Yazı Duyurusu

Menu

Browsing "Older Posts"

ALLAH KİMLERİ SEVER?

28 Şubat 2019 Perşembe / No Comments
allah kimleri sever, allahın sevdiği kulların özellikleri, allahın sevdiği kulların vasıfları, altın sözler, hadisler, ayetler, allahın sevdiği kullar kuranı kerim, özlü sözler, özgün sözler,

Güzel olan güzel davranır.
İnsana en çak güzellik ve edep yakışır.
İnsan olan güzel davranır, edepli olur.
İnsan fıtratı güzellik ve edep üzerinedir.
Bunun için 'Herkes fıtratının gereğini sergiler' 
Biz güzellikten yana olalım. 
Çirkinlik kolay.
Sonuçta 'Güzellik kazanacak.'...Acer


ALLAH KİMLERİ SEVER?

İtikadı doğru olup, dinin emir ve yasaklarına riayet eden her Müslümanı Allahü teâlâ sever.

*

Aşağıdaki vasıflarda olan Müslümanları da, o huylarından dolayı sever. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ, güler yüzlü olanı sever.) Beyhekî

(Allah muhsindir, muhsinleri [iyilik edenleri] sever.) Taberani

(Allahü teâlâ, güzeldir, güzeli [güzel işleri] sever. Cömerttir, cömertliği sever. Temizdir, temizliği sever.) İ. Adiy

(Allahü teâlâ, yumuşak davrananı sever.) Müslim

(Allahü teâlâ, çok affedicidir, affetmeyi sever.). Hâkim

(Allahü teâlâ, tektir, teke riayet edeni sever.) İbni Nasr

(Allahü teâlâ, yaptığı işi hakkıyla [temiz, güzel] yapanı sever.) Beyhekî

(Allahü teâlâ, yardım isteyenin yardımına koşulmasını sever.) İ. Asakir

(Allahü teâlâ, tevbekâr genci sever.) Ebu-ş-Şeyh

(Allahü teâlâ, gençliğini Allah’a itaat yolunda geçiren genci sever.) Ebu Nuaym

(Allahü teâlâ, meslek sahibi olan ve mesleğinde maharetli mümini sever.) Taberani

(Allahü teâlâ, eski dostluğunu devam ettireni sever.) Deylemî

(Allahü teâlâ, mazlumun ve darda kalanın yardımına koşanı sever.) Beyhekî

(Allahü teâlâ, ısrarla dua edenleri sever.) Beyhekî

*

KURAN’I KERİM’DEN ÖRNEKLER

1. Tevbe edenler
Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever. (Bakara; 222)
2. Takva sahipleri
Hayır, öyle değil; ahdini yerine getiren ve günahtan sakınan bilsin ki, Allah şüphesiz Takva sahiplerini sever. (Âl-i İmran; 76)
3. Sabredenler
Allah, sabredenleri sever. (Âl-i İmran; 146)
4. Muhsin (Güzel davranan, iyilik sahibi, dürüst) kişiler
Allah Muhsinleri (güzel davrananları) sever. (Âl-i İmran; 148)
Allah (güzel davrananları, iyilikte bulunanları) sever. (Maide; 13, 93)
5. Tevekkül edenler
Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri (kendine dayanıp güvenenleri) sever. (Âl-i İmran; 159)
6. Temiz kimseler
Allah da çok temizlenenleri sever. (Tevbe; 108)
7. Adaletli olanlar
Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. (Hucurat; 9)

HADİSİ ŞERİFLERDEN BAZI ÖRNEKLER

1. İyi huylu kimseler
2. Kardeşlerini ziyaret edenler
3. Sadaka verip iyilik edenler
4. Misafirine ikram edenler
5. Dünya ve dünyalıklardan yüz çevirenler
6. Yumuşak huylu olanlar
7. İnsanlara kolaylık gösterenler


allah kimleri sever, allahın sevdiği kulların özellikleri, allahın sevdiği kulların vasıfları, altın sözler, hadisler, ayetler, allahın sevdiği kullar kuranı kerim, özlü sözler, özgün sözler,






HAFTANIN YAZISI

27 Şubat 2019 Çarşamba / No Comments
 ibretlik olaylar, dini hikayeler, duygusal hikayeler, gizemli olaylar, dini içerikli olaylar, hz musanın hayatı, hz musa israiloğulları, yahudiler, hz musa ve yahudiler, haftanın yazısı

İBRETLİK HİKAYELER

Bu hikayeye yine Hz. Muhammed SAV.in güzel bir sözü ile başlayalım: “Elinizden geldiğince herkese ve herşeye (canlı-cansız) yardımcı olunuz. Kendiniz yapamazsanız, delalet ediniz. Yani başkalarının yardım etmesini sağlayınız. Onu da yapamazsanız tebessümle karşılayınız. Onu da yapamazsanız, niyetinizden keşke yardım edebilseydim diyerek üzüntünüzü belirtiniz. Bu da bir sadakadır” buyurur. Bakara Suresi’nin 263. ayeti Sh. 43.

“Güzel davranış, güzel söz de sadakadır. (Çünkü iyi niyete dayanır) buyurulmuştur.

Hz. Musa devrinde Beni İsrail zamanında 7 sene süren bir kıtlık ve yokluk oluyor. Nerede ise yeryüzünde sular kesiliyor, yağmur yağmıyor, tabiat kuruyor. Hayvanat-haşarat kuruyup fosil haline geliyor. Zamanın manevi önderleri, maddi yöneticiler çaresiz ve naçar kalıyorlar. Kendisinin Allah katındaki yerinin farkında olmayan ve halk nazarında sıradan birisi olan bir Allah dostu yalvarıyor, yakarıyor, ağlıyor, iniliyor. Neticede başımı alıp dağlara çıkayım deyip yola koyuluyor. Yolu bembeyaz kumla dolu. Yürüyemeyecek derecede yumuşak ince kumlu bir dereye ulaşıyor. İnce beyaz kumlar gözüne un gibi görünüyor. Sevinerek yere eğiliyor. Kumları un sanıp eline alıyor. Bakıyor ki, ince kum. Üzülüyor, eziliyor. Ellerini açıp “Ey ulu Allahım. Ne olurdu şu derenin kumları un olsaydı da ben de bu un deresinin dağıtıcısı olsaydım, herkese bunu dağıtsaydım. Herkes ekmeğini yese, ben de onları mutlu mutlu seyretseydim ve bana da bir parça ekmek verin deyip ben de onlarla mutlu olsaydım” diye ağlıyor. Ve damla damla akan çeşmeden abdest alıp namaza duruyor. Secdede ruhunu teslim ediyor.

Hz. Allah, Hz. Musa’ya vahyediyor. Cebrailini gönderiyor. Ya Musa, benim veli bir kulum, felanca deredeki kuru çeşmenin yanında vefat etti. Onu teşhis ve tekfin et. Yani Musa merakla bu aziz kişi kutlu inan kim ola ki bu iltifada nail oluş diye oraya koşuyor. Bakıyor ki yıllardır o toplumda yaşayan kimse tarafından fazla bilinmeyen sıradan bir insan. Emri ilahi üzerine yıkıyor adamı kefenliyor. Camiye cenazesini getirip musallaya koyuyor. Cenaze namazını kılacağı zaman bir bakıyor ki gök ehli yere inmiş. Melekler ordu halinde cenazeye iştirak ediyorlar. İğne atsan yere düşmüyor. Ama tanınan birisi olmadığından cenazede fazla insan yok.

Hz. Musa taaccüble hayretler içinde cenaze namazını kıldırıp defnini yapıyor. Sonra ulu Allah’a iltica edip şöyle diyor; “Ey benim ulu rabbim, hikmet nedir ki bu kişinin bizler tarafından bir özelliği bilinmiyor ama buna bu kutsi ilahi neden verildi, gökte melek kalmayıp yere indi.

Cenabı hak vahyediyor ki; Ya Musa, o kulum dünyanın en cömert kullarından birisidir. Vakıa sen onun bir cömertliğini görmedin ve lakin onun gönlü çok engin, çok zengin. Eğer o deredeki kumları un yapsaydım, tamamını insanlara dağıtacaktı. Ben onu dağıtmış kabul ettim ve onu sevgili kullarımın içine cennete koydum. Müjdeler olsun cömert kullarıma, buyuruyor.

Demek ki insanların niyetleri amellerinden hayırlıdır. Nice insanlar vardır ki ellerinde yokken elinde olsa ben olsaydım şunu yapardım, bunu hayra sarfederdim der. Ama Allah onlara lutfedip verince de sözlerini unuturlar da pinti halit kesilirler. Yani balı kavanozun dışından yalarlar. İslam tarihinde böylelerinin hikayeleri çoktur. Örneğin; Karun. R.SAV. zamanında giymeye elbisesi olmayan Salebe Binti Hatip bunlardan ikisidir. Neticede Karunu yer yutmuştur (Ayettir) Salebe helal olmuş 100 binlerce malı davarı devesini afet almış. Salgın hastalıklardan hepsi telef olmuş. Kokuşmuş, leşleri yağan yağmur selleri temizlemiştir. Böyleleri de vardır.

Mühim olan malı varken cömert olmak. Malın yoksa gönlün zengin olmaktır. Malı kazanmak zengin olmak zor iştir. Ama onu israf etmemek ve insanlığın hayrına kullanmak çok daha zordur. Çünkü şeytan binbir dereden bin su getirerek zenginin sadaka vermesini önler. Kur’an’da en çok sevap, hayır ehline vaadedilmektedir. Bire 10-70-100-700-1000 ve ilerisi. Bunlar ayet mealidir. Kadir Suresinde bir gecenin ihyası 83 sene 4 aydan daha hayırlı olduğu bildirilmiştir. Ah insanlar bunu bir anlayabilselerdi; ne işsiz, ne aşsız ve ne de eşsiz kimse kalmaz dünya huzur bulurdu.





ibretlik olaylar, dini hikayeler, duygusal hikayeler, gizemli olaylar, dini içerikli olaylar, hz musanın hayatı, hz musa israiloğulları, yahudiler, hz musa ve yahudiler, haftanın yazısı

MERHAMET

26 Şubat 2019 Salı / No Comments
altın sözler, merhamet sözleri, acıma sözleri, acıklı sözler, merhamet nedir, merhamet ile ilgili sözler, allahın merhameti, allahın rahmeti ve merhameti, necip fazıl kısakürek reis bey merhamet, reis bey filmi merhamet,

MERHAMET NEDİR?

