ortadadır. Gelin bu iyilikten mahrum kalmayalım. Yüce Allah’ın bizlere emanet olarak lütfettiği malın ve mülkün sorumluluğunu bilelim. Bizim için bir arınma ve yücelme vesilesi olduğu bilinciyle Zekât ve Fıtır sadakası ibadetimizi en güzel şekilde yerine getirelim. Yüce Rabbimizin rızasını gözeterek vereceğimiz zekâtın, fitrenin ve yapacağımız diğer güzel amellerin sevaplarımızı çoğaltacağını ve malımıza bereket, hayatımıza huzur getireceğinin bilincinde olalım.

Zekât ve Fitre vermemenin de büyük bir vebal olduğunu unutmayalım. Ayrıca Yüce Rabbimiz;

اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَز۪ينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِۜ  كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَراًّ ثُمَّ يَكُونُ حُطَاماًۜ وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَد۪يدٌۙ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

"Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir."  (Hadîd; 20)
Buyurmaktadır. Bu bakımdan "oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibaret" olan dünya hayatımızda Allah'ın bize verdiği ve Allah'ın kendi malı olan varlıklardan O'nun yolunda harcayarak ona güzel borç verelim ki öbür dünyada değerli mükafattan faydalanalım.(Karz-ı Hasen) Bu bakımdan Zekat, Fitre ya da sadaka gibi  malımızın manevi sigortasıdır. Özellikle Ramazan ayında daha çok hayır hasenat yaparak o mübarek iklimden faydalanmalıyız. Ahirete, Allah yolunda infak ettiklerimizi, zekât, fitre ve sadaka olarak verdiklerimizi götürebileceğiz. Unutmayalım ki; veren el alan elden her zaman üstündür.
*
Zekatın ödeme şekli:

Zekâta tâbi olan altın, gümüş, hububat, ehlî hayvanlar ve ticaret mallarının zekâtı, kendilerinden vermek suretiyle ödeneceği gibi, kıymetlerini vermek suretiyle de ödenebilir. Bu hususta zekât sahibi serbesttir. Binaenaleyh bir kimse altının zekâtını altın olarak ödeyebileceği gibi kumaş, zahire, gümüş olarak da ödeyebilir. Şu kadar var ki bu hususta fakirler için daha faydalı olan ciheti tercih etmek evlâdır.

Nisab miktarında olan bir malın zekâtı, daha sene dolmadan ta`cil edilerek fakirlere verilebilir. Çünkü vücubun sebebi olan nisab bulunmuştur. Müeccel olan, yani, ileride verilmesi gereken borcu ise ta`cil etmek câizdir. Fakirlerin lehine harekettir. Fakat mal nisab miktarında değil ise ta`cil câiz olmaz. Nisab miktarındaki bir malın, birkaç senelik zekâtı birden verilebilir. Sene sonunda bu miktar mevcut ise, zekâtları verilmiş olur. Eksilmişse, verilen fazla zekât nafile sadaka yerine geçer. Artmışsa aradaki farkın zekâtı verilir.

* Çoluk çocuk sahibi bir fakire zekât verildiği zaman verilen zekât miktarı, bu aile ferdlerine bölündüğü takdirde herbirine nisab miktarı düşmezse, verilen zekât nisab miktarı sayılmaz. Böyle ödemelerde kerahet yoktur.

* Zekât sayılmak şartı ile bir fakiri evde oturtmak zekât yerine geçmez. Çünkü bunda fakire temlik yoktur.

* Ticarî ortaklıklarda malın yekûnu itibar edilerek her ortak mükellef tutulmaz. Her ortağın hissesine düşen miktar nisaba ulaşıyorsa, herbirinin zekât vermesi gerekir. Hissesi nisab miktarına ulaşmıyan ortak, başka malı yoksa zekât vermez.

Bir Kimsenin Zekât Vermekle Mükellef Olmasının Şartları: 

1. Zekât verecek kimse Müslüman, âkıl ve bâliğ olmalıdır. Gayri müslimlere, mecnunlara, bülûğa ermemiş çocuklara zekât farz değildir. İmam-ı Şâfiî'ye göre çocukların ve akıl hastalarının malları var ise, o mala zekât düşer. Verme işini de velileri yerine getirirler.

2. Zekât verecek kimse, havâyic-i asliye denilen zaruri ihtiyaçlarından ve bir de -eğer varsa- borcundan başka nisab miktarı veya daha fazla bir mala sâhip olmalıdır. Nisab miktarı kadar malı olmayana zekât düşmez. Nisab, zekâtın farz olması için şeriatın tâyin ettiği mal miktarıdır. Bu miktar; maldan mala değişir.

3. Zekât lâzım gelmek için, malın nemâ, yâni, büyüme ve artma kabiliyeti de olmalıdır. Altın ve gümüş para ve zinetler, ticarette kullanılan herhangi bir eşya veya hayvan zekâta tabi olduğu gibi; neslini çoğaltmak veya sütünü sağmak için kırlarda otlatılan hayvanlar da zekâta tâbidir. Çünkü bunlarda nemâ vardır.

4. Zekâtı verilecek mal, sâhibinin bizzat elinde olmalı, yani sahibi malına tam mâlik bulunmalıdır. Binaenaleyh kocasından mehrini almamış bir kadına, o mehirden dolayı zekât lâzım gelmez. Rehindeki bir maldan dolayı da zekât gerekmez. Zira o mal, bir borca karşılıktır. Mala tam mâlikiyet söz konusu değildir. Aynı şekilde borçlu kimse, borcuna karşılık olan bir malından dolayı zekât ile mükellef olmaz. Yolculukta olan bir kimse, malının zekâtıyla mükelleftir. Zira malı yanında değilse de, bir vekil veya nâible malında tasarruf edebilir.

5. Zekâtı verilecek malın üzerinden tam bir sene geçmiş olmalıdır. Buna havl-i havelan denir. Çünkü bu müddet içinde, malın nemâsı = artması ve kıymetlenmesi tahakkuk eder. Nisab miktarı, hem senenin başında, hem de sonunda bulunmalıdır. Bu miktarın sene içinde muvakaten eksilmesi zekâta mâni değildir. Zekât hesâbında esas olan kamerî senedir ki, bu da 354 gündür.

Zekât Ne Zaman Ödenir? 

Kuvvetli ve en sahih olan görüşe göre, üzerine zekât düşen mal ve paraların zekâtı, o mal ve paranın üzerinden bir sene geçtikten sonra, fevren, yani, sene biter bitmez hemen verilmesi icabeder. Özürsüz olarak te'hir etmek câiz olmaz. Günahı muciptir. Diğer bir görüşe göre ise, zekâtın verilmesi fevrî değil, terahî üzerine farzdır. Yani sene nihayetinde hemen verilmesi lâzım değildir. Mükellef bunu hayatta bulundukça dilediği zaman edâ edebilir. Edâ etmeden ölürse, ancak o zaman günahkâr olur. Fakat bu görüş zayıftır.

Zekatın Verileceği Yerler:

Zekat verilecek kimseler, Müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular, mükâtebler (sözleşmeli köleler), mücahidler ve amiller (zekat toplayıcıları) olmak üzere yedi kısımdır. Şöyle ki:

1) Fakir: İhtiyacından fazla olarak nisab mikdarı bir mala sahib olmayan kimsedir. Bu kimsenin temel ihtiyaçlardan olan evi, ev eşyası ve borcuna denk parası bulunsa da, yine fakir sayılır.

