Yazı Duyurusu

Menu

Browsing "Older Posts"

CUMHURİYET NEDİR?

26 Ekim 2020 Pazartesi / No Comments
acer, bayrak, cumhur, cumhuriyet bayramı, cumhuriyet nedir, millet nedir, milliyetçilik, ödev notları, ilber ortaylı cumhuriyet, cumhuriyet tarihi, cumhuriyet nasıl kuruldu, cumhuriyetin ilanı, atatürk, türk bayrağı, türk milleti, türk tarihi
atatürkün çocuklara bakışı, cumhuriyet nasıl kuruldu, cumhuriyet nedir, cumhuriyet tarihi, cumhuriyetin ilanı, ilber ortaylı cumhuriyet, milliyetçilik, ödev notları, türk tarihi, 
CUMHURİYET

CUMHURİYET, TÜRK MİLLETİNİN KAREKTERİDİR.

Atatürk Cumhuriyet’i nasıl kurdu?

23 Nisan 1920'de Ankara’da Türkiye’yi işgal eden düşmanlara karşı direnişi sürdüren, Kurtuluş Savaşı’nı yürüten Mustafa Kemal önderliğinde bir meclis kuruldu. Bu meclisin adı ‘hükümet’ti. Meclis hükümetiydi. Yani 1920 Nisan’ında, ufuktaki Türkiye’nin rejimi ve saltanatın kaderi belli olmaya başlamıştı. Meclis en başta padişahı reddetmese de, cumhuriyet, fikren ortaya çıkmaya başlamıştı. Mesela bu mecliste bakanlar vardı, onları meclis seçiyordu. Meclis her şeye hakimdi. Başkomutan Mustafa Kemal de meclisin emrindeydi ama aynı zamanda meclis reisiydi.

Bu, 1923'te egemenliğini halktan alan, halkın kendi kendini yönettiği cumhuriyete girişti. Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları cumhuriyeti ilan ederek bu sistemin adını koydu. Ancak, adını koymanın çok kolay olduğunu sanmayın, çocuklar. Çünkü mebuslar (milletvekilleri) içinde hala halifeyi ve padişahı isteyenler vardı. Hatta bunların bazıları Kurtuluş Savaşı komutanlarıydı, “Biz padişaha yemin etmişiz, öyle asker olmuşuz” demişlerdi.

İşte burada Atatürk faktörü devreye giriyor. Atatürk olmasaydı zaten bu kadar insanı bir araya getiremezdiniz. İkincisi, Atatürk’ün uzak görüşlülüğünün önemi… Daha en başında, Cumhuriyet kurulmadan da önce, Kurtuluş Savaşı’nın birçok komutanı bile İstanbul’a girmek, onu geri alabilmek ümidinde değildi. Anadolu’nun bir kısmını kurtarmak onlara göre o an için yeterliydi. Halbuki Atatürk bir dahi olduğu için karşı tarafın açığını görmüş ve “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” demişti. Cumhuriyet’in ilanı da böyle bir uzak görüşlülüğün eseridir.
Cumhuriyet Nedir?
‘Cumhuriyet’, bizim dilimize Arapçadan geçen bir kelimedir, çocuklar. ‘Bütün halkın idaresi’ demektir. Bu kelime ‘cumhur’dan yani halktan çıkar. Cumhuriyette egemenlik, kral, kraliçe, padişah, sultan gibi tek bir kişiye ait değil halka aittir. Halk, belirli zaman aralıklarından oy vererek, yine halktan olan yöneticilerini seçer.

“Bu kelime Arapçadan geldi” dedim ama Araplar bu kelimeyi hiçbir zaman bildiğimiz cumhuriyet anlamında kullanmadılar. Çünkü bu rejimi hiç uygulamadılar. Cumhuriyet lafını eden biz Türkleriz.

Cumhuriyet anlayışı zamanla değişmiş, gelişmiştir. Örneğin cumhuriyet rejimi Eski Yunan’daki demokrasidir; halk idaresidir; fakat orada o demokrasi çok sınırlı bir kesim bir kesim tarafından kullanılırdı. Halkın çoğunluğu yabancılardı, seçme-seçilme hakları yoktu. Bir de köleleri vardı; onların hiçbir hukuku yoktu. Zengini ve fakiriyle çok küçük bir vatandaş kitlesi oy verirdi. Bu biçimiyle buradan da Roma İmparatorluğu’na geçti ama Roma’da da yine halkla, toprak sahibi soyluların arasında bir fark vardı. Meclisleri bile ayrıydı.

Cumhuriyet kelimesi, I. Dünya Savaşı’ndan evvel her yerde antipatiyle karşılanırdı. O dönemlerde kibar bir muhitte krallar aleyhinde konuşmak, cumhuriyeti övmek sizin o toplumdan kovulmanıza dahi sebep olabilirdi.

Büyük devletler arasında bir tek Fransa cumhuriyetti. Bir de o zamanlar yükselen bir devlet konumunda olan Amerika Birleşik Devletleri bir cumhuriyetti. O da 18. yüzyıldan itibaren yeni yeni ortaya çıkıyordu. Bu iki cumhuriyet, Batı dünyasında yeni bir atılımdı. Ama artık dünya değişti. Modern Türkiye dahil, dünyada bir çok ülke cumhuriyetle yönetiliyor.

acer, bayrak, cumhur, cumhuriyet bayramı, cumhuriyet nedir, millet nedir, milliyetçilik, ödev notları, ilber ortaylı cumhuriyet, cumhuriyet tarihi, cumhuriyet nasıl kuruldu, cumhuriyetin ilanı, atatürk, türk bayrağı, türk milleti, türk tarihi

Cumhuriyet Nedir? 

(İlber Ortaylı çocuklar için anlatıyor)

29 Ekim 1923'te Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Cumhuriyet’i ilan etti. Türkiye, büyük fedakarlıklarla kazandığı Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yaralarını sarmaya çalışıyordu. Ülkemiz o zor dönemlerden geçerek bugünlere vardı. Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı, siz çocuklara Cumhuriyet ideallerinin ne anlama geldiğini anlatıyor.

Cumhuriyet’ten önce Türkiye ne durumdaydı?

Çocuklar, 29 Ekim 1923'e, yani Cumhuriyet’in ilanına gelene kadar, ülkemizin ne koşullar altında olduğunu bilmek çok önemlidir. Türkiye, I. Dünya Savaşı’ndan sonra çok şey kaybetmişti. Dört yıllık bir savaş bütün ülkeler için çok uzundur. Hiç kimsenin bu kadar büyük, uzun savaş tecrübesi yoktu. Bu kadar tahrip edici silahlarla topyekun savaşılmamıştı. Onun için savaşın sonunda yenilenlerle kazanan arasında fark yoktu. Hepsi perişandı, sadece savaşın galiplerinin galip hukuku vardı.

Bir kere, bizim kayıplarımız en başta aydınlarımız oldu. Bildiğiniz bütün bu yüksek okulların, Tıbbiye’nin, Mühendislik Mektebi’nin sınıfları boşaltılmıştı. Gençlerin çoğu şehit düştü. Anadolu’da en iyi zanaatkarlar, tarlaları süren çiftçiler, eli ayağı tutanlar öldü. Biz birçok cephede savaştık. Bu uzun bir savaştı, bize milli bir bilinç getirdi. Ordularımıza dayanıklılık verdi, harbin içinde kaybettiğimiz cepheler de oldu ama kazandıklarımız da oldu. En başta Çanakkale, Irak’ta Kutu’l-Ama-re; fakat sonunda mağlupların arasındaydık ve ağır kayıplar vermiştik. Aynı yılın sonunda Mondros Mütarekesi’ni imzaladık, ülkemiz işgal edildi ve bu işgal üstelik galiplerin keyfine bırakıldı.