Merhamet doğuştandır.
İnsan sonradan merhametsizleşir.
İnsana MERHAMET!
Hayvana MERHAMET!
Bitkiye MERHAMET!
Yaratılan herşeye MERHAMET!..
*

Merhamet-(Necip Fazıl KISAKÜREK-Reis Bey adlı eserinden)

İdamlık Genç: Etmeyin Reis bey! Siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz…
Siz merhametten, acıma duygusundan, yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerine göre haklısınız.. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için en büyük hakkı kaybediyorsunuz. Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden.. Reis Bey! Mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim, Allah sizi de arındırsın…” 

Reis Bey: İnsandaki kötülük iktidarını döve döve pekiştirmek yerine, hohlaya hohlaya yumuşatmak.Merhamet! Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir… Baş aşağı bir cemiyeti,baş yukarı edecek bir kudret. Acımasızca idama götürdüğüm çocuk; bana “Buz çölünde yol alıyorsunuz.” demişti. Hepimiz, bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz! Aldığımız nefesler bile, sipsivri kayalar şeklinde donuyor. Bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz! Damak kirletiyor, el donduruyor! Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da, kanun çıkarmaya kalkıyoruz! Olur mu hiç? Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek! Yazıktır kaplana, günahtır kaplana, merhamet!

Hakim: O hâlde ceza ölçüleri, hak, adalet ve kanunlar lüzumsuz öyle mi?

Reis Bey: Öyle değil! Bunlar, doktorun çare bulamayınca bütün bir uzvu budamaya mecbur kalması gibi, iç tedavi üstünde tedbirler… 

Savcı: Efendim. Merhamet ekmek olsa da bütün insanlığa dilim dilim dağıtılsa payına hiçbir şey düşmeyecek lanetli budur! Üstelik yüce reislik makamından bitirimhanelere düşüp ipten, kazıktan kurtulma insanlar arasında eroin çetesi kuran bir bedbahtın karşınızda kurtarıcı edâsıyla adalet dersi vermeye kalkışması; tam bir şenaattir! Kendisine yine reislik makamındayken söylediği bir sözü hatırlatırım. “Bizi daima işlenen suçun cüzzamlı suratına bakmaktan kaçıran bu edebiyat esnaflığını bir yana bıraksınlar!” ve bu görünen suçun görünmeyen bir yanı varsa onu ortaya döksünler! 
…………………………………

Reis Bey: Bu ne acındırıcı mantık… Benim merhamet tezim bir dedektif kaidesi midir ki suçluyu bulsun? Ben diyorum ki her fert baş ucuna; “Suçlu benim, herkes suçsuz!” levhasını asmalıdır. Ben diyorum ki yegâne kurtuluşumuz herkesin herkesi affetmesindedir. Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. Ama görüyorum ki anlatamıyorum… Hissediyorum ama anlatamıyorum! Çocuk, “Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz…” dedi. Ağladıkça anlıyorum… Ağladıkça anlıyorum… Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim. hem de öylesine kaybettim ki; Amerika’da bir cinayet işlense de, Dünya çapında bir ses sorsa; “Katil kim?”, “Benim!” diye haykırabilirim! Soğuk kış geceleri, köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda, gömleğimin yakasında… İsterse çareme adli tıp baksın fakat bir hastaneye girsem de kan kanseri çeken hastalar görsem acaba onları bu hale ben mi getirdim? diye düşünüyorum. 
Ben ne yaptım? Uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim? Hangi mukaddesi kirlettim ki kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum? Dışımda ne arıyorlar? İçime doğru suçluyum ben! Bir de kalkmış belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar bütün ülkeyi sarar diye; tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum! 
Reis beyefendi; Ceketim benimdir! Cep benim ceketime aittir. Eroin de o cebin malıdır. Ben suçluyum, bana acımayın reis beyefendi… Bana acımak merhamete haksızlık olur!
Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum… Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz! merhamet… Âlem bu temel üzerinde! Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su… 
Ne duruyorsunuz! Sökün sahte su borularını! Ev ev merhamet şebekesi kurun! Tepelerinizdeki çatıları da yıkın! Göklerle temasa geçin! O zaman göreceksiniz ki; acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak… Ve başlar üstünde, güneşe yol veren kubbeler yükselecek…

*

Merhamet, Rahm: Esirgemek, acımak, şefkat göstermek, çaresizlerin hallerine kalben acıyarak kendilerine yardımda bulunmak demektir. Merhamet, temiz ruhların bir süsüdür. Yalnız insanlara değil, hayvanlara da merhamet etmeli, acımalıdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
   
"Yerde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsin."

MERHAMET

Denilebilir ki, dünya merhamet yasası ile ayakta durmaktadır. Çünkü yaratılmışlık, tüm mümkün varlıklar için bir eksiklik, zayıflık, fânilik, muhtaçlık, kırılganlık, ölümlülük, demek olduğuna göre merhamet olmadan hayat olmaz. Bu dünya hayatında zorluk, acı ve keder, korku, yoksulluk ve yoksunluk, haksızlık, tüm in-sanları birleştiren ortak paydadır.

Herkesin kendi ölçüsünde bunlardan bir nasibi vardır. Yaratılan hiçbir varlık kendi varoluşunun ve bütünlenmesinin temelini kendinde bulamaz. Kendi hayat ve kemal garantisini kendi kendisine sağlayamaz. Yardıma, korunmaya, ilgi ve desteğe başvurmadan varlığını koruyup geliştiremez. Onun için herkes ve her şey merhamete muhtaçtır.

Merhamet, herkesin iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusu duymadır. Merhamet tüm insanlar ve tüm canlılar için dünyayı güvenli bir yer kılma duyarlılığına sahip olmadır. Herkese ve her şeye anlayış, acıma ve şefkatle yaklaşmadır.

Onları esirgeyip koruma, üzerlerine titremedir. Tüm canlı varlıkların hürriyet ve güven içinde gelişip serpilmesine yardımcı olmak, varlıklarının devamı için güç ve destek vermek merhametin temelini oluşturur. Bizim sahip olduğumuz imkânlara, hak ve hürriyetlere başkalarının sahip olmayışı içimizde onlara karşı bir acıma duygusu uyandırdığında, buadı merhamettir.

Merhamet, başkasının güçsüzlük, sıkıntı ve derdine ilgi duyma, onun durumuna acıma ve şefkat gösterme, onunla birlikte ıstırap çekmedir. Layık olmadıklarını sandığımız bir kötülükten ıstırap çektiğini gördüğümüz kimselere karşı duyduğumuz şefkat, iyi niyetle karışık bir üzüntüdür. Dert ve sıkıntı içerisinde olan kişinin derdiyle dertlenme, üzüntüsüyle üzülme ve ona yardımcı olmaya çalışmadır.

 Merhamet, yaratıklardan hiç birine zulüm ve haksızlığı reva görmeyip, içlerinde zararlı olmayan güçsüzlerin zayıf hallerine acıyıp, imdat ve yardımlarına yönelmedir. Merhametin karşıt anlamları; sertlik, acımasızlık, alaycılık, zalimlik, kıskançlık, soğukluk, ilgisizlik, yürek katılığı, bencillik ve duyarsızlıktır.
Merhametli insan, başkalarından apayrı bir benlik ve kişilik olduğunu bilmekle birlikte, başkalarının hal ve durumlarını içten sezinleyerek onlara eşduyum (empati) gösterir. Bir bakıma onlarla özdeşleşme süreci yaşar. İnsanlara merhametle yöneldiğimizde, onların daha iyi hayat şartlarına kavuşmasını, hatta bizim gibi olmasını isteriz.

Böylece merhamet aynı zamanda hem adalet hem de eşitlik duygusunun kaynağıdır. Aralarında elbette ki bir fark vardır. Merhamet, iyilik yapmaya, başkalarının durumuna ilgi gösterme ve yardım yapmaya bizi yönelten bir duygudur.

Bu ilgi ve yardım, akli, mantıki, hukuki bir ölçü ve ilkeye göre yapıldığında da adalet ortaya çıkar.Merhamet, karşı tarafın kimlik ve kişiliğini gözetmeden herkese eşit dağıttığımız bir acıma duygusudur.

Istırapta eşitlik yoktur, fakat merhamet bize ıstırap ihtimalinin eşitliğini öğretiyor. Bir başkasının başına gelen benim de başıma gelebilir. Merhamet, insanların eşitliği anlayışına dayanıyor. İnsan olarak hepimiz ıstıraba karşı duyarlıyız, acı hepimizi kırılganlaştırıyor. Her bireyin insanlığının eşit değer taşıdığı bir dünya anlayışı içerisinde ancak merhamet barınabilir.

Merhamet sahipleri, diğerinin yaşadığı ıstırabın ne kadar acı verici olduğunu tahayyül edebilen insanlardır. Merhamet, acıya ya da üzüntüye duyulan sempati, başka deyişle, başkasının ıstırabına katılmaktır. Merhamet, ahlaki olarak acı verici bir ıstıraba üzülmektir. Merhamet bu üzüntünün kendisidir, daha doğrusu bu üzüntü merhametin başlangıcı ve en küçük birimidir. Merhamet, başkasının ıs-tırabını paylaşmaktır.

Başkasının ıstırabını paylaşmak, onu onaylamak ya da acı çekmesinin iyi ya da kötü nedenlerini paylaşmak demek değildir. Bu, ne olursa olsun, bir ıstırap karşısında ilgisiz kalmayı ve kim olursa olsun bir canlıyı bir nesne olarak kabul etmeyi reddet-mektir. Bu nedenle o, ilkesel olarak evrenseldir ve yöneldiği şeyleri hiç hesa-ba katmaması bakımından daha da ahlakidir.

Bundan dolayı günahkârlara da merhamet duyulur. Kötülük yapan bir kimsenin içindeki kine, üzüntüye, sefalete rağmen, onun ıstırabı ya da deliliği karşısında merhamet duymak, onun içini kemiren kötülük karşısında masum olmaktır.