2) Miskin: Hiç bir şeye sahib olmayıp yemesi ve giymesi için dilenmeye muhtaç olan yoksul kimsedir.

3) Borçlu: Bundan maksad, borcundan fazla nisab mikdarı mala sahib olmayan veya kendisinin de başkasında malı varsa da, alması mümkün olmayan kimsedir. Böyle borçlu olan kimseye zekat vermek, borcu olmayan fakire vermekten daha faziletlidir.

4) Yolcu: Bundan maksad, malı memleketinde kalıp elinde bir şey bulunmayan garib kimsedir. Böyle bir adam yalnız ihtiyacı kadar zekat alabilir, ihtiyaçtan fazla alması helal olmaz. Bununla beraber bu gibi kimselerin mümkün olunca borç almaları, zekat almalarından daha iyidir.

Kendi memleketinde bulunduğu hâlde malını kaybeden ve böylece muhtaç durumda kalan kimse de yolcu hükmündedir. Bunlar, sonradan mallarını ele geçirmekle, almış oldukları zekat paralarından arta kalanı sadaka olarak fakirlere vermeleri gerekmez.

5) Mükâteb: Bir bedel karşılığında azad edilmek üzere efendisi ile bir anlaşma yapmış olan köle veya cariye demektir. Böyle borç altına girmiş olan bir köleyi bir an önce hürriyetine kavuşturmak için ona zekat verilebilir. Fakat bir kimse, kendi mükâtebine zekat veremez. Çünkü bunun yararı kendisine dönmüş olur.

6) Mücahid: Bundan maksad, Allah yolunda gönüllü olarak savaşa katılmak istediği halde, yiyecekten, silahdan ve diğer şeylerden mahrum olan kimse demektir. Böyle bir kimseye, ihtiyaçlarını gidermesi için zekat verilebilir. Buna: "Fi sebilillah infak = Allah yolunda harcama" denir.

7) Amil: Bundan maksad, idareci tarafından meydandaki zekât mallarının zekatlarını toplamakla görevlendirilen kimsedir. Buna "Saî, tahsildar" da denir. Böyle bir görevliye, bu çalışması süresince, fakir olmasa bile, ailesinin ve kendisinin ihtiyaçları için yeterince zekat verilebilir.

Yukarıda gösterilen yedi kısımdan her biri, zekâtın verileceği yerdir. Bir kimse zekatını bunlardan herhangi birine verebileceği gibi, bir kısmına veya tümüne de dağıtabilir. Bununla beraber nisab mikdarına ulaşmayan bir zekatın, bunlardan yalnız birine verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bu ihtiyacı karşılamış bulunur.

Bir fakire bir elden nisab mikdarı zekat vermek caiz ise de, keraheti vardır. Ancak fakirin borcu varsa veya kalabalık nüfusu olur da bu zekatı onlarla bölüştüğü zaman nisab mikdarı kendilerine düşmezse, bunda kerahet yoktur.

Bir fakir, bir zenginden malının zekâtını isteyerek mahkemede dava edemez. Çünkü zekâtın o davacı şahsa verilmesi bir borç değildir. Aynı zamanda bu bir ibadet olduğundan, sahibinin din anlayışına bırakılmıştır.






fıtır sadakası, fitre nedir, fitrenin hükmü, zekat nedir, zekatın dinimizdeki yeri ve önemi kısaca, kimler zekat vermeli, zekat kimlere verilir, zekat ne zaman verilir, zekat nasıl verilir

HAYIRLI RAMAZANLAR

9 Mayıs 2018 Çarşamba / No Comments
hayırlı ramazanlar, ramazan nedir, ramazan hakkında bilgi, ramazan bayramı tarihi 2017, ramazan ne zaman, ramazan hakkında hadis ve ayetler, oruç hakkında ayet ve hadisler, orucun faydaları, oruç nasıl tutulur


Ramazan Ayı Hakkında Bilgi


Kameri aylardan dokuzuncusunun ismi. Müslümanların oruç tutmakla mükellef oldukları, dinimizce yüce ve kutsal kabul edilen ay.

Ramazan, arapça bir kelimedir. Bu mübarek ay'a Ramazan isminin verilmesindeki hikmet şöyle belirtilmiştir:

1- Yaz sonunda, güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına "ramdâ" kelimesinden alınmıştır. Bu yağmurun yeryüzünü temizlediği gibi, Ramazan ay'ı da müminleri günah kirlerinden temizler. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s); Kim inanarak ve alacağı sevabı Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır" (Buhârî, Savm, VI) buyurmuştur.

2- Güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızması anlamına olan "ramad" kelimesinden alınmıştır. Böyle kızgın yerde yürüyenin ayakları yanar, zahmet ve meşakkat çeker. Bunun gibi oruç tutan kimse de açlık ve susuzluğun hararetine katlanır, meşakkat çeker, içi yanar. Kızgın yer orada yürüyenlerin ayaklarını yaktığı gibi, Ramazan da müminlerin günahlarını yakar, yok eder.

3- Kılıcın namlusunu veya ok demirini inceltip keskinleştirmek için yalabık iki taşın arasına koyup döğmek anlamına olan "ramd" dan alınmıştır. Bu ay'a Ramazan isminin verilmesi de Arapların bu ayda silahlarını bileyip hazırladıklarından dolayıdır (bk. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, (t.y), I, 643-4).

Ramazan ay'ına "on bir ayın sultanı" denilmiştir. Bu ayın özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Kur'an-ı Kerim'de ismi açık olarak geçen tek ay Ramazan ayıdır.

2- Kur'an-ı Kerim bu ay içerisinde indirilmiştir. Yüce Rabbimiz; Ramazan ay'ı öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren, hidayeti ve hakkı batıldan ayırmayı açıklayan Kur'an, bu ayda indirildi" (el-Bakara, 2/185) buyurmuştur.

3- Kur'an-ı Kerim'de, "bin aydan daha hayırlı" olduğu belirtilen Kadir gecesi bu ay içerisindedir.

4- Dinimizin beş temelinden biri olan oruç ibadeti bu ayda üzerimize farz kılınmıştır. Kur'an-ı Kerim'de; "Sizden kim bu aya yetirirse oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) buyurulur. Ramazan ay'ı girince şartlarını taşıyan kimselere oruç farz olur (bk. Oruç).

5- Fıtır sadakası vermek bu aya mahsus bir ibadettir (bk. Fıtır Sadakası).

6- Teravih namazı da bu ay'a mahsus ibadetlerimizdendir. Ebû Hüreyre (r.a)'dan şöyle rivayet edilmiştir:

"Resulullah (s.a.s)'in Ramazan hakkında şöyle buyurduğunu işittim: Kim inanarak ve sevabını umarak Allah rızası için teravih namazı kılarsa geçmiş günahları bağışlanır" (Buhârî, Teravih,I; ayrıca bk. Teravih).

7- İtikafa girmek: Ramazan ay'ının son on gününde itikafa girmek sünnettir. Hz. Peygamber (s.a.s) Ramazan'ın son on gününde daha çok ibadet ve taatta bulunurdu. Hz. Âişe validemizden şöyle rivayet edilmiştir:

"Resulullah (s.a.s) Ramazan ayının son on günü girince elini eteğini toplar, geceyi ihya eder ve ev halkını uyandırırdı" (Buhari, Kadr, V). Yine Hz. Âişe (r.a.) dan şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) Ramazan'ın son on gününde vefatına kadar itikafa girdi. İrtihalinden sonra da zevceleri itikafa devam ettiler" (Buhari, İtikaf I).