İngiltere lüzumlu gördüğü her yeri işgal ediyor, kendi işgal edemediği anda da sonadan savaşa giren taze kuvvet müttefiki Yunanistan’ı Ege’ye çıkarıyordu. İşte Türkiye burada dayanamadı. Ve Ege’de direnişler başladı. Ama mühim olan her yerdeki direnişler değildir. Her kafadan bir ses çıkarsa bir işi yapabilir misiniz? İyi iş yapmaya niyetlenseniz bile herkes kendi başına kılıç sallasa, kendi başına kahraman olsa bir şey olur mu? Şimdi siz bir bahçeyi temizlemek istiyorsunuz; herkes kimseye sormadan, danışmadan temizlemeye kalksa ne olur? Bahçe altüst olur. Yani daima bir baş lazımdır, bir merkez lazımdır. İşte Mustafa Kemal Paşa budur. O, Çanakkale’de, Bitlis’te, Filitsin cephesinde isim yapan genç bir komutandı. İyi bir kurmay subaydı. Osmanlı ordusunda kurmaylık çok önemliydi. Yani kurmay subay, harp okulundan sonra eğitime devam eden, karar mekanizmalarına oturan, savaş planlarının yapan demektir. Mustafa Kemal zeki bir insandı. Dahiydi. Öbürleri arasında öne geçmişti.

Cumhuriyet bize neler kazandırdı?

O kadar çok şey var ki… Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, Kurtuluş Savaşı komutanları, perişan Türkiye’nin sanayi ihtiyacını, okul ve sağlık ihtiyacını gördükleri için bir sürü askerin göze alamayacağı fedakarlığı ve politika değişikliğini yaptılar: Askeri harcamaları kıstılar. Ve Türkiye kapalı köylerde yaşayan bir ülkeyken özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya ticaretine girip bir birikim sağlayabildi.

Ama önemli bir soru şudur çocuklar; Bu başarıyı sağlayan elemanlarımız nereden çıktı? Okullar, imparatorluktan kalmaydı; Cumhuriyet, üstüne çok iyilerini ilave etti. Mesela Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ziraat Enstitüsü… Buralardan yeni tip bilginler, yeni entelektüeller çıktı. Onun için Cumhuriyet bir seferberliktir.

Türkiye Batı müziğini eskiden de tanıyordu; bizim kompozitör padişahlarımız bile vardı. Ama onu halka yayan, konservatuvarlar kurup müziğimizi geliştiren Cumhuriyet’tir. Biz bir müddet bunu küçümsedik. Bugün pek çok ülkede Avrupa kentlerinde Türk sopranoları ve baritonları, tenorları görüyorsunuz. Artık müzisyenlerimiz var. Orkestra kurabiliyoruz. Bunlar yoktu…

Biz savaşlarda çok kayıp verdiğimiz için okulu bitiren herkes iş buldu. 1930'ların Avrupa’sı ve Amerika’sı işsizlikten kavruluyordu. Yani dünyada öyle büyük bir işsizlik vardı. Türkiye bunu hissetmedi. Okumuş insan hiçbir zaman işsiz kalmadı.

Köylü zaten fakirdi. Ama kim ne derse desin Türk köylüsü, Cumhuriyet’ten önceki ezikliğinden, fakirliğinden kurtuldu. Bilhassa II. Dünya Savaşı’ndan sonra…

Ve en mühimi, Cumhuriyet’in getirdiği hukuk sistemidir. Bu bize hayatı kolaylaştıran bir yaşam biçimi ve modeli sundu.

Başka alanlara da bakalım… Cumhuriyet’ten evvel, Türkiye’de kadın hareketlerinde, kadının aydınlanmasında bir atılım vardı. Ancak Cumhuriyet, bu hareketleri yönlendirmeyi, kanunlaştırmayı, sistemleştirmeyi başardı. Kadının toplum hayatındaki yerini, üstelik bir çok Batı toplumundan önce kadınlara seçme-seçilme hakkı vererek sağlamlaştırmış olması, Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından biridir.

acer, bayrak, cumhur, cumhuriyet bayramı, cumhuriyet nedir, millet nedir, milliyetçilik, ödev notları, ilber ortaylı cumhuriyet, cumhuriyet tarihi, cumhuriyet nasıl kuruldu, cumhuriyetin ilanı, atatürk, türk bayrağı, türk milleti, türk tarihi

29 Ekim 1923'ten sonra en hızlı hangi alanlarda ilerledik?

Özellikle de eğitim ve sağlık alanlarında başarılıydık. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok iyi bir öğretmen sınıfı türedi. Kendinden emin, kendine saygısı olan ve başkalarının saygı gösterdiği öğretmenlerdi bunlar… Anadolu’nun her vilayetindeki her lise, İstanbul’daki kadar iyiydi. İster İstanbul’da, Kabataş’ta veya Haydarpaşa’da ister Konya’da, Erzurum’da okuyun, iyi yetişirdiniz. Teknik lisenin sınavlarını herkes kazabilirdi. Ben örneğin 9. Cumhurbaşkanımız, rahmetli Süleyman Demirel’e “Efendim, eğer siz bugünkü aynı liselerde okusanız, Teknik Üniversite’yi, bütün zekanıza ve hafızanıza rağmen zor kazanırdınız. Ama o zaman dereceyle kazandınız” demiştim. Çünkü eğitimde bölgeler ve sınıflar arası belirgin bir eşitlik vardı. Abdülbakir Gölpınarlı gibi bir değer, Balıkesir Lisesi’nde hocaydı ve bizim büyük tarihçimiz Halil İnalcık’ı o eğitti. Yani Cumhuriyet, ilk olarak Eğitim’i getirdi.

İkincisi, sağlık getirdi Cumhuriyet. Anadolu, bütün ülkeler gibi hastalıktan kırılıyordu. Sıtma, verem, başka kronik hastalıklar vardı. O milli eğitim ordusunun yanında, sağlık ordusu bunları çok önemli ölçüde halletti. 1930'larda Almanya’dan kaçan Profesör Eckhart, Sağlık Bakanı Refik Saydam’ın talimatıyla bir araştırma, bir tarama yaptı. Şaşırtıcı sonuçlar çıktı. “Beslenme ve bazı hastalıklar sandığımdan daha iyi düzeyde” dedi Eckhart. Yani Türkiye, Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında bazı şeyleri başarabilmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki Birleşmiş Milletler programını, okuma-yazma ve sağlık taramalarını beklemeden daha da evvel, eğitim ve sağlık gibi en önemli konuları çözmüştür.

Atatürk’ün çocuklara bakışı nasıldı?

23 Nisan’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Bence bu en önemli bayramımızdır. Bu günü çocuklara bir bayram olarak hediye eden de Atatürk’ün bizzat kendisidir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin, bütün devrim yapan ülkeler gibi en büyük güvencesi, gençlik ve çocuklardır; yeni nesillerdir. Atatürk çocuklara büyük şefkat beslerdi. O zamanlar bir çok öğrenciye burs verilirdi, okutulurlardı. Bugün 5 TL’lerin üzerinde gördüğünüz Aydın Sayılı bu bursiyerlerden biridir. Başka örnekler vereyim sizlere: Yüzümüzü ağartan iki eskicağ bilimcileri, Hititolog Sedat Alp ve Ekrem Akurgal bu dönemde burslar ile yetişmişlerdir. Yine bu dönemde konservatuarlar, sanat kurumları ortaya çıktı. Tüm bunların yanında en önemli şey, hakikatten büyük harpler geçirmiş, 11 yıl savaş görmüş bir memleketteki yetimlerin konumudur. Onların eğitimi için çok hassas davranıldı; fırsatlar sağlandı. Çocuklar o dönemin yöneticileri tarafından çok önemsendi. Mesela Atatürk’ün silah arkadaşı, Kazım Karabekir Paşa da çocukların eğitimine, korunmasına karşı çok hassastır; bu uğurda çocuk eserleri, şarkılar yazmıştır. Bu, İstiklal Savaşı komutanlarının, o kadroların genel eğilimidir.