En azından kine kin eklemeyi reddetmektir. Böylece merhamet, başkasının ıstırabından zevk alan ve en büyük kötülük olan acımasızlığın ve bunu dert etmeyen ve tüm kötülüklerin ilkesi olan bencilliğin tersidir.



altın sözler, merhamet sözleri, merhamet nedir, merhamet ile ilgili sözler, allahın merhameti, allahın rahmeti, necip fazıl kısakürek reis bey merhamet, reis bey merhamet,

SÖZ YERİNDE VE ZAMANINDA SÖYLENMELİ

25 Şubat 2019 Pazartesi / No Comments
 yerinde sözler, anlamlı sözler, oturtan sözler, manalı sözler, etkili sözler, etkileyici sözler, altın sözler, fatih sultan mehmet sözleri, sert sözler, ibretlik sözler, ibret alınacak sözler

YERİNDE SÖYLENEN SÖZLER

Yerinde söz söylemesini bilen, özür dilemek zorunda kalmaz…

*

Yaş sadece bir sayıdır, olgunluk senin tercihin…

*

Ve mutluluk artık bir kibrit çöpü, artık ne kadar yanarsa…

*

Bazıları yavaş yürür ama asla geri adım atmaz.

*

O kadar güzel gülüyordu ki sevmesem ziyan olacaktı.

*

Bir aşkı sürdürmeyi de bilirim süründürmeyi de!

*
 yerinde sözler, anlamlı sözler, oturtan sözler, manalı sözler, etkili sözler, etkileyici sözler, altın sözler, fatih sultan mehmet sözleri, sert sözler, ibretlik sözler, ibret alınacak sözler


Küme düşse de hayallerim, Havalı Sözler şampiyonluğa oynar gülüşlerim!

*

Gülüşlerim var benim, her sıkıntıya eyvallah diyen.

*

Ayakta ölmek diz üstü yaşamaktan daha çok onur vericidir…

*

Bizde geri vites yok! Gerekirse ilerden döneriz.

*

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider.

*

Boşuna dönüyorsun dünya! Okeyin ikisi de bende.

*

Çok talibim var diyenler; sevinmeyin! Ucuz malın alıcısı çoktur.

*

Sadece gülüşümü yakala, öfkem sana ağır gelir…

*
 yerinde sözler, anlamlı sözler, oturtan sözler, manalı sözler, etkili sözler, etkileyici sözler, altın sözler, fatih sultan mehmet sözleri, sert sözler, ibretlik sözler, ibret alınacak sözler

Arkadaşlıklar aşka dönüşür ama dostluklar asla ihanete dönüşmemeli.

*

Sahne senin devam et ama sıra bana gelmesin dua et.

*

Benim bu oyunda unuttuklarımı sen daha öğrenmedin bile.

*

Konuşmak ihtiyaç olabilir, ama susmak bir sanattır.

*

Böcek olmayı kabullenenler, ezilince şikayet etmemelidirler.

*

Kitap gibi kadınları, imlası bozuk erkekler okuyamaz!

*

Paranı ver, gönlünü ver selam ver, canını ver ama SIRRINI VERME!

*

Günlerini say, servetini say, büyüklerini say ama YERİNDE SAYMA!

*

Özü doğru olanın sözü de doğru olur. Hz. Ali(r.a)

*

Emek ver, kulak ver, bilgi ver ama hiç bir zaman BOŞ VERME!
Satıcı ol, alıcı ol, kalıcı ol, bulucu ol ama BÖLÜCÜ OLMA!
Eşini beğen, işini beğen aşını beğen ama KENDİNİ BEĞENME!
Fidan büyüt, garip doyur, çocuk besle ama KİN BESLEME!
Davet et, hayret et, affet, tövbe et ama İHANET ETME!
Hedefe koş, yardıma koş ama, ORTAK KOŞMA!
Elini aç, gözünü aç, kapını aç ama AĞZINI AÇMA!
Okumaktan zarar gelmez, oku ama LANET OKUMA!
Rakibini geç, sınıfını geç ama GÜLÜP GEÇME!

 yerinde sözler, anlamlı sözler, oturtan sözler, manalı sözler, etkili sözler, etkileyici sözler, altın sözler, fatih sultan mehmet sözleri, sert sözler, ibretlik sözler, ibret alınacak sözler

– Her ne ararsan kendinde ara!

*

– Dili, dini, rengi ne olursa olsun, iyiler iyidir.

*

– Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayın.

*

– İncinsen de incitme !

*

– Eline, diline, beline sahip ol !

*

– Kadınları okutun!

*

– Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan!

*

– Okunacak en büyük kitap insandır.

*

– İnsanın değeri, yüreğinin ağırlığı kadardır.

*

– En büyük kerâmet çalışmaktır.

*

– Okunacak en büyük kitap insandır.

*

- Ben haklı ya da haksız olduğum durumlarda değil, karşımda adam olmadığını anladığım zamanlarda susarım!

*

– İlim beşikte başlar, mezarda biter.

*

– En yüce servet ilimdir.

*

– İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

*

– Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu !

*

– Benim Kâbem insandır.

*

– Kendine ağır geleni başkasına yapma !

*

– Asıl kör, nankördür.

*

– Düşmanının bile insan olduğunu unutma !

*

– Sürekli olarak mutlu olmak istiyorsan, herkesle dost ol, kimseye kin ve
haset besleme !

*

– Çalışmadan geçinenler bizden değildir.

*

– Özünü bilirsen özürden kurtulursun.

*

– İnsanın cemâli sözünün güzelliğidir. (İnsan iyi sözlüyse güzeldir, kötü
sözlüyse çirkindir.)

*

– Peygamberler ve Erenler, insanlığa Allah’ın hediyesidir.

*

– Doğruluk dost kapısıdır. (Onunla dostlar edinirsin)

*

– Dikkat et, lokma seni yemesin, sen lokmayı ye !

*

– Mârifet, nefsi silmek değil, bilmektir.

*

– Allah ile gönül arasında perde yoktur.

*

– Oturduğun yeri pâk et, kazandığın lokmayı hak et.

*

– Yolumuz ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.




yerinde sözler, anlamlı sözler, oturtan sözler, manalı sözler, etkili sözler, etkileyici sözler, altın sözler, fatih sultan mehmet sözleri, sert sözler, ibretlik sözler, ibret alınacak sözler

BİLGİ

19 Şubat 2019 Salı / No Comments
altın sözler, bilgi, bilgi ile ilgili sözler, bilgi nedir, bilgi nedir felsefe, bilginin anlamı, ders notları, ödev notları, resimli sözler bilgi, nedir.org, kaç çeşit bilgi vardır, bilgi sözlük anlamı

Bilgi özgürlüktür.
*

Bilgi Nedir, Ne Demektir? 

Bilgi, bilen varlık yani özne (suje) ile bilinen varlık, yani nesne (obje) arasında kurulan ilişkiden doğan ürüne verilen addır. Daha açık bir ifadeyle öznenin (sujenin) nesneyi (objeyi) yorumlamasına, onun hakkında bir yargıda bulunmasına veya açıklama yapmasına, bilgi denilmektedir.  

Bilginin ne olduğu konusunda çok çeşitli görüşler vardır. Bunlardan en yaygın ve kolay anlaşılır olanı ile konuya başlayabiliriz. İnsan, duyu organları yoluyla yaşadığı çevreyi ve evreni algılar. Bu algılamada "özne" (suje) ve "nesne "(obje) adı verilen iki temel unsur vardır. Özne, bilen, yani insan; nesne ise bilinen, yani varlıklardır. Bilgi, çoğu zaman bilen özne ile bilinen nesne arasında kurulan ilişki sonucunda ortaya çıkan ürün olarak tanımlanır. Bu tanımlamada geçen özne, aktif bir tavır sergileyen insan; nesne ise öznenin yöneldiği pasif durumdaki varlıktır. Ayrıca bilgi aktı (bağ) da algılama, düşünme, anlama, açıklama gibi faaliyetleri ifade eder. Aktif bir tavır sergileyen insan bilinçli ve amaçlı bir biçimde bir nesneye yönelir, onu kendisine konu yapar. Özne ile öznenin yöneldiği bu nesne arasında bilgi aktı ilişkisi kurulur ve bu ilişki sonucunda da bilgi oluşur.

Öznenin amaçlı yönelimi sonucunda, özne ile nesne arasında kurulan ilişkinin ürünü olan şeydir bilgi. 

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM 
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve "Sosyolojiye Giriş" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Diğer Ders Notları (Ömer YILDIRIM)

*

Bilgi Nedir?

» insan aklinin erebilecegi olgu, gerçek ve ilkelerin bütününe verilen ad, malûmat
» öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile elde edilen gerçek, malumat, vukuf
» insan zekâsının çalışması sonucu ortaya çıkan düşünce ürünü, malûmat, vukuf
» genel olarak ve ilk sezi durumunda zihnin kavradığı temel düşünceler, malumat
» bilim
» (bilişimde) kurallardan yararlanarak kişinin veriye yönelttigi anlam
Kaç türlü bilgi vardır
(İsimlerini yazınız)
Bilgi obje ile suje arasındaki akt’tır. 6 değişik bilgi türü vardır bunlar: Günlük bilgi, teknik bilgi, felsefi bilgi, sanat bilgisi, bilimsel bilgi, dini bilgidir.
Bilimsel bilgi ve felsefi bilginin özellikleri nelerdir
Bilimsel bilgi: Nesneldir. Eleştireldir. Deney ve gözleme dayalıdır. Değişebilirliği vardır. Kesinlik ve bitmişlik içerir. Sistemli ve tutarlı bir bilgi türüdür.
Felsefi bilgi: Özneldir. Kesinlik yoktur, sorgulayıcı bir bilgi türüdür. Konuları bir bütün olarak inceler. Sistemli ve tutarlı bir bilgi türüdür. Akıl yürütmeye dayalıdır. Eleştirici ve esnektir. Evrenseldir.
Bilgi Hakkında Soru Cevap
1) Bilgi nasıl oluşur?
Bilgi kavrama ve çıkarım yapma sonucunda oluşur.

2) Neden birden fazla bilgi türü vardır?
Doğal, sosyal hayat ve insan çok yönlü varlıktır. Bu varlıkların her yönden açıklanması, doğru bilgi elde edilmesi için birden fazla bilgi türüne ihtiyaç vardır.

3) Günlük bilgi nasıl bilgidir?
Günlük bilgi düzensiz bilgidir. Sistemli ve bilimsel değildir. Bununla birlikte günlük bilgilerden her zaman yararlanılabilir.

4) Empirik bilginin geçerliliği ve doğruluğu neye dayanır ve neyi kolaylaştırır?
Empirik bilginin geçerliliği ve doğruluğu kişisel tecrübeye dayanır ve günlük hayatı kolaylaştırır.

5) Teknik ile bilim arasında nasıl bir ilişki vardır?
Tekniğin ilerlemesi bilimi ilerlettiği gibi bilimin ilerlemesinde tekniği ilerletir.