8- Ramazan ayında Kur'an-ı Kerim'i okumak, hayır ve hasenatta bulunmak: İbn Abbas (r.a.) dan şöyle rivayet edilmiştir: "Resulullah (s.a.s) insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ay'ı girip de kendisiyle Cebrail (a.s.) karşılaştığı zaman daha da artardı. Cebrail (a.s.) Ramazan ay'ı çıkıncaya kadar her gece Resulullah (s.a.s) ile buluşup, Resulullah (s.a.s) Kur'an'ı arzeder (okur) du. Resulullah (s.a.s) Cebrail (a.s) ile buluştuğunda insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert, daha faydalı olurdu" (Buhari, Savm, 7).

Hadis-i şeriften Ramazan ayında Kur'an-ı Kerim'i hatmetmenin sünnet olduğu anlaşıldığı gibi, gücü yetenlerin çokça sadaka vermeleri, hayır ve hasenatta bulunmalarının da sevap olduğu anlaşılmaktadır. Enes (r.a)'dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s)'e; "Hangi sadaka daha faziletlidir?" diye sorulunca, "Ramazan ayında verilen sadaka" buyurmuştur (Tirmizi, Zekat, 28).

Ramazan ay'ı dinimizce en faziletli ve mukaddes bir aydır. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.s)'den bir takım hadis-i şerifler rivayet edilmiştir:

Ebû Hureyre (r.a)'dan Resulullah (s.a.s)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ramazan ay'ı girince göklerin kapısı (başka bir rivayette Cennetin kapıları) açılır, Cehennemin kapıları kapanır, şeytanlar zincire vurulur" (Buhari, Savm, V).

Cabir b. Abdullah Resulullah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Ümmetime Ramazan ayında beş şey verilmiştir ki bunlar benden önceki hiç bir peygambere verilmemiştir":

1- Ramazan ayının ilk gecesi olunca Allah Teala ümmetime (rahmet bakışıyla) bakar. Allah her kime (rahmet bakışıyla) bakarsa ona ebedi olarak azab etmez.

2- Akşamladıklarında ağızlarının kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.

3- Melekler her gün ve gece onlara istiğfar ederler,'Allah'tan bağışlanmalarını dilerler.

4- Allah Teala Cennetine emredip; "Kullarım için hazırlanıp süslen. Onların dünya meşakkatlerinden kurtulup, benim yurduma ve ihsanıma istirahat için gelmeleri yaklaştı" buyurur.

5- Gecenin sonu olunca, Allah hepsini bağışlar. Orada bulunanlardan biri; "O gece Kadir gecesi midir?" deyince: "Hayır, çalışanları görmüyor musun? Onlar çalışıp işlerini bitirince kendilerine ücretleri tam olarak ödenir" buyurdu (Beyhaki'den naklen et-Tergîb, II, 92).

Ubade b. es-Samit (r.a)'dan: Resulullah (s.a.s) Ramazan ay'ının yeni girdiği bir gün şöyle buyurdu:

"Size bereket ayı Ramazan geldi. Bu ayda Allah sizi kuşatıp rahmetini indirir. Günahları bağışlayıp, duaları kabul eder. Allah bu ayda sizin hayır hususunda yarışmanıza bakar ve sizinle meleklerine karşı iftihar eder. Allah'a hayır ameller takdim ediniz. Şaki, günahkar, bu ayda Allahın rahmetinden mahrum olan kimsedir" (Taberani'den naklen et-Tergîb, II, 99).

İbn Hüzeyme'nin naklettiğine göre Selman (r.a) şöyle anlatmıştır; Resulullah (s.a.s) bir Şaban ayının son gününde bize şöyle hitab etti:

"Ey insanlar! Yüce ve mübarek bir ay'ın gölgesi üzerinize bastı. O ayda bir gece vardır ki bin aydan daha hayırlıdır. Allah o ayda oruç tutmayı farz kıldı. Geceleyin ibadet yapmayı (teravih) kılmayı nafile kıldı. O ayda bir hayır işleyen kimse diğer aylarda bir farz işlemiş gibi olur. O ayda bir farz işleyen ise diğer aylarda yetmiş farz işleyen gibidir. O, sabır ay'ıdır, sabrın karşılığı ise Cennettir. O, yardımlaşma ay'ıdır. O ayda müminin rızkı bollaştırılır. O ayda kim bir oruçluyu iftar ettirirse bu, günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Aynı zamanda oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Oruçlunun sevabından da birşey noksanlaşmaz. " Ashab; "Ya Resulullah! Hepimiz oruçluyu iftar ettirecek bir şey bulamıyoruz" deyince Resulullah (s.a.s):

Allah bu sevabı oruçluyu kuru bir hurma ile veya bir yudum su ile ya da bir yudum süt karışığı ile iftar ettirene de verir. O öyle bir aydır ki; evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu da Cehennem ateşinden kurtuluştur. O ayda köle ve hizmetçilerinin yükünü hafifleten kimseyi Allah bağışlar ve Cehennem ateşinden kurtarır" (et-Tergîb, II, 94-95).

2018 yılı Ramazan Ayı 15 Mayıs Salı akşamı başlayacak ve 14 Haziran Perşembe günü sona erecektir. Ramazan Bayramı ise 15 Haziran Cuma günü başlayacaktır.



orucun faydaları, oruç hakkında ayet ve hadisler, oruç nasıl tutulur, ramazan ayı 2018, ramazan hakkında bilgi, ramazan hakkında hadis ve ayetler, ramazan ne zaman, ramazan nedir, 


ÖLÜM ANINDA NELER OLUR?

/ No Comments
dünyalık zevkler, fani, gözyaşı, kader, ölüm nedir, resimli mesajlar, resimli sözler, ölüm anı neler olur, ölüm nasıl olur, hz muhammedin ölüm anı, ölüm ile ilgili ayetler, ölüm ile ilgili hadisler

ÖLÜM GELDİĞİNDE...

Ve ölüm geldiğinde, çok gereksiz şeyler için üzüldüğümüzü anlayacağız.
Herkes gibi, her yaşayan gibi.
Çevremizde her an birileri eksiliyor.
Dönülmez bir yolculuk ve geride kalan acı, gözyaşı, hatıra.
Bir o kadar da pişmanlıklar...
Artık ne yapılsa boş ve anlamsızdır.
Kader tüm gereksiz üzüntülerimizi, lüzumsuz kavgalarımızı,
manasız kin ve nefretimizi, peşine düştüğümüz dünyalıklarımızı...
Vurur yüzümüze, deler geçer kalbimizi.
Anlarız herkes gibi; fani, yokluk, boşluk...