Sakın unutmayın, çocuklar. Atatürk ve arkadaşları eğitimin önemini çok iyi kavramış ve buna göre davranmıştı. Siz de böyle davranın. Cumhuriyet, eğitim alanında büyük atılımlar yapmaya çalıştı. Bu çalışmayı tamamlayabildi mi? Hayır; halen çok eksiğimiz var. Ama Cumhuriyet, bir şey için çok uğraştı: Okullar yapmakla. Çocukları okutacak öğretmenler yetiştirmekle… Size Nermin Abadan Unat Hoca’nın hatıratını okumanızı tavsiye ediyorum (Hayatını Seçen Kadın, ‘Hocaların Hocası’ Nermin Abadan Unat, Söyleşi: Sedef Kabaş, 2010, Doğan Kitap). O, Macaristan’da doğmuş; 15 yaşına dek orada yaşamıştı. Sonra buraya baba yurduna geldi. Annesi Macardı ve orada, Macaristan’da kalmasını istemişti. Abadan kitabında, “Macarsitan’da kalsam okuyamayacaktım” diyor. Türkiye Cumhuriyeti, çocuklara okuma imkanı verdi. Bunu hep aklınızda tutmanızı isterim.

İLBER ORTAYLI

cumhuriyet nedir, milliyetçilik, ödev notları, ilber ortaylı cumhuriyet, cumhuriyet tarihi, cumhuriyet nasıl kuruldu, cumhuriyetin ilanı, atatürkün çocuklara bakışı,  türk tarihi

TÜRK BAYRAĞI

/ No Comments
ödev notları, ders notu, anadolu, ay, ayyıldız, bağımsızlık, bayrak nedir, kan, renkler, sembol, şehit kimdir, türk bayrağı çizimi, türk bayrağı ebatları, türk bayrağının ölçüleri, Türkiye, vatan, yıldız,

BAYRAK NEDİR?

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak eğer üstünde ölen varsa vatandır
Bayrak bağımsızlığımızın sembolüdür.
Rengini şehitlerimizin kanından almıştır.
Anadolu semalarında ilelebet dalgalanacaktır.
Şehitler ölmez Vatan bölünmez.
bayrak nedir, bayrakların anlamı, ders notu, ödev notları, türk bayrağı çizimi, türk bayrağı ebatları, türk bayrağının ölçüleri, türk dünyası, türk dünyası bayraklarının anlamları, 
*

ödev notları, ders notu, anadolu, ay, ayyıldız, bağımsızlık, bayrak nedir, kan, renkler, sembol, şehit kimdir, türk bayrağı çizimi, türk bayrağı ebatları, türk bayrağının ölçüleri, Türkiye, vatan, yıldız,

TÜRK DÜNYASI BAYRAKLARININ ANLAMLARI

Osmanlı zamanları ve kurtuluş savasında söylenen, şehitlerimizin kanlarının üzerine gökyüzündeki ay ve yıldız vurunca böyle oldu anlatımların yanında söyle de bir kaç konu var;

Orta Asya’daki ve İslam’dan önceki Türklerin dini olan Şamanizm deki en büyük tanrı gök tanrı idi ve bunun yansımaları olarak da ay yıldız ve güneş kabul ediliyordu. bu üç öğe ile ilgili olarak Türk tarihi,mitolojileri ve resmi olmayan tarihlerinde bazı olaylara da rastlanmaktadır... oğuz hanin ilk doğan üç çocuğa bu isimleri verdiği, Osman bey’in rüyasında hilal seklinde ay gördüğü, bunu önemli ve bir işaret kabul edip Osman oğullarının bu hilal’i kullanmasına karar kıldığı vs..

Ayrıca 10.yüzyıl civarlarında Türklerin İslamiyet’e gecesi sonrasında da , hilal’in İslam dinince çok kabul görmüş bir simge olması da etkili olmuştur..

Güneş sembolünün ise bazı Osmanlı dönemlerinde sancak ve bayrak içerisinde kullanılmış olduğunu da hatırlamakta fayda var..

Kırmızı’nın ise, tarihi boyunca savaşan Türklerin şehitlerinin kanından alındığını düşünmekteyim..

Şu andaki bir çok Türk devletinin, kırmızıyı belki olmasa da ay ve yıldızı kullandığı malumdur..

Son iki cümleyi tamamlayan bir iddia belki de, Türkler ana yönleri belirlemek için renkleri kullanırlarmış;

kuzey=siyah, güney=beyaz, doğu=gök mavisi, bati=kırmızı seklinde..

Belki de en batıdaki Türk uygarlığı biz olduğumuz için zemin kırmızı olmuştur. kim bilir..

Azerbaycan

3 şeritten meydana gelir. en üstte mavi, ortada kırmızı, en altta da yeşil vardır. kırmızı şeritte bir ay ve 8 uçlu bir yıldız yer alır. mavi Türk milletinin ulusal rengidir, yeşil İslamcın rengidir. 8 uçlu yıldız 8 Türk boyunu simgeler: Azeriler, Osmanlılar, Çağataylar, Tatarlar, Kıpçaklar, Türkmenler ve Selçuklular. ilk defa 1918 yılında kullanılmıştır. Türkiye bayrağına benzer.

KKTC 

Ortadaki ay yıldız Türklüğü, üstteki bar Türkiye yi, alttaki bar KKTC yi simgeler. ayrıca iki ülkenin görünüşte ayrı ama özde aynı olduğunu belirtmek için Türk bayrağının aynı renkleri zemin ve obje renkleri değiştirilerek kullanılmıştır.

Kırgızistan

Kırmızı bir zemin üzerinde 40 kollu sarı bir güneş sembolünün içindeki geleneksel Kırgız Yörük çadırı simgesinden oluşur Bayraktaki güneşin 40 kolu Manas destanındaki 40 Türk boyunu simgeler kımızı renk cesareti, sarı güneş ise barış ile zenginliği ifade eder

Kazakistan

Mavi kumaş Türkülüğü simgeler Ayrıca Kazakların haklı olduğunun simgesidir Altın renkli şerit eski Altın ordasınız, ayrıca Kazakistan’a özgü olan kültürü simgeler Güneş Kazaklar’ın varlığını ve 32 güneş ışını da geleceği ve Kazak boylarını simgeler Şahin Kazak özgürlüğünü ve bağımsızlık simgeler

Türkmenistan 

Bayrağın sol tarafında kalın bir şerit olarak uzanan "Türkmen halısı" motifi yer almaktadır Türkmen halısı ve yeşil zemin Türkmen tarihini simgelemektedir Çapraz olarak dizayn edilen yarım ay geleceği, beş yıldız ise Türkmen vilayetlerini simgelemektedir Halı motifleri ise Türkmen boylarını simgelemektedir Ay ve yıldız motiflerine Türk halklarının kullandığı bayraklarda sıklıkla rastlanılmaktadır

Özbekistan

Özbekistan’ın resmî bayrağıdır Bayrak ölçüsü 1:2’dir

Özbekistan bayrağının sembolik anlamı için pek çok teori ileri sürülmüştür

Bunlardan bir tanesine göre, 12 yıldız Özbek vilayetlerini; mavi zemin Türklüğü, beyaz zemin adaleti, yeşil zemin ise konukseverliği temsil etmektedir İki ince kırmızı çizgi ise "güçlü olmaktı anlatmaktadır Yarım ay ise, "yenilenmeyi anlatmaktadır