6) Sanatı diğer bilgi türlerinden ayıran en önemli özellik nedir?
Sanatçı terimlerin yanında sesi, rengi ve maddenin çeşitli şekillerini de kullanır, özeldir.

7) Bilimsel bilginin özeliklerini belirtiniz.
* Nesneldir. Bilimsel bilgi tutarlıdır.
* Aklın ve akıl ilkelerinin ürünüdür.
* Yöntemli bir bilgidir.

8) Formel bilimler nedir?
Düşüncenin biçimi ve tutarlılığı ile ilgilenen mantık ve matematik gibi bilimlere formel bilimler denir.

9) Doğa bilimleri nedir?
Doğadaki olayları konu alan fizik, kimya, jeoloji, astronomi ve biyoloji gibi birimlere denir.

10) Doğa kanunları nasıl elde edilir?
Doğa bilimleri önce doğadaki çok karmaşık olayları deney ve gözlemle inceler, sonra tümevarım yoluyla çıkarımlar yaparak genel geçerli doğa kanununu elde eder.

Kaynak: www.nedir.org

*

BİLGİ İLE İLGİLİ SÖZLER

Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz. Claude Bernard
*
Bazı şeyleri yarım bileceğine, bir şey bilme, daha iyi. Nietszche
*
Bilgi de tek başına bir güçtür. Bacon
*
Bilgi, bölüşüldükçe artan hazinedir. Bhartrihari
*
Bilgi, sakalla ölçülmez. Moliere
*
Bilgi, iki çeşittir; bir konuyu bilmek, o konuyu nereden öğreneceğini bilmek. Samuel Johnson
*
Bilgiden başka hiçbir kuvvete heves etme. Cami
*
Bilgili adam güneş gibidir, girdiği yeri aydınlatır. Zübeyr Gündüzalp
*
Bir insan her şeyi bilemez. Horatius
*
Çin'de bile olsa bilgiyi arayın, gidin, elde edin. Hadis-i Şerif
*
Dünyada en zor olan şey, insanın kendisini bilmesidir. Thales
*
Faydalanılmayan bilgi, harcanmayan ve hiç kimseye hayrı dokunmayan define gibidir. Hadis-i Şerif
*
Hak'tan ve faziletlerden mahrum olan bilgi, hilekarlıktır, onun akıl ve zeka ile alakası yoktur. Eflatun
*
Her bildiğini söyleme, fakat her söylediğini bil. Marcel Lenoir
*
Soru da bilgiden doğar, cevap da. Mevlana
*
Tek iyi şey bilgi, tek kötü şey de bilgisizliktir. Diyojen




altın sözler, bilgi, bilgi ile ilgili sözler, bilgi nedir, bilgi nedir felsefe, bilginin anlamı, ders notları, ödev notları, resimli sözler bilgi, nedir.org, kaç çeşit bilgi vardır, bilgi sözlük anlamı


İNSAN

7 Şubat 2019 Perşembe / No Comments
İnsanlık sözleri, ilmi insanlık sözleri, insanlığa dair en güzel sözler, resimli insanlık sözleri, sevilen insanlık sözleri, ruha dokunan insanlık sözleri, hüzünlü insanlık sözleri;

İNSANLIK İLE İLGİLİ SÖZLER

- İnsanlığın iki tür ahlakı vardır: Biri sözünü edip uygulamadığımız, öteki de uygulayıp sözünü etmediğimiz. -  Bertrand Russell

- Bu bir adam için ufak ama insanlık için çok büyük bir adımdır. -  Neil Armstrong

 -  Dünyada büyük olan hiçbir şey, büyük olan insanlar olmadan elde edilemez ve insanlar yalnız öyle olmaya karar verdikleri zaman, büyük olurlar. -  Charles DE Gaulle

- İnsanlar özgür doğdular ama her yerde zincirler içine alındılar. -  Jean Jacques Rousseau

- İnsan, ‘Neyse o olmayı’ reddeden tek yaratıktır. -  Albert Camus

 - Uygarlığın gerçek ölçüsü; ne nüfus çokluğu, ne kentlerin büyüklüğü, ne de üretim bolluğudur. Gerçek ölçü, ülkenin yetiştirdiği insanların nitelikleridir. -  Ralph Emerson

- Bir insan, söylediği sözlerden çok, söyleyemedikleriyle de insanlaşır. - Albert Camus

- İnsan ne bir melek, ne de bir şeytandır. Tahilsizlik şuradadır ki, onun melek rolü oynayacağı zaman şeytan rolünü oynamasıdır. -  Moliere

- İnsan, her şeyin en kutsalı olduğu gibi, en kötüsüdür de. - Platon

 - İnsan sahip olduğu şeylerin değil, her şeye karşın şimdiye kadar sahip olamadıklarının ve sahip olabileceklerinin toplamıdır. -  Jean Paul Sartre

- İnsan kendi toplumuna uymayan biricik canlı varlıktır. -  Nikolaas Tinbergen

- İnsanlar da ağaca benzer; ne kadar yükseğe ve ışığa çıkmak isterse o kadar derin kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe, kötülüğe. - Friedrich Nietzche

- İnsanlar, rakamlara benzer; durumlarına göre değer kazanırlar. -  Napoléon Bonaparte

- İnsanın değeri gözünün gördüğü kadardır, baktığı kadar değil. - Mevlana

- İnsanın büyüklüğü, yaptıklarından gelir, söylediklerinden değil. -  Ralph Emereson

- İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler. - Montaigne

- Herkes, insanlığın kötüye gittiğini kabul eder de, hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. -  Lev Tolstoy

- İnsanlar iyilikte, on dört yaşında oldukları gibi kalsalardı, dünyanın görünüşü başka olurdu. - Albert Schweıtzer

- Koşullar insanları idare ederler, insanlar koşulları değil. -  Heredotos

- Dünyada en zengin adam, namusu çok, en kuvvetli adam vicdanı sağlam, en iyi adam, hayır işlemeye meyili çok olandır. - Şemseddin Sami

- İnsan her şeyin ölçüsüdür. -  Protangoras

- İnsanın en yararlısı, insana yararlı olandır. - Mevlana

- İnsanın kendini aldatması kadar kolay bir şey yoktur lçünkü insan neyi isterse onun gerçek olduğuna inanır.-  Demosthenes

- İnsan kendinden başkasını örnek almadıkça ilerleyemez. - Goldsmith




İnsanlık sözleri, ilmi insanlık sözleri, insanlığa dair en güzel sözler, resimli insanlık sözleri, sevilen insanlık sözleri, ruha dokunan insanlık sözleri, hüzünlü insanlık sözleri;

VATAN

/ No Comments
allah, aziz, bayrak, dua, düşman, hain, koru, korumak, terör, terörist, vatan, vatan borcu, vatan nedir, vatan kelime anlamı, vatan şiiri, vatan hadisler, islamda vatan, dinimizde vatan, vatansever kimdir

VATAN

1- Vatan Kelime Anlamı Nedir ?

Bir kimsenin doğup büyüdüğü; bir milletin hâkim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı, gerekirse uğrunda canını vereceği toprak. Bir kimsenin yerleştiği yere de vatan denir. Vatan ile yurt aynı mânâdadır. Vatanın geniş mânâda târifi ise ülkedir.

Vatan, milleti meydana getiren değerlerin başında gelir. Millet dediğimiz varlık vatan denilen toprak parçası üzerinde yaşar. Vatan dar mânâda yalnızca doğup büyünen, üzerinde yaşanan toprak parçası değildir. O, bir milletin tamâmının barındığı ülke veya ülke topraklarıdır (Bkz. Ülke). Bir kimse bağlı bulunduğu ülkenin vatandaşı, yurttaşıdır. Ülke, vatan toprağının altında yatan şehitlerin hâtıralarıyla kutsaldır. Vatan, topraklarından başka deniz ve hava sahalarını da içine alır. Gemiler ve uçaklar temsil ettikleri ülkenin bayrağını çekmiş olarak dolaştıkları vakit de tek başına vatan kabul edilirler.

İnsanların daha yaratılışından içlerinde, vatan sevgisi bulunur. Vatanını seven, haysiyetli ve şahsiyetli insanların vatana bağlılıkları sebebiyle uğrunda her şeylerini seve seve fedâ edebilecekleri bâzı kutsal değerleri vardır: Din, dil, şeref, nâmus, ırz gibi değerler bunların başında gelir. Vatanı korumak; dîni, îmânı, nâmusu korumak gibidir. Bu uğurda canlar fedâ edilir. Yâni vatanı sevmek kadar korumak da önemlidir. Vatanını korumak ve saldıranlara karşı canla başla karşı koymak yüce dînimiz İslâmın emirlerindendir. Kur’ân-ı kerîmde Bakara sûresi 190. âyet-i kerîmede meâlen; “Size savaş açanlara karşı, Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin. Doğrusu Allahü teâlâ aşırı gidenleri sevmez.” buyrulmaktadır. Peygamber efendimiz de; “Allahü teâlâya îmândan sonra en fazîletli ibâdet, vatan savunmasıdır.” buyurur.

Târih boyunca milletler, üzerinde yaşadıkları vatan toprağı uğrunda kan akıtmışlardır. Şâir bunu;

Toprakları toprak yapan üstündeki kandır,

Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.

sözüyle îzah etmiştir. Bütün bunlar, ancak milletin varlığıyla mümkündür. Bir milletin var olabilmesi, bir devletin varlığına; devlet de vatanın mevcudiyetine bağlıdır. Vatan olmasa millet de, devlet de olmaz. İnsanlık haysiyeti ve şerefi hiç kalmaz. Bunların muhâfazası yine vatanı sevmekle mümkündür. Vatan sevgisi, kişilerin çeşitli tesirler altında kalmasıyla zamanla artar veya eksilir. İnançlı bir kimse mutlaka vatanını sever. Peygamberimiz Muhammed alehisselâm; “Vatan sevgisi, îmândandır.” buyurmuştur.

Vatanından ayrı kalan vatanını özler. Bunun böyle olduğunu altın kafesteki bülbül misâli de anlatmaktadır: Bülbülü altın kafese koymuşlar “Ahhh! Vatanım” demiş.

Her nîmete sâhip olan, iyi iklimi, bol suyu, zengin mâden yataklarıyla dünyâda eşi bulunmayan vatanımız Türkiye, onu yükseltecek hakikî vatanseverlere muhtaçtır. Ancak bu hakikî vatanseverler; el ele vererek, birbirlerini sayarak, koruyarak, Türk ve Müslüman ismini taşıyan bozuk fikirlilerin ve vatan düşmanlarının saçma ve sapık yayınlarını, sözlerini reddederek, durmadan çalışarak, yirminci asrın fen ve teknolojisine ulaşarak ve hattâ onu da geçerek, bu kudsî vatanı lâyık olduğu dereceye ulaştırabilirler.