*

ÖLÜM ANI VE SON NEFESLE İLGİLİ AYETLER

“…Rabbim! Beni(m ölümümü) yakın bir süreye kadar geciktirsen de, sadaka verip sâlihlerden olsam!” (el-Münâfikûn, 10)

“Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. Biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.” (el-Vâkıa, 83-85)

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kâf, 19)

“Melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken halleri nasıl olacak?” (Muhammed, 27)

“Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir…” (er-Rahmân, 26)

“Her can, ölümü tadacaktır…” (el-Enbiyâ, 35)

“O gün ne mal fayda verir, ne evlâd! Ancak kalb-i selîm ile gelenler müstesnâ!..” (eş-Şuarâ, 88-89)

“Ey îmân edenler! Allâh’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve Müslüman olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

“Kime uzun ömür verirsek, biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, onu beli bükük hâle getiririz. O kimseler bunu idrâk etmez mi? (Yolculuk ne tarafa?)” (Yâsîn, 68)

“…(Yâ Rabbî!) Benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle.” (Yûsuf, 101)

“…Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al!” (el-A’raf, 126)

“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99)

“Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döِndürüleceksiniz…” (el-Enbiyâ, 35)

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayâtı yaratmıştır…” (el-Mülk, 2)

ÖLÜM ANI VE SON NEFESLE İLGİLİ HADİSLER

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyor:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!..” (Münâvî, Feyzü’l-Kadir, V, 663)

“Kimin (hayâtta söylediği) en son sözü لا اله الا لله (Lâ ilâhe illallah ) olursa, cennete gider.” (Ebu Dâvud, Cenâiz, 15-16/3116)

“Bir kimse son nefeste (hâlis bir kalb ile) kelime-i tevhîd getirirse, cennete girer…” (Hâkim, Müstedrek, I, 503)

“Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, V, 663)

“Bir kimse son nefeste (hâlis bir kalb ile) kelime-i tevhîd getirirse, cennete girer…” (Hâkim, Müstedrek, I, 503)

“Ölmek üzere olanlarınıza Lâ ilâhe illallah demeyi telkin ediniz!” (Müslim, Cenâiz 1, 2.Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 16; Tirmizî, Cenâiz 7; Nesâî, Cenâiz 4; İbni Mâce, Cenâiz 3)

“Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol!..” (Buhârî, Rikak, 3)

“Allâh’ım! Gerçek hayat sadece âhiret hayâtıdır.” (Buhârî, Rikak, 1)

“Kabir, (amellere göre) ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 26/2460)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, biz ümmetini îkaz sadedinde:

“–Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” buyurmuştu.

“–O pişmanlık nedir yâ Rasûlallâh?” diye soruldu. Efendimiz:

“–(Ölen), muhsin (ihsan sâhibi, sâlih) bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; şâyet kötü bir kişi ise, kötülükten vazgeçerek hâlini ıslah etmediğine pişman olacaktır.” cevâbını verdiler. (Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

“Bir kimse uzun zaman cennetliklerin amelini işler, sonra ameli cehennemliklerin ameliyle sona erdirilir. Bir kimse de uzun zaman cehennemliklerin amelini işler, sonra ameli cennetliklerin ameliyle hitâma erdirilir.” (Müslim, Kader, 11)

“Zevkleri bıçak gibi keseni -ölümü- çok hatırlayın!” (Tirmizî, Zühd, 4)

“Hiçbiriniz ölmeyi istemesin. Ölüm kendiliğinden gelmeden önce de öleyim diye dua etmesin. İnsan ölünce hiçbir iyilik yapamaz. Mü’minin hayatta kalması iyiliklerini çoğaltır.” (Müslim, Zikir 13. Ayrıca bk. Nesâî, Cenâiz 1)

PEYGAMBER -sallâllâhu aleyhi ve sellem- EFENDİMİZİN ÖLÜM ANI

Hazret-i Âişe ve Hazret-i Ali -radıyallâhu anhümâ-’dan rivâyet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz’in vefâtına üç gün kala Cenâb-ı Hak her gün Cebrâil -aleyhisselâm-’ı göndererek Rasûlü’nün hatırını sormuştu. Son gün olunca Cebrâil -aleyhisselâm- bu sefer yanında ölüm meleği Azrâil de bulunduğu hâlde geldi.

Cebrâil -aleyhisselâm-:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor! Hâlbuki o, Sen’den önce hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istememiştir! Sen’den sonra da hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir! Kendisine izin veriniz!” dedi.

Ölüm meleği içeri girip Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın önünde durdu ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Yüce Allâh beni Sana gönderdi ve Sen’in her emrine itaat etmemi bana emretti! Sen istersen rûhunu alacağım! İstersen, rûhunu sana bırakacağım!” dedi.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey ölüm meleği! Sen (gerçekten) böyle yapacak mısın?” diye sordu.

Azrâil -aleyhisselâm-:

“–Ben, emredeceğin her hususta sana itaatla emrolundum!” dedi.

Cebrâil -aleyhisselâm-:

“–Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor!” dedi.

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Allâh katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu, canımı al!” buyurdu.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:

“–Lâ ilâhe illallâh! Ölümün, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:

“–Ey Allâh’ım! Refik-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ (yâni yüce dost, yüce dost)!..” diye diye Rabb’ine duyduğu aşk ve iştiyâkın tezâhürü olan nice ulvî hâtıralarla dolu bir ömrü ardında bırakarak bu fânî âlemden hakîkî âleme hicret etti. (Bkz. İbn-i Sa‘d, II, 229, 259; Belâzûrî, Ensâbu’l-Eşrâf, I, 565; Ahmed, VI, 89.)

ÖLECEĞİNİ ANLAYAN KİMSENİN YAPACAĞI DUA

Âişe  radıyallahu anhâ şöyle demiştir:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in bana yaslanarak:

-“Allahım, beni bağışla, bana merhamet et ve beni refîk-i a‘laya ilet!” diye dua ettiğini duydum. (Buhârî, Merdâ 19, Fezâilüs-sahâbe 5, Megâzî 83,84, Rikâk 42, Daavât 28;  Müslim, Selâm 46, Fezâilu’s-sahâbe 85, 87. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 76; İbni Mâce, Cenâiz 64.)

Yine Âişe radıyallahu anhâ şöyle demiştir:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i, ölüm döşeğinde, yanıbaşındaki su kabına elini daldırıp yüzüne sürerken gördüm. O, böyle yapıyor sonra da “Allah’ım ölümün şiddet ve sıkıntılarına karşı bana yardım et” diye dua ediyordu. (Tirmizî, Cenâiz 7. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 64)

PEYGAMBERİMİZ’İN VEFATI ÖNCESİNDE YAPTIĞI DUA

Hz. Âişe vâlidemizin rivayet ettiği bu iki hadiste, sevgili Peygamberimiz’in vefatı öncesinde ne yaptığını, nasıl dua ettiğini görmekteyiz. Hayatından ümit kesen, artık ölmek üzere olduğunu anlayan müslümanların o anda nasıl dua etmesi gerektiğini, yegâne örnek ve önderimiz Peygamber Efendimiz’den görüp öğrenmekteyiz.

Birinci hadise göre Efendimiz, Hz. Âişe’ye yaslanmış oluğu halde, Allah Teâlâ’dan mağfiret ve rahmet dilemiştir. Gecmişi ve geleceği kendisine bağışlanmış olan Efendimiz’in bu duası, herhalde herşeyden önce ümmetini eğitmek içindir. Bu nâzik ve krıtik anda, gaflete düşmeyip Allah’tan mağfiret ve rahmet dilemek gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü bu durum gerçekten göç hâli ve ölüm anıdır. O anda bile Allah’ın kulu olduğunu idrak edip O’na müracaatta bulunmak, herhalde yapılabilecek işlerin en isabetlisidir.