Başka bir görüşe göre 12 yıldız; 12 takvim ayını ye da burcu anlatmaktadır Yarım ay İslamcı simgelemektedir Beyaz zemin ve renkler pamuğu, yani ülkenin ana sembolünü anlatmaktadır

Başka bir görüşe göre, mavi suyu, beyaz barışı, yeşil ise doğayı simgeyi temsil etmektedir Kırmızı şeritler ise bu özellikleri birleştiren yaşam gücünü temsil etmektedir

GAGAUZ(GÖKOĞUZ)

Karadeniz’in kuzeyine yüzyıllar önce göç eden, Oğuz boyundan gelen soydaşlarımız Gagavuz (Gök Oğuz) Türkleri, bugün Türklüğü hiçbir yerde görülmeyen bir bağlılıkla yaşamaya çalışıyorlar. Yoğun çabalarıyla, güçlüklere ve baskılara rağmen kurdukları özerk yönetimle Moldova da kendi bayrakları altında yaşamak için çabalıyorlar. Ata yurtlarından ayrılmak, Slav etkisi altına girmek ve çok defa çeşitli baskılarla oyunlara maruz kalmak, onların öz değerlerine sıkı sıkıya bağlı kalmalarını sağlamış. Böylece, diğer Oğuz boylulardan ayrılalı yüzlerce yıl geççesine rağmen, hâlâ Oğuz Ata’nın boyuna layık olabilmek için, çevredeki çaşıtların inadına Türk bilincini yaşıyor, yaşatıyorlar.TURKUAZ yani Gök mavi bütün Türklüğü simgelemektedir.Ayın ortasında Türklüğün simgesi Bozkurt vardır

DOĞU TÜRKİSTAN

Türkiye Bayrağı’na şekil olarak çok benzeyen, ama kırmızı yerine mavi arka plana sahip Türk bayrağıdır. Gök Bayrak da denir.

Kırım

Kırım Tatarlarının milli bayrağı; Türklüğü temsil eden gök mavisi zemin üzerinde yer alan ve binlerce yıllardan beri çeşitli Türk boylarında da kullanıla gelen üç dişli ve altın sarısı rengindeki Tarak Tamgadan oluşmaktadır. Tarak Tamga’daki üç dişin, Kırım Hanlığındaki bu üç gücü gösterdiği; tarağın orta dişini Han’ın, sağ dişini Kalgay’ın, sol dişini ise Nureddin’in temsil ettiği rivayet edilmektedir. Bir başka rivayette ise, Tarak Tamga’nın terazi şekli ile adaleti temsil ederek, Kırım Hanlığının adil olduğu anlatılmaktadır.

BOSNA-HERSEK

Mavi ve beyaz renkler klasik Slav renklerindendir Sarı üçgen, kral Stepken Tvrtho ’nun savaş armasından alınmıştır

Moğolistan

Solda ateşi temsil eden Moğollardın ulusal amblemi olan "Soyombo" bulunur

Adige

Üç siyah ok eski ve vatana hizmetiyle temayüz etmiş üç asil aileyi(Zanko,Aytekyiko,Bolotoko) 12 yıldız ise Şapsığ,Natuhay,Abadzah,Abhaz,Ubıh,Bjeduğ,Kemurgoy,Hatukoy,Mahoş,Besni-Kabartay,Braki,Karaçay eyaletlerini temsil ediyordu.XIX.asır ortalarında bu bölgenin şehir ve kalelerinde dalgalanan ve 12 birleşmiş eyaletin birlik ve kardeşliğinin timsali olan ipek bayrak

Kumuk

Bu bayrak "Tenglik" Hareketinindir(*), millî bayrak değildir. Salav Aliyev’e(**) göre anlamı şöyledir: Üç renk, üç etnik sembolden ibarettir. Mavi renk Türklüğü simgeler, kızıl rengi milliliğimiz (kızıl elma) benliğimiz, yeşil İslâm dinimizdir. At, at uygarlığının sembolü; onun üstündeki kadın, Umay Ana sembolü; altındaki börü (Bozkurt) sembolü. Ay yıldız da Kumuk’ların Türkiye ile kopmaz bağlarıdır. Ve bu sembollerin bütünlüğü, Kumukların Türk millî varlığının tükenmeyecek ebedîliğidir.(*) Tenglik Hareketi: Kumuk Türklerinin 1989’da kurulan siyasî birliği. Bu hareket hakkında daha fazla bilgi için Kumuk Türkleri bağlantısını tıklayın; açılan sayfanın son bölümünde yer alan "Kumuk Türklerinin halk hareketi: Tenglik" başlığına bakın.(**) Salav Aliyev: Profesör, Kumuk Türk Edebiyatı ve Tarihi uzmanı; Tenglik Hareketinin kurucusu.

Abhazya

7 eşit parçaya ayrılır. 4 yeşil, 3 beyaz bulunur. en üst kısım yeşil renk ile başlar. üst solda kırmızı zeminli dikdötgen bulunur. bu dikdörtgen ise boyun %38 i kadar ve 3 çizgiyi aşmayacak büyüklüktedir. dikdörtgen bölümün içinde sağ el ayası bize bakacak şekilde ve üstünde yarım ay şeklinde 5 uçlu yedi yıldız yer alır. elin anlamı dosta hoşgeldin, düşmana geçit yok anlamına gelir. 7 yıldız abhazya’nın eski çağlardaki 7 dini merkezi simgeler. bu 7 dini merkez daha sonra sohum, gudauta, gagra, afon, gal, oçamçira ve tkvarçal dan oluşan 7 şehre dönüşmüştür.

Kaynak: www.turansam.org

ödev notları, ders notu, ayyıldız, bayrak nedir, türk dünyası, türk dünyası bayraklarının anlamları, türk bayrağı çizimi, türk bayrağı ebatları, türk bayrağının ölçüleri, Türkiye, bayrakların anlamı

İBNİ HALDUN SÖZLERİ

/ No Comments
altın sözler, dini felsefe sözleri, ibni haldun özlü sözleri, ibni haldun sözleri, islam alimlerinin sözleri, islam filozofları sözleri, müslüman bilim adamları sözleri, şairler ve yazarlar,


Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer. 
*

Tarih hâlihazır durumun sebebi mesabesindedir. 
*
Merhamet, masum olduğu için her kalbe misafir olmaz. 
*

Adaletsizlik medeniyeti mahveder. 
*
Halifelik: Dini korumak ve dünya siyasetine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine naiplik etmek demektir. 
*
Gayri memnunlar, medeniyet kuramazlar. 
*

İnsanların bir arada toplanmaları sırf geçinmelerini sağlamak ve nefislerini korumak içindir. 
*
Her akıl, gücünün yetmediği ve idrak edemediği şeyleri inkar eder. 
*

Her şeyin en önce ortaya çıkan kısmına bedavet ve bedevi dendiği gibi, insan topluluklarının ilk ortaya çıkan iptidai biçimlerine de bedavet ve bedevilik denir. 
*
Aklın bir çok mertebeleri var. önce dış dünyanın idraki taakkul. Taakkul demek tasavvur demektir, buna akl-ı temyizi de derler. İnsan bu meleke ile faydalıyı za­rarlıdan ayırır. 
*

Bil ki kötü ve yerilmiş ahlaktan uzaklaşıp, üstün bir ahlaka ve kişiliğe sahip olmak, ancak kişinin kendisinde bir kemal ve yeterlilik vehmetmesiyle ve insanların kendisinin ilim ve sanatına muhtaç olduğunu hissetmesiyle gerçekleşir. 
*
Çünkü insanların, başkalarının mükemmelliğini ve kendilerinden üstün olduklarını kabullenmeleri çok az görülecek bir durumdur. 
*