BİR YOLCUYA

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver bu sâkit yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda

Gördüğün bu tümsek Anadolu’nda

İstiklâl uğrunda, nâmus yolunda

Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele

Son vatan parçası geçerken ele

Mehmed’in düşmanı boğduğu sele

Mübârek kanını akıttığı yerdir.

Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin

Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin

Bir harbin sonunda bütün milletin

Hürriyet zevkini tattığı yerdir...Necmeddin Halil Onan

2-)VATAN 

Bir kimsenin yerleşip yurt edindiği yer. Sığır ve koyun ağılı. Çoğulu "evtân"dır. Vatan sözcüğü "vatane" fiilinden bir isim olup, fiil anlamı; yerleşmek, ikamet etmek demektir. Aynı fiilin if'âl ve tef'îl babı ise; yurt edinmek, kendisini alıştırmak anlamına gelir. Aynı kökten yer ismi olan "mevtın" sözcüğü ise; yer, yurt, toplantı yeri, savaş sahnesi anlamlarına gelir. Çoğulu "mevâtın" dır. 

Kur'ân-ı Kerîm'de yurt, vatan anlamında "ed-dâr" lafzı kullanılır. "Dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir: Âhiret yurdu ise, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?" (el En'âm, 6/32). "Biz onlara ahiret yurdunu hatırlama özelliği verdik" (Sa'd 38/4). Vatan kelimesi Kur'ân'da geçmez, bu kökten "mevtın"in çoğunu "mevâtın" yer ve mevki anlamında bir âyette şöyle kullanılır: "Şüphesiz ki Allah size bir çok yerde ve Huneyn savaşı yapıldığı günde yardım etmişti" (et-Tevbe, 9/25). 

Hadislerde ise "vatan" ve "mevtın" sözcükleri; yer, mevki, yurt, belde ve ülke anlamlarında kullanılmıştır. Hadiste "O, benim vatanım ve yurdumdur" (Ebû Dâvud, İmâre, 36) buyurulur. Burada "vatan" ve "dâr" eş anlamlıdır. Abdullah b. Ömer'in naklettiği; "Rasûlüllah (s.a.s) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır. Bunlar; çöplük, hayvan kesilen yerler, mezarlık, yol kenarı, hamam, deve ağılı ve Beytullah'ın üstünde namaz kılmak" (Tirmizî, Mevâkît, 141). Burada "mevâtın" (yer, yerler) anlamında çoğul kullanılmıştır. 

Günümüzde vatan sözcüğü belli bir topluluğun hakim güç olarak yaşadığı, sınırları belirli toprak parçasını ifade etmektedir. Böyle bir beldeye "ülke" veya "yurt" denildiği gibi, tebeasına da "vatandaş" veya "yurttaş" denir. 

İslâmî açıdan yurt veya vatan "dâr" sözcüğü ile ifade edilir. Bu da İslâm toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için "dârul-islâm" düşman elinde bulunan ülkeler için de "dârul-harp" olarak ifade edilir. İslâm fıkhında dâr; "bir Müslüman veya gayrimüslim idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke" olarak tarif edilir (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Bulak, 1272, III, 247). 

Dünya ülkelerinin dârulislâm ve dârulharp olarak ikiye ayrılması Kur'ân ve sünnette yapılmış bir tasnif değildir. Bazı muasır Müslüman müellifler bu taksimi olaylar ve siyasî şartlar karşısında fakihlerin yapmış olduğunu belirtmişlerdir (Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul,1988, 79). Muteber hadis kaynaklarında yer almayan ve daha çok Hanefîlere delil olarak kullanılan bazı hadislerde bu tabirlerin kullanıldığı görülür. Şu hadisler örnek olarak verilebilir: "Dârulharp'te hâdler uygulanmaz" (ez-Serahsî, el-Mebsût, IX,100; Zeylaî, et-Tebyîn, I, Baskı, Bulak,1313, IV, 97; İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1319, IV,178). " Dârulharp'te Müslümanla harbî arasında faiz yoktur" (es-Serahsî, a.g.e., X, 28, XIV, 56; Zeylaî, a.g.e., IV, 97; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 178). " Dârulislâm kendinde bulunanı saldırıdan korur darulharp de içinde bulunanı mübah kılar" (el-Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultâniyye, 2. baskı, Kahire, 1966, 60). Buharî (ö. 256/869), 

"Sahîh" inde başlık olarak daru'l islâm ve dârul-harp ifadelerini kullanmış ise de, bu başlık altında verilen hadislerde bu terimler yer almamıştır. Buhârî, hadislerin mefhumunu dikkate alarak bu başlıkları koymuş olmalıdır (bk. Buhârî, Sahîh, Cihad IV, 31, 33; Aynî, Umdetu'l-Kârî, Kahire 1348, XIV, 303). 

Asr-ı Saadette dârulislâm ve darulharp kavramının ortaya çıkışı şu şekilde olmuştur. Mekke döneminde mü'minlerin sayısı az olup, güç bakımından bağımsız yaşayabilecek durumda değillerdi. Çünkü Mekke yöresinde yönetim ve ekonomik güç müşriklerin el-indeydi. Zaten İslâm'ın devlet sisteminde gelmişti. 

İslâm'ın ilk zamanlarında davet ve ta'lim işleri Mekke'de Erkam b. Ebi'l Erkam'ın (ö. 13/634) evinde gizlice yürütülmüştü. İçlerinde Hz. Ömer'in (ö. 23/643) de bulunduğu bir çok kimse orada Müslüman olmuştu. Bu yüzden o eve "darûl-İslam" denilmiştir (Hâkim, el-Müstedrek, 1. Baskı, Riyad 1968, Fezâil, III, 502; Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 477). Buradaki "dâr" sözcüğünün "ev, bina" anlamında kullanıldığı açıktır. 

Diğer yandan Mekke müşriklerinin baskıları artınca Hz. Peygamber, tebeasına zulüm yapmadığı bilinen bir kralın yönettiği Habeşistan'a hicret edilmesini emir buyurdu. Bu ülke için Allah elçisinin " Ârdu sıdk (doğruluk ülkesi)" deyimini kullanıldığı nakledilir. Bunun hukuk terimi olarak bir anlamı yoktur, sadece iş başında doğruluk üzere olan bir yönetimin varlığını ifade eder (bk. İbn Hişâm, es-Sîre, Mısır 1355, I, 339, 340). Mekke döneminde dârülislâm'dan söz etmek imkânı yoktur. Ancak Mekke fethedilinceye kadar bu yörenin dârulharp sayıldığında şüphe yoktur. Nitekim Mâlikî fakihlerinden İbn Kasım (ö. 191/807), dârulharp'te Müslüman olan bir kölenin, İslâm'a girmemiş olan efendisiyle mülkiyet ilişkisini incelerken Mekke için şöyle der: "... Bilal, efendisinden önce İslâm'a girdi. Ebû Bekir de onu alıp azat etti. Ülke de o zaman dârulharp idi, çünkü o sırada Mekke'de cahiliyye devri otoritesi ve hükümleri hâkimdi" (Malik, el- Müdevvene, Mısır 1323, II, 22). 

Hanefilere göre dârulharp'te Müslümanın harbîlerle mal ve para karşılığında bahse girmesi caizdir. Delil; Rum Sûresi'nin ilk âyetleri inince, Hz. Ebu Bekr'in (ö.13/634) müşriklerle girdiği bir bahse Hz. Peygamber'in izin vermesidir. Buna göre, belli bir zaman süreci içinde, ehl-i kitap olan Bizans, Müşrik olan İran'a karşı galip gelecekti. Nitekim zaman Hz. Ebû Bekr'i doğrulamış ve Bizans galip gelmîşti. es-Serahsî (ö. 490/1097), bu bahisle ilgili olarak şöyle der: "...Çünkü Ebû Bekir, Mekke'de, islâm hükümetlerinin uygulanmadığı dâruşşirk'te (şirk ülkesi) idi" (es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır 1331, XIV, 57; İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VI,178). İbn Abbas (r.anhümâ)'ın hicretten önceki dönem için Medine hakkında da dâruşşirk deyimini kullandığı görülür. O şöyle demiştir: "Allah elçisi, Ebû Bekir ve Ömer de muhâcirlerdendi, çünkü onlar da müşriklerden hicret ettiler. Ensar'dan muhacir olanlar da vardı. Çünkü Medine dâruşşirk idi, onlar da Akabe gecezi Rasûlüllah'a geldiler" (Nesâî, Sünen, Bey'a, 13; Mısır 1348/1930, VII, 145). 

Müslümanlar Medine'ye hicret edip siyasî, ekonomik ve askerî bir güç olarak kendi toplumlarını yönetecek güce kavuşunca İslâm Devlet sistemi uygulaması başlamıştı. İşte artık Medine yöresinde yahudilerle ve diğer müşrik topluluklarla İslâm toplumu arasında bir takım ikili anlaşmalar yapılıyordu. Bu konuda hazırlanan ilk islâm Anayasası'nı örnek verebiliriz (bk. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, I,121 vd,; Salih Tuğ, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1970, 35 vd.; Ahmet Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslâm Anayasası, 38 vd). 

Böylece Medine'de dârulislâm uygulaması söz konusu idi. Ancak, Mekkeli mü'minlerin hicret ederek yerleşmeleri nedeniyle önceleri Medine bir "dârulhicre" yani "hicret vatanı" durumunda idi. Mekke ise halen "dârul-küfr ve'l-harp" durumundaydı. Çünkü orada hiçbir Müslüman bir yakını veya müşriklerden birisinin himayesi olmadan namaz bile kılamıyordu. İbn Hazm bu durumu şöyle belirtir: "Rasulüllah (s.a.s)'in Medine'si dışında her yer dârulharp, düşmanla çatışma ve cihad alanıydı" (el Hazm, el-Muhallâ, VII, 353). 

Bu duruma göre hicretten önce dârulislam mevcut değildi. Hicretle birlikte Medine yöresi dârulİslam halini aldı. Daha sonra Hz. Peygamber zamanında fethedilen yerler dârul İslam'a katılırken, fetihten sonra Mekke de darulislâm'a katılmış oldu. 