Efendimiz bu duasında “Allah’ım beni refîk-i a‘lâya ilet” niyâzında bulunmuştur. Refîk kelimesi hem tekil hem çoğul olarak kullanılmakta, böylece hem dost, arkadaş, hem de dostlar, arkadaşlar anlamına gelmektedir. Kelimeyi çoğul anlamında alırsak Resül-i Ekrem Efendimiz, bu duasıyla kendisinden önceki peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlere katılmasını istemiş olur. Nitekim bu sayılan kimseler hakkında Allah Teâlâ “Onlar ne güzel refiktirler” [Nisâ sûresi (4), 69] buyurmuştur. Bu takdirde mâna “beni güzel dostlara ilet” demek olur. Yine bir peygamber olan Hz. Yûsuf da “beni sâlihlere ilhak et!” [Yusuf sûresi (12), 101] diye dua etmiştir. Şayet refîk kelimesi tekil olarak değerlendirilir ve “er-Refîk”in Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden olduğu da dikkate alınırsa, Hz. Peygamber’in, kadri yüce mevlâya kavuşmak istediği anlaşılır. Bu takdirde mâna “ Beni Yüce Dost’a kavuştur” demek olur.

İkinci hadiste, Peygamber Efendimiz’in, çektiği ıstırabı hafifletmek için mübarek elini suya değdirip o güzel yüzüne sürdüğünü ve bu arada “Bana ölüm anının şiddet ve sıkıntılarına karşı yardım et” diye Allah Teâlâ’ya dua ettiğini görüyoruz. “Sekerât-ı mevt”, ölümün sıkıntıları, şiddeti demektir. Efendimiz’in bu duasından örnek alınarak genellikle dualarımızda hep “sekerât-ı mevt”i kolay kılması için Rabbimiz’e dua etmeliyiz. Bu dua, her zaman olduğu gibi, ölmek üzere iken de yapılmalıdır.

HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

Ölmek üzere olanların yapacakları dualar vardır.
Hz. Peygamber, bir insan ve peygamber olarak, ölüm anında yapılacak duaların ve söylenecek sözlerin örneğini vermiştir.
 Ölüm herkesin başındadır. Ölüm hâlinin sıkıntıları herkes için geçerli olduğuna göre, o sıkıntılardan Allah’a sığınmak gerekir 

GÖNÜL EHLİNİN ÖLÜM ANI İLE İLGİLİ SÖZLERİ

Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“İki gün ve iki gece vardır ki mahlûkat, onlar gibisini asla duymamış ve görmemiştir:

Gecelerin birincisi, kabir ehliyle kaldığın ilk gecedir. Daha önce onlarla hiç kalmamıştın.

İkincisi, sabahı kıyâmet olan gecedir ki artık gecesi olmayan bir gün başlayacaktır.

En dehşetli iki güne gelince, birincisi, Allah Teâlâ’dan bir habercinin gelip O’nun senden râzı olup olmadığını, senin cennete veya cehenneme gideceğini bildirdiği gündür.

İkinci gün de, amel defterinin sağ veya sol tarafından verilerek Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkarılacağın gündür.” (Bkz. Ebu’l-Ferec Abdurrahmân, Ehvâlü’l–Kubûr, s. 156; İbnü’l-Cezerî, ez-Zehrü’l-Fâih, s. 77)

İnsan için en büyük imtihan ve en dehşetli belâ, ölümdür. Ama ondan daha kötü olanı, ölümden habersiz yaşamak, onu hatırdan uzak tutmak ve Hakk’a lâyık ameller işleyememektir. Akıllı insana gereken, ölüm gelmeden evvel ona hazırlanmak ve nefsini kötü ahlâktan temizlemektir.

Şeyh Sâdî şöyle der:

“Ey kardeş, sonunda toprak olacaksın! Toprak olmadan toprak gibi mütevâzı olmaya bak!”

Hazret-i Ömer (r.a) da şöyle buyurmuştur:

“Hesâba çekilmeden evvel kendinizi hesâba çekiniz. En büyük arz (Allah Teâlâ’nın huzûruna çıkarılıp O’na arz edileceğiniz gün) için (sâlih ve güzel amellerle) süsleniniz! Şüphesiz dünyadayken nefsini hesâba çeken kimse için kıyâmet günündeki hesap hafif olacaktır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459)

Fânî vücûdumuz kabre defnedilirken evlâdımız ve malımız geride kalacak. Biz ancak amellerimizle toprağın sînesine gömüleceğiz. Orada kefenlerimizle birlikte bedenlerimiz de toprak olacak. Geriye bizimle birlikte sadece amel-i sâlihlerimiz kalacak.

 İmâm Gazâlî Hazretleri şöyle buyurur:

“Ölüm anında kişiyle birlikte ancak üç husûsiyeti kalır:

1) Kalp temizliği, yani kalbin dünya kirlerinden arınmış olması. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“(Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” (eş-Şems, 9)

2) Allâh’ın zikriyle ünsiyeti. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28)

3) Allah için muhabbet beslemesi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana tâbî olunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân, 31)

Kalp temizliği, ancak mârifetle yani Allah Teâlâ’yı kalpte tanımakla mümkündür. Mârifet de devamlı zikir ve tefekkürle meşgul olma neticesinde elde edilebilir. İşte bu üç sıfat, kurtarıcı vasıflardır.” (Rûhu’l–Beyân, XI, 274) Eğer insan, “yarın” için gerekli hazırlığı yapabilirse, ölümü güzelleşmeye başlar. Artık o kişi ölümden korkmaz.

Nitekim Bişr bin Hâris Hazretleri şöyle der:

“Allâh’a itaat eden bir kişi için kabir ne güzel bir menzildir.”

Hazret-i Mevlânâ da ne güzel söyler:

“Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allâh’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere ve ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüme dost olanların karşısına da dost gibi çıkar.

Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun.

Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, ölümün çehresi değil, senin kendi çirkin yüzündür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise, o ağacın yaprağıdır. Her yaprak, ağacın cinsine göredir…”




dünyalık zevkler, fani, gözyaşı, kader, ölüm nedir, resimli mesajlar, resimli sözler, ölüm anı neler olur, ölüm nasıl olur, hz muhammedin ölüm anı, ölüm ile ilgili ayetler, ölüm ile ilgili hadisler

EBABİLDEN UMUT KESİLMEZ!

8 Mayıs 2018 Salı / 2 Comments
abdurrahim karakoç sözleri, abdurrahim karakoç şiirleri, azrail, büyük melekler, ebabil kuşları, fil suresi, firavun, Nil nehri, resimli sözler, sabır, yeis, zalimler, ebabilden umut kesilmez şiiri

Fil çoğalsın, Ebabilden umut kesilmez
Firavun azsa da, Nil'den umut kesilmez
Zalimler ölmüyor diye yese kapılma
Sabret hele, Azrail'den umut kesilmez.
                                
                                                        Abdürrahim Karakoç





abdurrahim karakoç sözleri, abdurrahim karakoç şiirleri, azrail, büyük melekler, ebabil kuşları, fil suresi, firavun, Nil nehri, resimli sözler, sabır, yeis, zalimler, ebabilden umut kesilmez şiiri

GÜL

7 Mayıs 2018 Pazartesi / No Comments
diken, gül, gül bülbül, gül kokusu, gül neyin sembolü, gül sembolü, gülün dikeni, güzel koku, güzel sözler, resimli mesaj, gül çeşitleri, türkiyede gül yetiştiriciliği, ısparta gülü özellikleri, gül isimlerinin anlamı, altın sözler

GÜL VE DİKEN

Gülü seven dikenine katlanır.
Gül dikenine katlandığı için güzel kokar.