Mağluplar galipleri taklit ederler. 
*
İnsan, alışkanlıklarının çocuğudur. 
*

”Devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler.” 
*
”Zulüm, umranın harap oluşunun habercisidir.” 
*

”Zulüm, devletin ve hakimiyetin yok oluşunun habercisidir.” 
*
”Şehirlerin de bir ruhu vardır. Bir şehirde yaşayan insanlar zamanla yaşadığı şehrin ruhuyla karakteristik açıdan özdeşleşirler.” 
*

”Akletmek Müslümanlar tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler.” 
*
”Coğrafya kederdir.” 
*

”Aklın bir çok mertebeleri var. önce dış dünyanın id­rakı: taakkul. Taakkul demek tasavvur demektir, buna akl-ı temyizi de derler. İnsan bu meleke ile faydalıyı za­rarlıdan ayırır.” 
*
”Bil ki mantık ilminde esas, ispat etmektir.” 
*

”Barbarlar savaşla yenip fetheder, medeniyetse sulhla fethedeni fetheder.” 
*
”Bil ki kötü ve yerilmiş ahlaktan uzaklaşıp, üstün bir ahlaka ve kişiliğe sahip olmak, ancak kişinin kendisinde bir kemal ve yeterlilik vehmetmesiyle ve insanların kendisinin ilim ve sanatına muhtaç olduğunu hissetmesiyle gerçekleşir.” 
*
”İnsanların, başkalarının mükemmelliğini ve kendilerinden üstün olduklarını kabullenmeleri çok az görülecek bir durumdur.” 
*
İnsanların bir arada toplanmaları sırf geçinmelerini sağlamak ve nefislerini korumak içindir. 
*

altın sözler, dini felsefe sözleri, ibni haldun özlü sözleri, ibni haldun sözleri, islam alimlerinin sözleri, islam filozofları sözleri, müslüman bilim adamları sözleri, şairler ve yazarlar,

Her akıl, gücünün yetmediği ve idrak edemediği şeyleri inkar eder. 
*
Her şeyin en önce ortaya çıkan kısmına bedavet ve bedevi dendiği gibi, insan topluluklarının ilk ortaya çıkan iptidai biçimlerine de bedavet ve bedevilik denir. 
*

Aklın bir çok mertebeleri var. önce dış dünyanın idraki taakkul. Taakkul demek tasavvur demektir, buna akl-ı temyizi de derler. İnsan bu meleke ile faydalıyı za­rarlıdan ayırır. 
*
Bil ki kötü ve yerilmiş ahlaktan uzaklaşıp, üstün bir ahlaka ve kişiliğe sahip olmak, ancak kişinin kendisinde bir kemal ve yeterlilik vehmetmesiyle ve insanların kendisinin ilim ve sanatına muhtaç olduğunu hissetmesiyle gerçekleşir. 
*

Çünkü insanların, başkalarının mükemmelliğini ve kendilerinden üstün olduklarını kabullenmeleri çok az görülecek bir durumdur. 







altın sözler, dini felsefe sözleri, ibni haldun özlü sözleri, ibni haldun sözleri, islam alimlerinin sözleri, islam filozofları sözleri, müslüman bilim adamları sözleri, şairler ve yazarlar, 

ESMA-ÜL HÜSNA-3 (YA ADİL)

/ No Comments
Bu yazı, esmaül hüsna, esmaül hüsna anlamları, esmaül hüsna arapça, ya adl, ya adil, adalet nedir, adalet, adil, zulüm,zulüm ile ilgili hadisler, zulüm ile ilgili ayetler, ile ilgilidir.
adalet, adalet nedir, adil, Bu yazı, esmaül hüsna, esmaül hüsna anlamları, esmaül hüsna arapça, ile ilgilidir., ya adil, ya adl, zulüm, zulüm ile ilgili ayetler, zulüm ile ilgili hadisler, 
ESMAÜL HÜSNA; YAA ADL

EL-ADL;Adil, insaflı, her şeyi yerli yerinde yapan, her şeyi hak doğru olan.

Adalet, zulmün zıddıdır. Zulüm kelimesinde; incitme can yakma manası vardır. Zulmetmeyerek herkese hakkını vermek ve her şeyi akıl ve mantığa, hikmet ve maslahata uygun olarak yapmak da ADALET demektir. Allah Adildir. Zalimleri sevmez. Zalimlerle düşüp kalkanları ve hatta sadece uzaktan onlara imrenenleri ve sevenleri de sevmez.

وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاًۜ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

"Rabbinin kelimesi (Kur'an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."  (En'âm; 115)

EL- ADL DUASI VE ZİKRİ

Tavsiye edilen zikir, "Ya Adl Ya Allah" şeklindedir.

EL- ADL zikri günde 104 kere okuyan eğer yönetici ise adalet üzere yaşamayı öğrenir.

Gece yarısından sonra daha ziyade teheccüd namazına kalkıldığı sürede 104 kere EL ADL ismi tekrarlanarak bir kişiye beddua edilirse, duası muhakkak kabul olunur.

Bu yazı, esmaül hüsna, esmaül hüsna anlamları, esmaül hüsna arapça, ya adl, ya adil, adalet nedir, adalet, adil, zulüm,zulüm ile ilgili hadisler, zulüm ile ilgili ayetler, ile ilgilidir.

İFTARA NEDİR?

22 Ekim 2020 Perşembe / No Comments
gök ehli, iftara, resimli mesajlar, resimli sözler, suç ve ceza, iftira nedir, iftiranın cezası nedir, islamda iftiranın yeri, ifk hadisesi, hz aişeye iftira olayı, iftiranın dindeki yeri, en çok kimin düşmanı vardır

İFTİRA 

Kötülük etmeyen temiz bir kimseye
iftirada bulunmak;
göklerden daha ağır bir suçtur.

*

İFTİRA NEDİR?

Sual: 

Yalan ve iftiranın dindeki yeri nedir?

CEVAP:

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

'Yalan söylemek ve iftira etmek haramdır, sakınmak lazımdır. Bu iki fenalık, her dinde de haram idi. Cezaları çok ağırdır.' (C.3, m.34)

'İftira büyük günahtır ve çok fenadır. Bunda yalan söylemek de vardır ki, yalan, her dinde haramdır. İftirada bir mümini incitmek de vardır ki, bu da, başkaca haramdır. Bunlardan başka, iftira etmek, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ortalığı karıştırmaya sebep olur ki, bu da haramdır.' (C.3, m.41)

'Müslümanlara suizan, zulüm etmek, mallarını gasp etmek gibi ve haset, iftira ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi haramdır.' Hadika

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 

"Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allahü teâlâ onu Cehenneme sokar." Ebu Davud

"Bir müminde her haslet bulunabilir. Ancak hıyanet ve yalan bulunamaz." İbni Ebi Şeybe 

"Yalan, münafıklıktan bir kapıdır." İbni Adiy

En çok düşmanı olan kimdir? 

En çok düşmanı olan Allahü teâlâdır! 

Bir gün Musa aleyhisselam, insanların konuşmalarından bıkmış, "Ya Rabbi, n'olur bu insanlar benim hakkımda konuşmasın" diye dua etmiş. 

Allahü teâlâ buyurmuş ki:

"Ya Musa, senin istediğin o şeyi ben, kendim için bile yapmadım. Görmüyor musun, duymuyor musun, Benim hakkımda neler konuşuyorlar."