İşte sınırlarla çevrili bir toprağın mü'minlere vatan oluşu bu ölçüler içinde gerçekleşmiştir. Mekke'de doğup büyüyen, mal-mülk sahibi olan ilk mü'minler mal, can, ırz güvenliği, inanç ve ibadet öğürlüğünü tehlikede görünce önce Habeşistan'a daha sonra da Medine'ye hicret ederek öz yurtlarını terketmişlerdir. Ancak bu sürekli terketmekten çok, İslâm'ı serbest yaşayıp yayabilecekleri yeni bir ortam arayışıydı. Nitekim Hz. Peygamber'in hicret için Mekke'den ayrılırken Kâbe'ye doğru bakarak; "Vallahi biliyorum ki, sen hiç şüphesiz Allah'ın yarattığı yerlerin hayırlısı ve Allah'a en sevgili olansın " dediği nakledilir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 305; Dârimî, Sünen, II,156). Yine vatanından kendi isteği dışında çıktığını şöyle belirtir: "Eğer senin halkın, beni senden çıkarmamış olsaydılar, çıkamazdım. Beni, beldelerin sana en sevgili olanında yerleştir" (Ahmed b. Hanbel, IV, 305; Beyhakî, Delâlilünnübilvve, II, 243). 

Diğer Müslümanlar da Mekkelilerin dayanılmaz işkenceleri karşısında hicret için izin isteyince Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi. Orasının iki kara taşlık arasında, hurmalık, çorak bir yer olduğunu gördüm. Orası Yesrib (Medine)'dir. Gitmek isteyen oraya gitsin. Orası yakın bir beldedir. siz orayı biliyorsunuz Şam'a giderken ticaret kervanınızın yoludur" (Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr, 45, Ta'bîr, 39; ibn Sa'd Tabakât, I, 226; Abdurrazzak, el-Musannef, V, 387; Beyhakî, Sünen, IX, 9). 

Hicret emri verilince şu âyet inmiştir: "Şöyle de: Rabbim! Beni takdir ettiğin yere gönül rahatlığı ve selâmetle girdir. Oradan gönül rahatlığı ve selâmetle çıkar. Sen bana nezdinden yardımcı bir güç ver" (el-İsrâ,17/80). 

Hz. Peygamber'in yeni yurdu olan Medine'ye hicreti bütün Medîneli mü'minlerce büyük sevinç gösterilerine neden olmuştur. Mü'minler evlerinin damlarına çıkmış, gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüş; "Ey Allah'ın Rasulü! Ey Muhammed" diye sesleniyorlardı. Çocuklar ve hizmetçiler yollarda ve damlarda; "Allah'ın elçisi geldi, Muhammed geldi. Allah'ı ekber (Allah her şeyden büyüktür)" sesleriyle ortalığı çınlatıyorlardı (bk. Müslim, Sahih, VIII, 237; Ebu Davud, Sünen, II, 579; "Hicret" maddesi). 

Hz. İbrahim, Ashab-ı Kehf, Yunus (a.s) gibi tarihte yaşadıkları vatanda hak dini tebliğ etme ve yaşama imkânı bulamayanlar da hicret etmişlerdir. Eğer bir kimse yaşadığı ülkede mal, can, ırz, dinî inanç ve dinini koruma ve yaşama hürriyetini kaybetmişse bunları koruyup, dinini yaşabileceği yöreye hicret etmesi gerekir. Nitekim dinini gizleyen bazı mü'minlerin Mekke'de kalması ve zorla sokulduklar Bedir Gazvesinde ölmesi üzerine şu âyet inmiştir: "Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: "Dünyada ne iş yaptınız?" derler. Bunlar; "Biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış kimseler idik"diye cevap verirler. Melekler derler: "Allah'ın yeri geniş değil miydi ki, oraya göç etseydiniz". İşte onların durağı cehennemdir. Ne kötü bir gidiş yeridir orası" (Nisâ, 4/97). 

Hanefîlere göre küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek vaciptir. Hanbelîlere göre, bir kimse dârulharp'te dinini açığa vurup yaşıyor olsa bile, Müslümanların sayısını çoğaltmak ve cihada katılmak için bunun darûlislam'a hicreti sünnet olur. Şâfiîlerden el-Mâverdî'ye (ö. 450/1058) göre, 'bir Müslüman küfür diyarında dinini açığa vurabiliyorsa, orası bu kimse için darûlislam hükmünde olur. Onun orada kalması, hicret etmesinden daha faziletlidir. Çünkü onun yardımıyla orada İslâm'ın yayılması umulur (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 28, 29). 

Hicret edilecek yerle ilgili duyulabilecek iş bulamama, aç kalma, çevre edinememe gibi endişeleri şu âyet kaldırmaktadır: "Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde giderek, barınacak bir çok yerler bulur, genişlik de bulur. Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhacir olarak çıkıp da sonra yolda ölürse, onun mükâfatı Allah'a aittir" (es-Nisâ, 4/100). 

Allah'ın elçisi hicreti teşvik etmiştir. Hadiste şöyle buyurulur: "Âllah yolunda hicret eden kimseyi, yüce Allah'ın bağışlaması hak olur" (Tirmizî, Cennet, 4; Ahmed b. Hanbel,V, 240). Muhâcir, hadislerde şöyle tarif edilmiştir: "Gerçek muhâcir, Allah'ın haram kıldığı şeyleri terk eden, yani haramları işlememek için yurdundan ayrılan kimsedir" (Buharî, İmân, I, Rikak, 26; Ebu Davud, Vitr, 2,1 l, 12, Cihad, 2; Nesaî, İmân, 9; İbn Mace, Fiten, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 163,192,193, 205). 

İşte belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan dil, din, tarih ve kültür birliği bulunan bir toplumun teşkil ettiği birlik ona bir millet özelliği kazandırırken, üzerinde yerleşilen toprak parçası da vatan adını alır. Sınırları belli vatan toprağı, dış saldırılardan korunmuş, içte mal, can, ırz ve namus güvenliği sağlanmış, din ve vicdan özgürlüğü tanınmış olunca mü'minin yaşayabileceği bir belde sayılır. Artık bu ülkenin bir tebeası olarak iç ve dış düşmanlara karşı bu toprakların savunulması özellikle saldırılan ülke mal, can, ırz güvenliği ve dinine sahip olmayı tehdit ediyorsa vacip olur. Çünkü mü'minin bu manevi değerlere sahip olması ve önceden elde ettiği hakları koruyabilmesi belli toprak parçası üzerinde güven içinde yaşamasına bağlıdır. Bu güveni tehdit eden güçlere karşı ülkeyi savunması bir görev olur. 

Nitekim Türkistan, Kafkasya, Kırım, Azerbaycan, Bulgaristan gibi ülkelerde uzun yıllar baskı ve tehdit altında dinî inanç ve ibadet özgürlüğü tanınmayan İslâm toplulukları buğün bu haklarını elde etme imkanına savuşabilmişlerdir. Ancak hicret etmeme yüzünden kültürünü imanını ve Müslümanlığını yitiren ve bu yüzden çok büyük acılar çeken toplumlar da vardır. 

Müslümanların azınlığa düştüğü ve devlet yönetiminde etkili olamadığı yörelerde, Müslümanlar cemaatleşerek İslâm'a uygun eğitim, öğretim ve İslâm'ın güzelliklerini yaşamak, çevrenin de bu adet fazilet ve ahlâk değerlerinden yararlanmasını sağlamak amacıyle gerekli girişim, çalışma ve kurumlaşma yoluna gitmelidir. Bunun yolu bilimsel çalışmalardan geçer. Türkiye gibi büyük çoğunluğu Müslüman olup, beşerî kanunlarla yönetilen ülkelerde ise İslâm'ın bu yüce değerleri toplumun yararlanmasına sunulmalıdır. Çünkü zekât, vakıf yardımlaşma, karz-ı hasen gibi yaygın halk kitlelerine mutluluk getirecek ve servet dağılımında adaletli bir denge oluşturabilecek güçteki İslâmî değerlerin dışlanması veya bunların terkedilmiş durumda bırakılması topluma pahalıya mal olmaktadır. Yapılan istatistik çalışmaları ile meselâ; zenginlik ölçüleri tutan kimselere ait bütün nakit para, döviz, altın ve alıp-satmak üzere elde bulunan tüm ticaret malları, şirket ve fabrikaların döner sermaye, hammadde ve üretilmiş madde ile kesin alacakları kırkta bir zekâta tabidir. Tarım ürünleri onda bir, sulama ile tarım yapılan yerde yirmide bir, madenlerde beşte bir ve hayvanlarda cinse göre belli oranlarda zekât yükümlülüğü gerçekten yoksul kesimîn mesken problemi, yüksek öğretim gençliğinin tümüne yeterli bursu, ve yoksul ailelere geçinecek kadar yardımı ya da gelir getirecek bir iş kurmayı makul sürede sağlayabilecek güçtedir. 

Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında önce sultan ailelerinden başlanarak varlıklı kesim özellikle İstanbul, Bursa, İzmir, Kayseri, Konya gibi şehirlerde ve ülkenin diğer yerleşim birimlerinde pek çok vakıf eserler meydana getirmişlerdir. Bununla toplumun eğitim, öğretim faaliyetlerini, sağlık işlerini, din görevlilerinin geçimini, zekât yerine yoksullara daha düzenli yardımı bu vakıflar üstlenmiştir. Günümüzde vakıflar da tarihteki bu güzel fonksiyonu üstlenecek durumdan çıkarılmıştır. Halbuki vakıfların vakıfnâmelerindeki esaslara göre idaresi ve gelirlerinin burada belirlenen yerlere verilmesi gerekirken mütevellilerin yerini alan vakıflar idaresi vakıfnâmeleri dikkate almaz olmuştur. Bu yüzden de vakıfların fonksiyonu eski önemini kaybetmiştir. Bu da toplumun zarar gördüğü önemli bir alandır. Diğer yandan gerçek vakıf hükümlerinin uygulanmaması, takipsizlik ve sorumsuzluk yüzünden vakıfların gelirleri de azalmıştır. Halbuki yetim malı, vakıf malı ve beytülmale ait mal gerektiğinde usulüne göre satılacaksa veya kiraya verilecekse "rayiç bedel" ile verilebilir. Rayiç bedelden fahiş gabin ölçüsünde düşük bedel satım veya kira akdini batıl kılar ve bu idarelerin ya bedeli tamamlatma ya da akdi feshetme hakkı doğar. Fahiş gabin ölçüsü Hanefilere göre gayri menkullerde rayiç bedelden % 20 düşük olan bedeldir. Bu oran hayvanlarda % 10 diğer menkul eşyada % 5 ve daha fazla rayiç bedelin altına inilmesidir. Mecelle'nin kanunlaştırdığı ölçüler de bunlardır (bk. İbn Nüceym el-Mısrî, el-Bahru'r-Râik, Mısır, 1334, 1330/1912, I, 247; Mecelle, mad.165; Hamdi Döndüren, İslam Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir, 1984, 145-147). 