*

Gül Çeşitleri

Güller yıllarca hayatta kalmayı başarabilen ve genel olarak kışın yaprak döken ağaççıklardır. Yüzyıllardır aşkın sembolü haline gelmişler, bu yönüyle, şarkılara, şiirlere konu olmuşlardır. Pek çok renkte çiçek açabilirler. Sarılar, pembeler, beyazlar ve kırmızılar en yaygın olanlardır. Humuslu toprağı, aşırı olmamak şartıyla, güneşi ve gölgeyi severler. Ancak rüzgârdan hiç hoşlanmazlar. Tohum kullanılarak ya da genç ve sağlam gül dallarından çelikleme biçiminde yetiştirilirler. Dikenleri ve taç yaprakları bütün çeşitlerinin genel özelliğidir. Güllerin dönemsel olarak budanması çok önemlidir. Tomurcuk vermeden budanarak yaz için hazırlanmaları gerekir. 

Türkiye’de Gül Yetiştiriciliği

Türkiye’de 25 farklı gülün varlığı bilinmekte olsa da yaygın olan gül çeşitleri şunlardır:


Isparta Gülü, Orijinal Adıyla “Rosa Damascena”: Yetiştirilen güllerin büyük bir bölümü Isparta’da bulunur. yalnızca Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamakta kalmaz, aynı zamanda, dış ülkelere de satılır.

Yabani Gül, Orijinal Adıyla “Rosa Canina”: Genellikle 2-3 metre uzunlukta olup, pembe ve beyaz çeşitleriyle, ülkemizde oldukça yaygındır. Kuşburnu adında meyveleri bulunur. Bol miktarda C vitamini içerdiğinden, çayını ve marmelatını çok fazla kullanırız.

Güller o güzel kokuları ve muhteşem dolarıyla losyonlarımız, sabunlarımıza, parfümlerimize ve kremlerimize dönüşürler. Bu kadarla da kalmaz, tatlarına bayıldığımız şuruplara, sirkelere, reçellere dönüşürler. Güller kullanılarak, parklar, bahçeler, balkonlar ve teraslar süslenir. Hediye edilen çiçek türlerinin başta gelenidir.

Gül Çeşitleri

Güller farklı açılardan pek çok şekilde çeşitlendirilirler.

Yapıları açısından gül çeşitleri: Bodurlar, sarmaşıklar ve uzun boylular olmak üzere üç çeşittirler. Bodur olanlar genellikle saksılarda yetiştirilirler. Sarmaşık gülleri reçellerimizin yapımında ve yağ üretiminde kullanırız. Uzun boylu olanlar, hediyelik buketler için idealdirler. En çok kırmızı renk tercih edilir. Yaklaşık 40-50 metreye kadar uzadıkları görülmektedir.

Kokuları açısından gül çeşitleri: Kokulular, kokusuzlar olmak üzere iki çeşittirler. Kokulular genellikle kozmetik ve temizlik sektöründe kullanılanlar, kokulu olanlardır. Bunlar taç yapraklarının üstünde yer alan “yağ noktaları” sayesinde, bir tür özel koku saçarlar.

Çiçekleri açısından gül çeşitleri: Yalınkatlar, yarım katmerliler, katmerliler.

Yetişme zamanları açısından gül çeşitleri: Yılda bir açanlar, yılda pek çok kez açan yediverenler olmak üzere iki çeşittirler.





diken, gül, gül bülbül, gül kokusu, gül neyin sembolü, gül sembolü, güzel sözler, resimli mesaj, gül çeşitleri, türkiyede gül yetiştiriciliği, ısparta gülü özellikleri, gül isimlerinin anlamı, altın sözler

KUDÜS SÖZLERİ

/ No Comments
kudüs sözleri, kudüs ayetler, kudüs şiirleri, kudüs erbakan sözleri, kudüs recep tayyip erdoğan sözleri, nuri pakdil kudüs, mehmet akif inan kudüs, necip fazıl kısakürek kudüs, cahit zarifoğlu kudüs

Kudüs Sözleri 

Allah’ın mescidlerinde, O’nun adının zikredilmesini engelleyip, onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır? (Bakara 114)
*
Allah’ın evi esaret altındayken, Selahaddin nasıl kendi evinde yatar? (Selahaddin Eyyûbî)
*
Biz müslümanlar için, mübarek beldelerimizi korumak imkan değil, iman meselesidir. (Recep Tayyip ERDOĞAN)
*
Bir gün gelecek İsrail’e öyle bir tokat atacağız ki,bütün hayatı gözlerinin önünden GAZZE ŞERİDİ gibi geçecek (Necmettin ERBAKAN)
*
Mekke iddiamız, Medine davamız, Kudüs bitmeyen duamız, İstanbul son durağımız, son sığınağımız, koruyucu kalkanımızdır. İstanbul Kudüs’ündür, Kudüs İstanbul’un. Şam ve Bosna, Üsküp ve Kudüs emanettir bize. Emanetine sahip çık ey Türkiye! Ey Müslümanlar! Kudüslü bacılarım kadar dik durun. Dik durun ki, dünya Müslüman’ın ne olduğunu öğrensin artık. Kudüs’ü savunmak, gerçek bağımsızlığı savunmaktır. (Nuri Pakdil)
*
Peygamberlerin en kutsal sırlara eriştiği Kutsal Kudüs, İslam âleminin kanayan yarası, insanlığın utanç tablosu oldu. Yıkılasın İsrail! Enkazını göreyim! Sana ülke diyenin, yüzüne tüküreyim! (Necip Fazıl Kısakürek)
*
Kudüs’te kadın olmak; davanı, kâfirin gözünün içine bakarak savunabilmek ve dünyaya haykırabilmektir.
*
Yakındır sonsuz özgürlüğün… Yakındır ey Mirac’ın anahtarı… Kalbimin yarısı Mekke’dir, yarısı Medine. Üzerinde bir tül gibi Kudüs vardır.
*
Ah, Filistin’im! Ne zaman özgür kalacaksın? Ne zaman zalimin zulmünden kurtulacaksın? Ne zaman çocuklar oynayacak?
*
O lanetli kavimden intikam alınacağı gün, bu ümmetin kalbinden merhameti al Allah’ım! Belki de bir Selahaddin gerekti, bir de şanlı ordusu.
*
Biz Kudüs’ü kurtarmayacağız, Kudüs bizi kurtaracak!
*
İnşaallah üzerimizdeki ölü toprağını Kudüs davası ve sevdası kaldıracak! Ya uyandırın Bedr’in aslanlarını, ya da çağırın Kafkas kartallarını, söyleyin Selahaddin Eyyûbî’ye, MESCİD-İ AKSÂ ayaklar altında!
*
Ey mahşere inanan dünya Müslümanları, Kıyamet’e kadar mı, sürecek bu uykunuz? Kudüs işgal altında! Ey Kudüs! Ey Peygamberler kokusu! Ey yerin göklere en yakın avlusu!
*
Mescid-i Aksâ’yı gördüm düşümde, Götür Müslüman’a selam diyordu, Dayanamıyorum bu ayrılığa, Kucaklasın beni İslam diyordu.
*
Yahudileri kimse suçlamasın. Eğer Kudüs işgal atındaysa, Filistin’e pranga vurulmuşsa, Müslümanlar katlediliyorsa, SUÇ BİZİMDİR!
*
Madem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarureti vardır; biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizar etmekteyiz. Müslüman yürekler bilirim daha, Kızdı mı Cehennem kesilir, Sevdi mi Cennet. (Erdem Bayazıt)
*
Kesseler de ayaklarımızı Bil ki ey Kudüs Senin için ellerimi ayak yaparım! Kudüs Sözleri yazımız hoşunuza gittiyse aşağıdaki yazımızın da ilginizi çekeceğini düşünüyoruz.
*
Kudüs olacak bir gün pencerende manzaran; Biz yüzünü, sen Kudüs’ü göreceksin ey Müslüman!
*
Kudüs; Filistin davası değil, kıble davasıdır. Bu ümmetin cihad kalbi kıyamete kadar Kudüs’ün eteklerinde atacaktır.
*
Ey ilk kıblem! Sana rahat yoksa bizlere de yok! Muhammed’in aleyhisselam ordusu gelecek diye bekleyen gözü yaşlı bacımın ümidi olmak zamanı!
*
Ey Müslüman! Kudüs özgürleşmeden, özgürüm deme! Öyleyse, onurunu çiğnetme!
*
Kudüs, Mekke’dir. Kudüs, Medine’dir. Seven Kudüs’ü sevsin. Doğmak isteyen Kudüs için doğsun.
*
Ya Rabbî! Miraca şahitlik ettirdiğin Kudüs’ün, özgürlüğüne de bizleri şahit kıl! İmanımdan vazgeçmedikçe, Kudüs’ten vazgeçemem! (Nuri Pakdil)
*
Mescid-i Aksâ artık elimizde diyen Yahudilere bakın ve unutmayın: Bir ümmet cihad arzusunu kaybederse, namusunu da kaybeder.
*
Rabbim! Mahsun ve mazlum Mescid-i Aksâ’mızı içinde bulunduğu esaretten en kısa zamanda kurtar. Mescid-i Aksâ izzet, namus ve şeref!
*
Mescid-i Aksâ iman, hayat ve can! Bunlar giderse ne kalır geriye? Yaşamak anlam taşır mı? Ya Kudüs’te yaşarız ya da şehit oluruz!
*
Filistin, her mü’min kulun önünde bir sınav kağıdıdır.
*
Ey toprağın altındaki diriler geri dönün, çünkü toprağın üstündekiler çoktan öldüler. Mazlumlar ayağa kalkmadıkça, zalimler diz çökmez!
*
Kudüs ve ümmet yalnız değildir. Biriz, iriyiz, diriyiz! Aksâ’nın hürmeti çiğneniyor! Uyuma!
*
İlk kıble, Peygamberler otağı, Namaz ülkesi, Miraç şahidi, Aşıklar evi, Ey Kudüs! Sen ki mânâ ile maddenin buluştuğu şehirsin.
*
Kudüs’süz ve İstanbul’suz aşk yoktur. Kudüsteki zulme susan dil, imanlı bir kalbe tercüman olmaz! Ya dil yalandadır ya da kalpte iman yoktur!
*
Gülerek şehadete yürüyenleri,görmek mi istiyorsun? Dili lâl, kulağı sağır, gözleri kör Dünya!
*
Şahidim MESCİD-İ AKSA! Mescid-i Aksa sadece Filistinlilerin değil,bütün müslümanlarındır.
*
Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur.
*
Dedi ki; sen şairsin elindeki bu taş ne? Dedim ki; şair aşka boyun eğer, zulme değil. Peygamberin göğe yükseldiği yere sahip çıkamıyorsak yerin dibine girelim!
kudüs sözleri, kudüs ayetler, kudüs şiirleri, kudüs erbakan sözleri, kudüs recep tayyip erdoğan sözleri, nuri pakdil kudüs, mehmet akif inan kudüs, necip fazıl kısakürek kudüs, cahit zarifoğlu kudüs