Peygamber efendimiz Allah’ın habibi idi, âlemlere rahmet idi. İnsanları Cennete davet için, Cehennemden sakındırmak için en acı sıkıntıları çekti. Ona akla hayale gelmeyecek iftiraları yaptılar, hâşâ, sihirbaz dediler, hâşâ, mecnun dediler, hâşâ, şair dediler, hâşâ, hanımı Âişe validemize iftira ettiler, çok eziyet ettiler, yollarına dikenler döşediler. Allah’ın Habibi ile savaştılar. Halbuki O rahmet-i ilahi idi, insanlar yanmasın diye adeta çırpınıyordu. 

"Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı" buyuruyordu. 

Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: 

"Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allahü teâlâ onu Cehennemde bırakır." Ebu Davud

Kur'an-ı kerimde de mealen buyuruluyor ki: 

"Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların tâ kendileridir." Nahl 105

İkinci binin müceddidi, hadis-i şerifle müjdelenen imam-ı Rabbani hazretlerine yaptıkları eziyet diğer iftiraların yanı sıra ne dediler biliyor musunuz, Serhend cahili dediler, bu isimle de yazılar yazıp dağıttılar. 

Resulullahın vârislerinin istisnasız hepsi de aynı eziyet ve sıkıntılarla karşılaşmışlar, çeşitli iftiralara maruz kalmışlardır. Hatta ibni Âbidin hazretleri, hocası Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine yapılan iftiralara dayanamayıp, iftiracılara ve onlara inananlara bir reddiye risalesi yazdı. Bu risaleye de Sell-ül-Hüsâmü'l-Hindi li-Nusreti Mevlana Şeyh Halid Nakşibendi ismini verdi.

İmam-ı Gazali hazretleri de iftiralara maruz kalan büyüklerdendir. Felsefeciler ve bid’at ehli olanlar hâlâ bu büyük imama iftiralarına devam etmektedirler. 

Kim Muhammed aleyhisselama çok benzerse o derece, bu sıkıntılar, bu iftiralar başına gelir. Bunlar, bu yolun şanındandır. Eden kendine eder. Allahü teâlâ kimi azaba atmak isterse büyüklerin üstüne salar, yani o insanlar büyüklere dil uzatır. Yaradılışında said olanlar kesinlikle büyüklere dil uzatmazlar. Başka günahları olabilir ama büyüklere dil uzatmazlar.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: 

Şeyh-ul-islam Abdüllah-i Ensâri Hirevi, "Ya Rabbi! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor" buyuruyor. Bu büyüklere düşmanlık etmek, sonsuz ölüme sürükleyen bir zehirdir. Onları incitmek, sonsuz felaketlere sebep olur. Allahü teâlâ bu belaya düşmekten korusun! Şeyh-ul-islam yine buyurdu ki, "Ya Rabbi, her kimi felakete düşürmek istersen, onu bizim üzerimize atarsın." (m.106)

Peygamberlerden başka herkes günah işler. Allahü teâlâ sevdiği kullarının günahlarının cezasını ahirete bırakmaz. Çünkü günah suçtur. Karşılığı cezadır. 

Dünyada üç sıkıntı verir:

1- Hastalık verir. Sabrederse affeder. Sebeplere yapışmak ve geleni Allah’tan bilmek lazımdır. Ve ne maksatla geldiğini bilerek şükretmeli.

2- Günahların affı için ikinci yol maddi sıkıntıdır. Borçlu olmaktır. Borçlarını ödemek için çekilen sıkıntılardır. Bu da günahların affına sebeptir.

3- İnsanların yalan ve dedikodu ve iftiralarıyla haksız olarak iftiraya uğramaktır.

İftiranın Cezası:

Sual: Hazret-i Âişe validemize iftira yapılınca, âyet-i kerime inmişti. Bu âyet-i kerimeye göre iftira edenler cezalandırıldı mı?

CEVAP:

Evet, iki erkekle bir kadına kazf haddi yapıldı. Ebu Davud

Kazf haddi: Kazf, fırlatmak, atmak demektir. İslamiyet’te muhsan olan [evli olan namuslu] erkek veya kadına zina lafı atmak olup, büyük günahtır. Kazf edilen kimsenin istemesiyle, kazf edene had vurulur.

Sabır nedir? sayfamız için tıklayınız...
Yalan nedir? sayfamız için tıklayınız...

gök ehli, iftara, resimli mesajlar, resimli sözler, suç ve ceza, iftira nedir, iftiranın cezası nedir, islamda iftiranın yeri, ifk hadisesi, hz aişeye iftira olayı, iftiranın dindeki yeri, en çok kimin düşmanı vardır

KUL HAKKI

/ No Comments
kul hakkı nedir, kul hakkı affedilir mi, kul hakkı nasıl ödenir, kul hakkının çeşitleri, kul hakkı nasıl affedilir, büyük günahlar kul hakkı, osman nuri topbaş kul hakkı, hadisler kul hakkı

KUL HAKKI NASIL AFFEDİLİR?

İslâm’a göre bütün insanların hukûkuna riâyet etmek çok mühim bir husustur. Bunlar içinde bilhassa anne-baba, âile, akrabâ ve komşu hakları daha mühimdir.

Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bahşettiği bir hakkı çiğnemek, büyük günahlardandır. Yüce Rabbimiz kendisine karşı işlenen hatâ ve günahları, kullarının samimî tevbeleri neticesinde affettiği hâlde, kul hakkını bu affın dışında tutmuştur. Kul hakkını affetmeyi, zulme uğrayan kulunun irâdesine bırakmıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kul hakkı sebebiyle tevbe edecek olan kişinin, evvelâ hakkını yediği kimseden helâllik alması şart koşulmuştur.

Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yalan yemin ile bir Müslümanın hakkını alan kimseye Allah, Cenneti haram eder ve cehennemi farz kılar.” buyurmuştu.

“–Az bir şey olsa da mı yâ Resûlâllah?” diye sordular.

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Erak ağacından bir çubuk bile olsa!” buyurdu ve bu sözünü üç defâ tekrarladı. (Müslim, Îmân, 218; Muvatta, Akdiye, 11)

KUL HAKKININ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?

Kul hakkı, sadece mal-mülk gibi maddî imkânlarla alâkalı değildir. Haksız yere birine hakâret etmek, aleyhinde konuşmak, sırasını kapmak, trafikte bekletmek gibi, insanların küçük gördüğü şeyler de aslında mühim birer kul hakkıdır.

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden evvel o kimseyle helâlleşsin! Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, zulmettiği kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48)

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Sonra siz muhakkak kıyâmet günü Rabbinizin huzûrunda muhâkemeye duracak (birbirinizden dâvâcı olacak)sınız.” (ez-Zümer, 31)

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca Zübeyr -radıyallâhu anh-:

“‒Yâ Resûlâllah! Dünyada dâvâlaştıktan sonra aramızdaki husûmet âhirette de tekrarlanacak mı?” diye sordu.

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Evet (her hak sahibine hakkı verilinceye kadar devam edecek)!” buyurdu.

Zübeyr -radıyallâhu anh-:

“‒O zaman iş çok ciddî ve çetin!” dedi. (Tirmizî, Tefsîr, 39/3236)

Muhammed bin Cahş -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında oturuyorduk. Başını semâya kaldırdı, sonra elini alnına koyup:

“–Sübhânallah! Ne kadar ağır bir hüküm indirildi!” buyurdu. Biz çok korktuk ve sükût ettik. Ertesi gün:

“–Ey Allâh’ın Resûlü! O indirilen ağır hüküm ne idi?” diye sordum. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar cennete giremez.” (Nesâî, Büyû, 98/4681)

Kul hakkı karşısında, âhirette en yüksek mertebelerde olan şehîtlerin durumu bu ise diğer insanların hâli nice olur, düşünmek îcâb eder!

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Fahr-i Âlem – Habîbi Hüdâ Hz. Muhammed Mustafâ, Erkam Yayınları

KUL HAKKININ AFFI MÜMKÜN MÜ?