Sonuç olarak vatan ve üzerinde yaşayan tebea unsuru bir bütün olarak düşünülmelidir. Bunlar birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Biri diğerine feda edilemez. Pek çok İslâm fakihinin tarif ettiği şekliyle dârulislam; "Müslümanların idare ve hamiyetleri altındaki yerdir" (es-Serahsî, el-Mebsût, X,81, Şerhu's-Siyer, IV,1253). İmam Şâfiî dârulislâm'ı daha geniş olarak tarif etmiştir. O'na göre: a) Müslümanların meskûn bulunduğu yerler, b) Müslümanların fethedip gayri müslim halkı cizye karşılığı yerlerinde bıraktıkları topraklar, c) Önceden İslâm'ın uygulandığı, ancak daha sonra gayri Müslimlerin eline geçen topraklar (Nevevî, Ravdatilt-Tâlibîn, y.y, 1386/1966, V, 433; Ömer Nasuhî bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, III, 371). Bu nitelikleri taşımayan yerler de dârulharptir. 

Ancak dârulharp sayılan yerlerde de yukarıda belirttiğimiz gibi İslâm toplumu varlığını korumalı, kültürüne, ve manevî değerlerine sahip çıkmalı, üzerinde yaşanan topraklara saldırı olduğunda da, kendisine düşen görevi yapmalıdır. Çünkü sınırlarla çevrili toprağı koruma ve bakıma orada yaşayan İslâm toplumunun mal, can ve ırzını koruma, din ve vicdan özgürlüğünün devamım sağlama ile eş değerdedir. 

Vatanın Seferiliğe Etkisi: 

İslâm yolcu olanlara ibadetlerde bir takım kolaylıklar getirmiştir. Dört rekatlı farz namâzların iki rek'at olarak kılınması, mestlere mesih süresinin üç güne çıkarması, ramazan oruç günü oruç tutulmayarak daha sonra kaza edilebilmesi gibi. İşte kişinin içinde doğup büyüdüğü veya halen yaşamakta olduğu yerle yolculuk sırasında kaldığı yerler de birer vatan parçasıdır. Buna göre vatan üçe ayrılmıştır. 

a) Aslî Vatan: Bir insanın doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği ya da içinde barınmayı kasd edip, başka yeri vatan edinmek istemediği yere "aslî vatan" denir. 

b) İkamet Vatanı: Bir kimsenin doğduğu, evlendiği ve yerleşmeye karar verdiği yerden ayrılıp yalnız içinde onbeş günden fazla kalmak istediği yere "ikâmet vatanı" denir. Bu yer aslî vatana sefer mesafesi uzakta olmalıdır.

c) "Süknâ Vâtanı: Bir yolcunun kendisinde onbeş günden az oturmak istediği yerde "süknâ vatanı” adım alır. Bu sonuncuya itibar edilmez. Bununla ne aslî ve ne de ikamet vatanı değişmiş olmaz. 

Seferilik konusunda bu vatanlar kendi misli ile veya üstü ile bozulur, aşağısı ile bozulmaz. Meselâ, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç edip yerleşen kimsenin artık aslî vatanı Türkiye'de oturduğu yer olur. Yine mesela; Kars'ın bir köyündeki mülkünü satarak İstanbul'a yerleşen bir ailenin aslî vatanı İstanbul olur (Ayrıca bk. "Daru'l-İslâm" ve "Darul-Harb" mad.)...Hamdi DÖNDÜREN

3- HADİSLER

Vatan sevgisi îmândandır. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât)

Hanefî mezhebinde üç türlü vatan vardır: Vatan-ı aslî, vatan-ı ikâmet, vatan-ı süknâ. (İbn-i Âbidîn)




allah, aziz, bayrak, dua, düşman, hain, koru, korumak, terör, terörist, vatan, vatan borcu, vatan nedir, vatan kelime anlamı, vatan şiiri, vatan hadisler, islamda vatan, dinimizde vatan, vatansever kimdir

ÖNCE ADAM OL!

/ No Comments
adam, adam ne demek, adamlık nedir, akıl, akıl vermek, cinsiyet, eleştiri ne demek, erkek nedir, insanlık, kadın, koca, sözler, erkek ile adam farkı, adam ve erkek farkı

ÖNCE ADAM OL!

Erkek ol, kadın ol ama ÖNCE ADAM OL!
*
ERKEK İLE ADAM ARASINDAKİ 10 FARK

Bir erkekle bir adam arasındaki en temel 10 fark şöyle:

1. Evet her adam erkektir ama ne yazık ki her erkek adam değildir! Çünkü adam olmak erkeklik gibi cinsiyet meselesi değil, şahsiyet meselesidir. Bir adamı önce karakteri ele verir!

2. Erkek olmak için pipin olması yeter ama adam olmak için bir de yüreğin olması gerekir! Gerçek adamlar aslan yüreklidir, vicdan sahibidir, iyi niyetlidir!

3. Bir erkek ne istediğinden asla emin değildir. Sağı solunu tutmaz, maymun iştahlıdır, savaşmaz, kolay vazgeçer. Bir adam ise ne istediğini her zaman iyi bilir ve onun peşinden gitmekten korkmaz da gitmeye üşenmez de!

4. Erkek dediğin anı yaşar, geleceği düşünmez. Sadece eğlencenin peşindedir. Adam dediğinse gelecek planı yapar. İş hayatı hakkında da aile hayatı hakkında da kafasında belirlediği hedefleri vardır.

5. Bir erkek “Kalbi atsın yeter” ile “Bu kızı götürsem ne havam olur” arasında gider gelir. Bir adam ise bir kadının sadece dış görünüşüne bakmaz. Birlikte olacağı kadında güzellik dışında da özellik arar.

6. Adam dediğin zor ve rahatsız edici konulardan kaçmaz. Onlarla yüzleşir. Haksızsa özür dilemesini de bilir af dilemesini de. Erkekse mümkün olduğunca sorunları görmezden gelir ve mecbur kalmadıkça özür dilemez.

7. Bir adam ne zaman bir kadınla ciddi olacağını ve bir sonraki aşamaya geçeceğini iyi bilir. Bir erkek ise asla tam anlamıyla kendini ilişkiye vermez ve evliliğin e’sini duyarsa arkasına bakmadan kaçar.

8. Bir adam hem sosyal olup hem sorumluk sahibi olabilir. Nerede durması gerektiğini iyi bilir. Bir erkekse yarın yokmuş gibi parti yapmanın peşindedir. Kısacası bir adam ne yapılması gerekiyorsa onu yapar, bir erkekse sadece istediğini yapar!

9. Bir adam sözünün eridir. Söz ağızdan bir kez çıkar der ve arkasında durur. Bir erkeğinse sözleri havadır. İşin özeti erkek söz verir adam tutar!

10. Ve oyunlar erkek çocukları içindir adamlar için değil! Bir adam asla bir kadının kalbiyle veya aklıyla oyun oynamaz!
Uzun lafın kısası zordur adam olmak ama değer her çabaya. Çünkü günün sonunda kadınlar hayatlarına kaç erkek girdi diye saymaz, kaç adam tanıdıklarına bakarlar!




adam, adam kime denir, adam ne demek, adamlık nedir, akıl, akıl vermek, cinsiyet, eleştiri ne demek, erkek nedir, insanlık, kadın, koca, sözler, erkek ile adam farkı, adam ve erkek farkı 

YA SABIR!

4 Şubat 2019 Pazartesi / No Comments
allah, kelebek, koza nedir, sabır nedir, sabrın sonu, selam, selamet, son, tırtıl, ya sabır, yol, yolun sonu, kuranda sabır, sabır ayetleri, ayetlerde sabır, sabır hadisler

Sabrın sonu selamet...
*
Tırtılın; 'yolun sonu' dediğine,
Allah; 'kelebek' demiş.
Ya Sabır...
*

SABIR NEDİR?

İslamda Sabır;

Sabır lügatta acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanma, başa gelen bela ve musibetlere dayanma, nefsi kötülüklerden uzaklaştırmaya çalışma gibi manâlara gelir.

Dinimizde, sabırlı olmak, üstün bir meziyet olarak kabul ve hatta emredilir. Başa gelen her türlü musibete karşı alçak gönüllülük gösterip, Allah’a sığınmak, hemen isyan ve itaatsizlikte bulunmamak yüce Rabbimizin hoşuna gider. Bir Ayet-i Kerimede “Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.” buyurulmuştur.

Sabırsızlık ruhun zayıflığından, imanın güçsüzlüğünden kaynaklanır. Halbuki sabrın sonunda selamet ve saadet bulunur. Sabır her hususta övüldüğü halde, haksızlık, karşısında gösterilirse, günah olur. Çünkü Müslüman, dinine ve imanına karşı yapılan saldırılara karşı sabırsız davranacaktır. En azından bunlara kalbiyle buğzederek, eliyle ve diliyle düzeltebiliyorsa hemen düzeltecektir.

Sabır felaketin ilk anında gösterilmelidir. İlk acı ve sıkıntı gittikten sonra sabretmek o kadar önemli değildir. İnsan belaya sabrettiği gibi nimete karşı da sabır göstermeli, açgözlü olmamalıdır.

Sahabeden Hz.Talha’nın hanımı Ümmü Süleym’in hikâyesi…

Söyle anlatıyor:

“Kocam Ebû Talha evde yokken bir oğlumuz vefat etti. Onu evin bir tarafına koyup üzerini örttüm. Kocamın yemeğini hazırladım. Geldi, yemeğini yemeğe başladı ve “çocuk nasıl?” diye sordu. “Elhamdülillah, bu gece diğer gecelerinden çok daha sakin…” dedim. Kocama her zaman olduğumdan daha neşeli göründüm. Sonra ona şöyle dedim:

– Komşularımızın işine hayret etmiyor musun?

– Ne olmuş ki, dedi.

– Birilerinden emenaten bir şey almışlar. Fakat emanet sahibi onu geri isteyince üzülmüş ve buna tahammül edememişler.