İNSAN VE KAİNAT

4 Mayıs 2018 Cuma / No Comments

allah, cassini uzay aracı, dünya kainat, fotoğraf, gezegenler, insan ve kainat, insan ve kainat ilişkisi, altın sözler, altın tavsiyeler, nokta, resimli sözler, satürn, uzay, yaratıcı,

İNSAN VE KAİNAT

Dünya, Kainat'ta bir noktadır.
Ya İnsan!

*

İnsan ve Kainat; Küçük Kainat ve Büyük İnsan

Bir tarafta atomlarla yazılan hücreler, hücrelerden dokunan organlar, bunların birlikte çalışmalarıyla ortaya çıkan insan bedeni.

Öte yanda bakterilerle kaynaşan toprak, oksijen ve hidrojenin birlikteliğiyle meydana gelen su mucizesi, denizler, nehirler.

Tâ uzaklarda yıldızlarla bezenmiş gök yüzü, güneş ve ay…

Atomundan güneşine kadar her şey aynı hedefe yönelmiş durumda. Bütün çalışmalar, bütün ittifaklar kâinatın meyvesi olan insan için; insan ruhu için…

O ruh, bedende misafir kaldığı gibi, kâinatta da misafir; biri evi, diğeri şehri gibi. Bedenle kâinat arasında böylesine sıkı bir irtibat var… İkisi de insanın hizmetinde. İkisinin de bütün özellikleri ona göre ayarlanmış.. Şekilleri, büyüklükleri, mesafeleri hep o misafiri en güzel şekilde barındırmak için.

İnsan ve kâinat… Biri ağaca diğeri meyveye benzetiliyor...

İnsan için küçük âlem, âlem için de büyük insan tabiri kullanılmış.

Kâinat-insan ilişkisinin en önemli göstergesi bütün varlık âleminin nur-u Muhammedîden yaratılmış olması.

O nurdan safha safha yaratılan bu muhteşem kâinat, ihtiva ettiği bütün âlemleriyle insan mahiyetinde temsil edilmiş bulunuyor. İnsanın hafızası levh-i mahfuzdan haber verdiği gibi, insandaki demir elementi de âlemdeki demir madenini temsil ediyor. Ruh ve bedenden verdiğimiz bu iki örneğe yenileri eklenebilir.

“İnsan şu kâinatın hakaiklerine bir vâhid-i kıyasîdir, bir fihristedir, bir mikyastır ve bir mizandır. Meselâ, kâinatta Levh-i Mahfuzun gayet kat’î bir delil-i vücudu ve bir nümunesi, insandaki kuvve-i hafızadır. Ve âlem-i misalin vücuduna kat’î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir.” (Lem’alar)

Gözle güneş, gıdalarla mide, hava ile akciğer arasındaki yakın ilgiye dikkat ettiğimizde, meyvenin dala takılı olması gibi insanın da kâinat ağacına adeta bitişik olduğunu hisseder gibi oluruz. Yer çekimiyle arza bağlı olmamız da bunun ayrı bir göstergesi…

İnsan-kâinat ilişkisini unutmak insana hem fikir hem de şükür kapısını kapatan büyük bir engeldir. Böyle bir insan, kendini bu muhteşem âlemden adeta tecrit eder de, onun yerine makama, paraya, alkışlara, şöhrete, desinler sevdasına bağlanır, , demesinler endişesine kapılır. Bunlar çok küçük şeyler olduğu için, onlara bağlanan insan da manen çok küçülür, bücür kalır, gelişme göstermez.

Halbuki, kendisini kâinat ağacının başında durmuş, yüzü ebedî âleme dönük ve ebedî saadete aday olarak gören insan, kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî hedefleriyle çok yüce bir makama çıkar.

Nur Külliyatında, “iyyake na’büdü…” “ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” ayetleri tefsir edilirken önemli bir noktaya dikkat çekilir:

İnsan tek başına da namaz kılsa, yine “ben” değil de “biz” diye hitap ediyor. “Kimler namına ‘biz’ demektedir?” sorusuna cevap olarak üç ayrı cemaat nazara sunulur:

Birisi, o müminle birlikte namaz kılan yer yüzü mescidindeki büyük cemaat.