Kul hakkı, ferdin zimmetine geçmiş olan, başkalarına mahsus maddî ve manevî imkân ve menfaatler ile Müslümanın başkaları lehine yapmakla yükümlü bulunduğu vazifelerdir.

İnsanların sosyal birer varlık olmaları ve toplumlar hâlinde yaşamaları, birbirlerine karşı sayılamayacak derecede haklar ve sorumluluklar doğurur. Karşılıklı hak ve sorumluluklarına riayet etmekle yükümlü bulunan Müslümanlar, bu yükümlülüklerini “kul hakkı” ifadesi içinde formüle etmişler ve riayet etmeye çalışmışlardır.

Günahların ister kişisel olanı, isterse kul hakkına gireni olsun, affı için yapılması gereken temel davranış pişman olmak, günahı itiraf etmek ve günahın kirinden Allah’a sığınmaktır. Bediüzzaman’ın formülü şöyledir: “Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstahak olur.” 1
Kusurunu bilen ve gören bir kimsenin suçu ve günahı, çoğu zaman hem kul tarafından, hem Allah tarafından affediliyor. Kul hakkı için sadece verdiği zararın tazmin durumu kalır ki, bundan da bedel ödemek ve Allah’a sığınmak suretiyle kurtulmak mümkündür.

Resûlullah Efendimiz (asm): “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez. Ona yalan söylemez. Ona yardımı terk etmez. Her Müslümanın ırzı, malı ve kanı diğer Müslümanın üzerine haramdır. (Mübarek kalbini göstererek) Allah korkusu buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor görmesi yeter” buyurmuştur.2

Mahşer Gününde Ahkemü’l-Hâkimîn Cenâb-ı Allah’tır. Takdir O’nundur. Kul hakkının mahşer günündeki yansımasını konu alan şu hadis-i şerifin verdiği haber tüylerimizi diken diken ediyor:
Resûlullah (asm) Ashab-ı Kirâm’a: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu.
Ashab-ı Kirâm: “Bize göre müflis, parası-pulu olmayan ve malı bulunmayandır” diye cevap verdi.

Allah Resulü (asm) şöyle buyurdu: “Ümmetimden müflis olanlar şu kimselerdir: Kıyamet Günü namaz, oruç ve zekât ile gelir. Fakat amel defterinde; ‘Şuna sövdü!’, ‘’Şuna zina iftirası yaptı.’, ‘Şunun malını yedi.’, ‘Şunun kanını akıttı.’, ‘Şunu dövdü!’ diye yazılmış olarak gelir. Bu durumda hasenatının sevaplarından şu kimseye verilir. İyiliklerinin sevabından bu kimseye verilir. Eğer üzerindeki borç ödenmeden önce sevapları tükenirse, alacaklıların günahlarından alınıp onun üzerine yazılır. Sonra Cehenneme atılır.” 3

Ebû Katâde Haris b. Rib’iy (ra) bildiriyor ki, Resûlullah (asm):
“Allah yolunda cihad ve Allah’a iman amellerin en efdâlidir” buyurmuştu.

Bir adam ayağa kalktı ve: “Yâ Resûlallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem, benden sâdır olan günahlarım örtülür mü?” diye sordu.
Allah Resûlü (asm): “Eğer sabrederek, sevabını umarak ve arkanı dönmeden harbe yönelmiş halde iken öldürülürsen, kul hakkından başka günahlarına kefaret olur. Bunu bana şüphesiz Cibril söyledi” buyurdu. 4

Keza başka bir hadislerinde Allah Resûlü (asm) şöyle buyurmuştur:

“Kimin yanında kardeşinin vakar ve onurunu sarsacak cinsten veya kıymeti bulunan bir şeyden zulüm ve haksızlık ile elde edilmiş bir hak varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı gün gelmeden önce bu gün, dünyada iken helâlleşsin. Yoksa sâlih ameli varsa, haksızlığı kadar alınır, hak sahibine verilir. Şayet hasenatı yoksa hak sahibinin günahları alınır, onun üzerine yüklenir.”

Zikrettiğimiz hadis-i şeriflerden anlaşılacağı gibi, kul hakkı bir Müslümanın mânevî hayatı üzerinde önemli bir facia olarak bulunmaktadır. Her Müslümanın hayat hakkı, şahsiyet ve onurunun korunması hakkı, özel hayatının gizliliği hakkı, dinî ve vicdanî kanaat hakkı, ikamet, seyahat, öğrenme, bilgi edinme, düşünce ve ifade hürriyeti, mülk edinme, çalışma, harcama ve tasarrufta bulunma gibi kendi zatına özgü doğuştan getirdiği hakları İslâm Dini tarafından korunmuştur ve dokunulmaz ilân edilmiştir. Müslüman’a iftira atmak, gıybetini yapmak ve haksız yere kalbini kırmak da hiç şüphesiz kul hakkı kapsamına girer.

Kul hakkının günahından ve vebalinden kurtulmanın tek yolu, bu hakka riayet etmek ve karşı taraf ile gönülden ve içten helâlleşmektir. Helâlleşme sağlandıktan sonra tövbe ve istiğfarda bulunulursa, günahının kirinden de arınmış olur.

Dipnotlar:
1- Lem’alar, s. 91.,
2- Riyâzu’s-Sâlihîn, 234.,
3- Müslim.,
4- Riyâzu’s-Sâlihîn, 217.,
5- Buhârî.

kul hakkı, kul hakkı nedir, kul hakkı affedilir mi, kul hakkı nasıl ödenir, kul hakkının çeşitleri, kul hakkı nasıl affedilir, büyük günahlar kul hakkı, osman nuri topbaş kul hakkı, hadisler kul hakkı

İMAN VE İMTİHAN

/ No Comments
allah, iman derecesi, iman nedir, imtihan nedir din, oran orantı, ruh, iman imtihan kompozisyon, osman nuri topbaş iman ve imtihan, iman artıkça imtihan artar, altınoluk dergisi iman imtihan

Allah kimseye kaldıramayacağı yük yüklemez.
Yük miktarı iman ile doğru orantılıdır.
İmanın seviyesi arttıkça imtihanın şiddeti de artar.
Her insanın imtihanı ruh yapısına göre aynı derecede ağırdır.

*
İMAN İMTİHAN

Tasavvufun başlıca gâyesi, ham insanı ihlâs ile tezyîn ederek kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır. Çünkü insan, kendisini Rabbine vâsıl edecek kudret akışları ve Rabbânî sırlarla techîz edilmiş olan şu kâinâta, ebediyyet âlemine hazırlanmak için gelmiş ve bu maksada binâen muhtelif imtihânlara tâbî kılınmıştır. Onun, ebedî âlemde kendisi için hazırlanmış olan nîmetlere nâil olabilmesi de, bu imtihânları kazanarak bir kalb-i selîm elde edebilmesine bağlıdır.

Bu nükte dolayısıyladır ki insanlar, îmân ve fazîlet dâvâsında çile, sıkıntı, ızdırap ve elemle dolu binbir merhalelerden geçirilirler. Böylece Hakk yolunda ilâhî dâvânın sâdıkları ile fâsıkları birbirinden ayırd edilir. Bunun içindir ki, sâdece îmân etmek kâfî değildir. Onu amel-i sâlihle süsleyerek ilâhî imtihânlarda muvaffak olabilecek bir seviyeye yükseltmek zarûreti vardır. Allâh Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar yalnız inandık demekle hiç imtihân edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”

“Şânım hakkı için onlardan öncekileri de imtihân ettik. Elbette Allâh, (dîn ve îmân dâvâsında) sâdık olanlarla yalancıları bilmektedir.” (el-Ankebût, 1-3) buyurarak îmân ve imtihânın âdetâ içiçe olduğunu beyân eylemiştir.