– Ne kötü iş yapmışlar onlar, dedi kocam. O zaman hakikati anlattım.

– İşte oğlun, dedim. Allah’ın bir emaneti idi, Allah onu geri aldı… Bunu duyunca:

– Biz Allah’dan geldik, yine ona döndürüleceğiz mealindeki ayeti okuyup sabır gösterdi:

Sabahleyin bütün olanları Resülullaha haber vermiş. Peygamberimizde bizim için dua etmiş. Sabrımızın karşılığını göreceğimizi söylemiş.”

*
SABIR AYETLERİ

Kuranda sabır ile alakali tahmini 84 ayet geçiyor...

2:45 - Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah'a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir.

2:153 - Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.

2:155 - Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!

2:177 - Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitabave bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.

2:249 - Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: "Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır)." Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. "Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: "Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir."

2:250 - Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"

3:17 - O sabredenleri, o doğruluktan şaşmayanları, o elpençe divan duranları, o nafaka verenleri ve seher vakitlerinde o istiğfar edip yalvaranları (görür).

3:120 - Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider, başınıza bir kötülük gelse onunla sevinirler. Eğer sabreder ve Allah'dan gereğince korkarsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez; çünkü Allah onları kendi amelleriyle kuşatmıştır.

3:125 - Evet, sabreder ve (Allah'tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.

3:142 - Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?

3:146 - Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostları çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.

3:186 - Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan size eziyet verici bir çok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'dan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

3:200 - Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınıza karşı sebat gösterin, nöbet bekleşin, Allah'dan gereğince korkun ki, kurtuluşa eresiniz.

4:25 - Sizden her kim hür mümin kadınları nikah edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da ellerinizin altındaki mümin cariyelerinizden efendilerinin rızası ile nikahlamak var. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz birbirinizdensiniz. O halde sahiplerinin izni ile ve mehirlerini örfe göre vermek suretiyle cariyelerden iffetli olan, zina etmeyen, dost da edinmeyenlerle evlenin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, o vakit hür kadınlar hakkında gerekli bulunan cezanın yarısı kendilerine lazım gelir. Bu hükümler, içinizden günah işlemekten korkanlaradır. Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır. Allah Gafûrdur, Rahimdir (çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir).

6:34 - Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabrettiler. Allah'ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir.

7:126 - "Senin bize kızman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı müslüman olarak al." derler.

7:128 - Musa, kavmine dedi ki: "Allah'ın yardımını ve lütfunu isteyin ve sabır gösterin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonunda kurtuluş müttakilerindir."

7:137 - Ve o hırpalanıp ezilmekte olan kavmi de yeryüzünün, bereketle donattığımız doğusuna ve batısına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğullarına olan o güzel vaadi, sabırları yüzünden gerçekleşti. Biz de Firavun ile kavminin yapageldikleri sanat eserlerini ve diktikleri binaları yerle bir ettik.

8:46 - Ayrıca Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. Ve birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

8:66 - Şimdi Allah sizden yükü hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. O halde sizden sabredecek yüz kişi olursa ikiyüz düşmana galip gelirler, sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle ikibin düşmana galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.

10:109 - Sana vahyolunana uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Çünkü O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

11:11 - Ancak (her iki halde de) sabır gösterip iyi ameller işleyenler müstesnadır. İşte onlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.

11:49 - İşte bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sana vahiyle bildiriyoruz. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O halde sabret, akıbet muhakkak muttakilerindir.

11:115 - Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.

12:18 - Bir de gömleğinin üzerinde yalandan bir kan getirmişlerdi. Babaları dedi ki: "Hayır, nefisleriniz aldatmış da size bir iş yaptırtmış. Artık bana güzel bir sabır gerekiyor. Bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak olan ancak Allah'dır."

12:83 - Babaları dedi ki: "Hayır, sizi nefisleriniz altadıp bir işe sürüklemiş. Artık bana güzel güzel sabretmek düşüyor. Belki Allah hepsini birden bana geri getirir. Çünkü O, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir."

12:90 - Onlar "Yoksa sen, sahiden Yusuf musun?" dediler. O da "Ben Yusuf'um, bu da kardeşim" dedi, "Doğrusu Allah, bizi, lutfuyla nimetlendirdi. Gerçekten de kim Allah'dan korkar ve sabrederse, Allah, muhakkak ki, güzel işler yapanların mükafatını zayi etmez."

13:22 - Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabrederler ve namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açıkça Allah yolunda harcarlar ve çirkinlikleri güzelliklerle yok ederler. İşte bunlar, bu hayatın akibeti kendilerinin olacak olanlardır.

13:24 - "Sabrettiğiniz için size selam olsun. Ahiret yurdu ne güzeldir!"

14:5 - And olsun ki Musa'yı âyetlerimizle gönderdik. Ona şöyle dedik: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah'ın (felaket) günlerini hatırlat. Şüphe yok ki bunda her sabredip şükreden için nice ibretler vardır.

14:12 - Bize yollarımızı göstermişken neden biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Elbette bize yaptığınız eziyetlere katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül etsinler."

14:21 - (Kıyamet günü) İnsanların hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar. Ve zayıflar büyüklük taslayanlara şöyle diyecekler: "Bizler, sizlere uymuştuk. Şimdi siz, Allah'ın azabından en ufak bir şeyi bizden savabilir misiniz?" Onlar da diyecekler ki: "Allah bizi hidayete erdirseydi, biz de size doğru yol gösterirdik. Artık şimdi bizler sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü kaçacak yerimiz yoktur."

16:42 - O Muhacirler, müşriklerin eziyetlerine sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.

16:96 - Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir, Allah'ın katındakiler ise tükenmez. Muhakkak ki biz, Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükafatlandıracağız.

16:110 - Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

16:126 - Eğer (bir suçtan dolayı) ceza verecek olursanız size yapılan azab ve cezanın misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.

16:127 - (Ey Peygamber!) Sabret! Sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlardan dolayı üzülme! Kurdukları tuzaklardan telaş edip sıkıntıya düşme!

18:28 - Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.

18:67 - (Hızır) dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.

18:68 - "İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?"

18:69 - Musa: "İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim" dedi.

18:72 - (Hızır:) "Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi.

18:75 - Hızır dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?"

18:78 - Hızır dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."

18:82 - "Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur."

20:130 - O halde, dediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki hoşnudluğa eresin.

21:85 - İsmail, İdris ve Zülkifl'i de (hatırla). Onların hepsi de sabredenlerdendi.

22:35 - Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.

23:111 - Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muradlarına erenlerdir.

25:20 - (Resulüm!) Biz senden evvel de peygamberleri başka türlü göndermedik. Şüphesiz onlar hem yemek yiyorlar, hem çarşılarda geziyorlardı (sokaklarda yürüyorlardı). Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne (imtihan sebebi) kılmışızdır ki, bakalım sabredecek misiniz? Zira Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir.

25:75 - İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mükafatlandırılacaklar, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.

28:54 - İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükafatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar.

28:80 - Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, şöyle dediler: "Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah'ın mükafatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir."

29:59 - Ki onlar, sabretmiş olup yalnız Rablerine güvenip dayanmaktadırlar.

30:60 - Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vaadi mutlaka haktır. Sakın imanı sağlam olmayanlar seni hafifliğe sevketmesinler.

31:17 - "Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir."

31:31 - Görmedin mi ki Allah, âyetlerinden bir kısmını size göstersin diye gemiler, Allah'ın nimetiyle denizde akıp gidiyor. Şüphesiz bunda çok sabredenler ve çok şükredenler için nice ibretler vardır.

32:24 - Onların içinden, sabrettikleri zaman bizim emrimizle doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik. Onlar, bizim âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.

33:35 - Şüphe yok ki müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazi erkeklerle mütevazi kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkeklerle Allah-'ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

34:19 - Buna karşı onlar: "Ey Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır" dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette ibretler vardır.

37:102 - Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

38:17 - Şimdi sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Çünkü o, zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.

38:44 - (Bir de dedik ki): "Eline bir demet al da onunla (eşine) vur; yemininde durmamazlık etme." Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakikaten daima Allah'a yönelmektedir.

39:10 - Ey Muhammed! Tarafımdan söyle: "Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkun. Bu dünyada güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Allah'ın yeryüzü geniştir. Ancak sabredenlere mükafatları hesapsız ödenecektir."

40:55 - O halde sabret. Çünkü Allah'ın vaadi haktır. Hem günahından dolayı istiğfar et ve akşam sabah Rabbini hamdiyle tesbih et.

40:77 - Ey Muhammed! Sen sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir. Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar mutlaka döndürülüp bize getirileceklerdir.

41:24 - Şimdi eğer dayanabilirlerse onların yeri ateştir. Yok eğer hoşnutluğa dönmek isterlerse bile artık onlar hoşnut edileceklerden değildirler.

41:35 - Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.

42:33 - Eğer O dilerse rüzgarı durdurur da yelkenle giden gemiler denizin üzerinde duruverirler. Şüphesiz ki bunda sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için nice ibretler vardır.

46:35 - Ey Muhammed! Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için (azab hususunda) acele etme. Sanki onlar kendilerine vaad edilen azabı gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Hiç yoldan çıkan fasıklar topluluğundan başkası helak edilir mi?

47:31 - Andolsun ki, biz içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve yaptıklarınızla ilgili haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi deneyeceğiz.

49:5 - Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Bununla beraber Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

50:39 - Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güneşin doğuşundan önce (sabah namazını) ve batışından önce de (öğle ve ikindi namazalarını kılarak) Rabbini Hamd ile tesbih et.

52:16 - Girin oraya, ister sabredin ister etmeyin artık sizin için birdir. Siz hep yaptıklarınıza göre cezalandırılacaksınız" (denilecek).

52:48 - Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.

54:27 - Biz onlara, kendilerini imtihan etmek için dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözet ve sabırlı ol.

68:48 - Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti.

70:5 - O halde güzel bir sabır ile sabret.

73:10 - Başkalarının diyeceklerine sabret, güzellikle onlardan ayrıl.

74:7 - Rabbin için sabret.

76:12 - Sabırlarına karşılık onlara bir cennet ve ipekten elbiseler verir.

76:24 - O halde Rabbinin hüküm vermesi için sabret. Onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme.

90:17 - Sonra da iman edip de sabrı tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.

103:3 - Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır




allah, ayetlerde sabır, kelebek, koza nedir, kuranda sabır, sabır ayetleri, sabır hadisler, sabır nedir, sabrın sonu, selam, selamet, sabır sözleri, altın sözler, ya sabır