Diğeri, insanın her organı, her hücresi kendisine verilen görevleri yerine getirmekle rabbine ibadet halindedir. İnsan “yalnız sana ibadet ederiz” derken kendisinde mevcut bu cemaati de kast etmektedir.

Ve üçüncü cemaat: İnsan meyvesi veren şu kâinat ağacının tümü de görevinin başındadır ve bir ibadet üzeredir. O halde insan, kâinatı ve içindeki her şeyi niyet ederek de “iyyake na’büdü” diyebilir.

Demek oluyor ki, insan kâinat ağacının bir meyvesi olarak ağacının tüm ibadetlerini rabbine takdim edebilecek bir kabiliyette yaratılmıştır.

Bu görevi yerine getirenler büyük insanlardır. Böyle muhteşem bir cemaatin önüne geçmek, onlarla birlikte küllî bir ibadet yapmak büyük bir makam, ulvî bir mazhariyettir.

Bunların hiçbirini dikkate almadan yaşayan ve yüzünün herhangi bir köşesindeki küçük bir makam, yahut cüz’i bir servetle oyalanan insan, ömür sermayesini zayi etmiş bir zavallıdan başkası değildir.

İnsanın kâinattan çok daha büyük bir varlık olduğunu ders veren bir ayet-i kerime:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi; (onun hakkını yerine getirmedi.) Çünkü insan çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzap, 33/72)

İman, marifet ve muhabbet vadisinde kâinatta hiçbir varlığa nasip olmayan istidat insan ruhuna takılmıştır. Ayette geçen emaneti yüklenmekten diğer varlıkların çekinmelerinin mahiyeti ne olursa olsan, bizim ayetten alacağımız en önemli bir ders şudur:

İnsan, göklerin, yerin, dağların yüklenmekten çekindiği bir yükü yüklenen değerli ve şerefli bir varlık. Bu büyük insan, küçük sularda boğulmamalı, küçük hesaplarda yok olmamalı ve kendini küçültmemeli. Aksi halde, “çok zalim” ve “çok cahil” olur. Ve bu ulvî mahiyet, bir başka ayette haber verildiği gibi, hayvandan çok daha aşağılara düşer.

İnsan- kâinat ilişkisinin bazı yönlerine kısaca değinelim:

Kâinat bir kitaba benzetiliyor. Bu âlem, İlâhî kudret ve irade ile varlık sahasına çıkmış, ilim ve hikmet dolu muhteşem bir kitap gibi. En mükemmel okuyucusu ise “insan”.

Bu güzel teşbih bize şu dersi veriyor:

“Kâinat insan içindir, insan kâinat için değil.”

Bir başka teşbih:

“Kâinat bir saray insan ise misafir.”

Misafirhanenin her şeyi misafir içindir ve ona göre ayarlanmıştır. Güneş göz için yaratılmıştır, göz güneş için değil. Bütün yiyecekler mide içindir, mide onlar için değil. Bütün tatlar dile hitap etmektedir, dil onlara değil. Sesler de kulağın rızkı gibidir, insan seslere muhtaçtır, sesler insana değil.

Bedenden geçip ruh âlemimize şöyle bir nazar edelim:

Kâinat kitabının mana ile kaynaşan varlıkları insan aklına hitap etmekte ve onu düşünmeye sevk etmekteler. O halde o manalar aklın rızkı gibidirler.

Bütün güzellikler kalbimizi muhabbetle coşturur. Onlardaki bu cemaller kalbe hitap etmektedir. Onlar da ruhun birer rızkı hükmündedirler.

Kâinat bir tarla, insan ise onda ahireti namına ekip biçen bir çiftçi gibi.

“Dünya ahiretin mezrasıdır.” (Hadis için bk. Aclûnî, Ebu’l-Fida İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafa, Beyrut, 1351, I/412.)

Bu hadis-i şerifte olduğu gibi birçok ayet-i kerimede de “dünya” kelimesi, arz küresi manasına değil, ahiretten bu tarafa olan her şey, yani topyekûn kâinat manasına kullanılmaktadır.

Dünya hayatının tümü bir tarla gibidir. İnsan her duyu organıyla, aklıyla, hayaliyle, her bir hissiyle bu tarlaya farklı şeyler ekmekte ve bunların her birinden ayrı neticeler, farklı meyveler almaktadır.

Gözünü varlıkların yüzlerinde ibretle gezdiren bir kişi cennet namına mahsuller almaktadır. Bir başkası da gözlerini haramlar üzerinde dolaştırmakta, her haram nazardan ayrı bir azap devşirmektedir.

Diğer organları da aynı şekilde düşünebiliriz. Her birisi yaratılış gayesine uygun sahalarda dolaştığında sahibine ebedî saadet mahsulleri aldırmakta, aksi halde onu ebedî felaketlere sürüklemektedir.

Bu ekim ve mahsul alma işlemi, belki daha ileri seviyesiyle ruh âlemimiz için de söz konusudur. “Doğru veya yanlış düşünme, Allah namına yahut nefis hesabına sevme, faydalı yahut zararlı şeyleri hayal etme, hafızasına müspet yahut menfi bilgiler doldurma” gibi nice yönleriyle insanın ruhu, kalp âlemi ve his dünyası da ya cennet yahut cehennem mahsulleri vermektedir.

İnsan bütün bu mahsulleri kâinat içinde ve ondan yardım alarak verir.

- Güneş olmasa, helal yahut haram neye bakabileceğiz?

- Hava olmasa, doğru veya yanlış neyi konuşabileceğiz?

İnsan ve onu kuşatan şu muhteşem kâinat arasındaki bir başka ilgiden de kısaca söz edelim.

Tilki gibi kurnaz, serçe kadar ürkek, pars gibi parçalayıcı, bülbül gibi şakıyan, arı gibi bal veren, yılan gibi zehirleyen insanlar bulunduğu gibi, şu kâinattaki çok farklı özellikleri kendi ruh âlemlerinde yansıtan kişiler de mevcuttur.

Bazılarını görürsünüz, huyu pamuk gibi yumuşaktır, kalbi merhametle doludur; bazıları ise başkalarına karşı taş gibi sert ve hissizdir.

Bazıları insanların içi âlemini karartırken, bazıları insanlık âlemini güneş gibi aydınlatırlar.

Kış gibi soğuk ve donuk tiplere de rastlarsınız, bahar gibi gülen, yaz gibi sıcak kişilere de.

Necip Fazıl’ın şu mısraları bu gerçeği güzel ifade eder:

"Boşuna gezmişim yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış."

Kâinatta seyrettiğimiz, yüksek-alçak, büyük-küçük, âli- adi, parlak-sönük, uzak-yakın gibi nispetler âleminin küçük bir örneğini de insanların toplum hayatında görmemiz mümkün.

Kısacası, kâinat her şeyiyle insana göre ayarlanmış, ona hitap eden, onun ihtiyaçlarına cevap veren “büyük insan”…

İnsan ise, kâinat sarayında yaşayan, her yönüyle onunla temas halinde bulunan ve ondaki çoğu özelliklerin küçük bir örneğini benliğinde taşıyan “küçük kâinat”…

Bunlardan birini diğerinden koparamaz, ayrı düşünemezsiniz.

Kaynak: www.sorularlaislamiyet.com




allah, cassini uzay aracı, dünya kainat, fotoğraf, gezegenler, insan ve kainat, insan ve kainat ilişkisi, altın sözler, altın öğütler, nokta, resimli sözler, satürn, uzay, yaratıcı,