Buna göre; îmân bir lutuf, imtihân da onun miyârı, kuldan istenilen sabır ve teslîmiyyetle îmânı muhâfaza ise, bir bedel mesâbesindedir. Yâni Hakk Teâlâ, verdiği lutfunun yüceliğini ve değerini idrâk ettirmek için kullarına takdîr buyurduğu imtihânlarla -onların iktidarları nisbetinde- âdetâ bir bedel taleb etmektedir. Âyet-i kerîmedeki:

“Allâh mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (et-Tevbe, 111) ifâdesi de, bu hakîkatin bir tezâhürüdür.

Dolayısıyla, rızâ-yı ilâhîyi kazanmak için, Hakk’ın istediği bedelleri (can, mal-mülk, vesâireyi) seve seve O’nun yolunda fedâ etmek, îmânın kemâline vesîledir. Mü’minlerin şu imtihân dünyâsındaki ibtilâ, mihnet ve meşakkatlerinin, âhıret kazancına bir bedel olarak kaydedildiği şüphesizdir.

Diğer taraftan dünyâ ihtirasına kapılmış îmânsızların, Kur’ân’a ve dîni yaşamaya çalışanlara yaptıkları tecâvüzler ise, onlar için ebedî ızdırap ve felâket dolu bir cehennem azâbının kahredici bedeli hükmündedir. Zîrâ onlar, iki yönden azâbı hak etmektedirler. Biri îmân etmemeleri, diğeri de mü’minlere zulmetmeleridir.

Böyle sıkıntılı zamanlarda ibâdet ve amel-i sâlihde bulunup ihlâsı elde edebilmek ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in rûhâniyetine bürünebilmek zarûrîdir.

Amel-i sâlih nedir? Amel-i sâlih, ne pahasına olursa olsun Allâh’ın râzı, Hazret-i Peygamber’in hoşnûd olacağı bir îmân, ibâdet ve yüksek ahlâkı, hayât düsturu eylemektir. Ehl-i tasavvuf, amel-i sâlihi, ta’zîm li-emrillâh (Allâh’ın emirlerine hakkıyla riâyet) ve şefekat li-halkıllâh (Allâh’ın mahlûkâtına merhamet) kâidesinin yaşanması olarak târif etmişlerdir. Bilhassa dîn ve îmân bakımından sıkıntılı zamanlarda bunlara riâyet, Allâh Teâlâ’nın nusrat ve rahmet-i ilâhiyyesini mûcibdir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“(Ey mü’minler!) Eğer (başınıza gelen sıkıntılara aldırmayıp Allâh’ın dînini yaşamak husûsunda) sabır (ve sebât) eder ve ittikâ ederseniz, (yâni hem takvâ üzre Allâh’a sığınır, hem de gerekli tedbirleri alarak korunursanız), onların (İslâm düşmanlarının) hîle ve tuzağı size hiçbir zarâr vermez! Çünkü Allâh, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân, 120)

İslâm târihine bakıldığı zaman, Allâh’ın yardımı sâyesinde mü’minlerin, çok az bir güçle büyük muvaffakıyetler elde ettiği görülür. Bedir, Mûte, Târık bin Ziyâd’ın İspanya’ya çıkışı, Malazgirt ve birçok zaferler bu hakîkatin birer misâlidirler. Diğer taraftan bütün dünyâya “i’lâ-yı kelimetullâh”ın imzâsını atan muhteşem Osmanlı Devleti de 400 atlı ile kurulmuştur. En son olarak şâhid olduğumuz Çeçenistan’ın koca Rusya’yı dize getirmesi de, yine bu nusrat-i ilâhiyye bereketiyledir.

Bu da gösteriyor ki müslümanlar, ihlâsları ölçüsünde muvaffak olmaktadırlar. Yâni ihlâsdan ayrılmayan kuvvet ve kudrette yenilmez hâle gelir; ihlâsını kaybeden de gücünü kaybeder. Bu husûsda Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“(Ey mü’minler! Siz Hakk yolunda ihlâs, sabır ve takvâya sarılınız!) Eğer Allâh size yardım ederse, sizi yenecek yoktur… (Sakın gaflet ve cehâletle O’nun yolundan ayrılmayın; dînden tâviz vermeyin! Zîrâ Allâh), eğer sizi yüzüstü bırakırsa, O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, yalnız Allâh’a güvenip tevekkül etsinler!..” (Âl-i İmrân, 160)

Hâsılı her hâlükârda, yâni bütün meşakkat ve zorluklara rağmen Allâh ve Rasûlullâh yolunda yürümek, mü’minin îmân şiârıdır. Ve her mü’min bu îmân nîmetinin bedelini Hakk Teâlâ’ya ödemelidir. Kaldı ki, bu bedeli ödeyenler için âyet-i kerîmede “Allâh’a borç verenler” ifâdesi kullanılmış ve bunun karşılığını da Cenâb-ı Hakk’ın fazlasıyla vereceği beyân buyurulmuştur:

“Kimdir o kimse ki, Allâh’a güzel bir borç versin de, Allâh da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin!..” (el-Bakara, 245)

Bununla birlikte bedeli ödenmeyen bir şeyin talebi ise, aslâ mümkün değildir. Yine âyet-i kerîmede buyurulur:

“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmezden önce cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber ve onunla birlikte inananlar: Allâh’ın yardımı ne zaman? diyecek olmuşlardı. Bilin ki Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:

“Mü’min bir erkek veya kadın; nefsinde, çoluk çocuğunda, malında imtihâna uğrar, tâ ki Allâhımız’a temiz ve günâhsız kavuşsun…”

Demek ki kula verilen imtihânların hikmeti, sadece sâdıklar ve fâsıkların birbirinden ayırd edilmesi için değil, aynı zamanda kulun, günâh kirlerinden temizlenmesi içindir.

Bu sebebledir ki, zâlimlerin inananlara yaptıkları zulümler, zâhiren kahır gibi görünse de îmânını koruyabilenler için bir lutufdur. Hadîs-i şerîfde:

“Meşakkat çektiğin kadar istifâde edersin!” buyurulmaktadır.

Her şey bir bedel mukâbilidir. Râm olmadan sâhib olabilmek mümkün değildir.

Firavun’un sihirbazları, Mûsâ -aleyhisselâm-‘ın mûcizesi karşısında: “-Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!” diyerek derhal secdeye kapanmışlardı. Ahmak Firavun, öfkelendi ve gücünü, vicdanlara da hükmederek göstermek istercesine haykırdı: “-Ben size izin vermeden ona îmân ettiniz ha! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!..” dedi. Sihirbazlar ise büyük bir îmân vecdi içinde:

“-Senin zulmün bize bir zarar veremez! Senin zarârın dünyâya âiddir. Âhıret seâdeti ise, ebedîdir!” ifâdesinde bulundular ve şöylece Cenâb-ı Hakk’a ilticâ eylediler: “Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al!”

Velhâsıl sihirbazlar, aslâ Firavun’a meyletmediler ve onun tehdîdlerine aldırmadılar; nihâyet nâil oldukları hidâyetin bedelini, kolları ve bacaklarının çapraz kesilmesi şeklinde ödeyerek şehîd ve velî olma şerefiyle Cenâb-ı Hakk’a kavuştular.

Zâlimler, îmânlarını suç sayarak Ashâb-ı Uhdûd’u hendeklerde yakıyorlardı. O sâdık mü’minler, buna rağmen inançlarından vazgeçmediler ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme giderek îmânlarının bedelini Hakk Teâlâ’ya minnetle ödediler. Böylece Allâh Teâlâ da, onları seçkin ve sâlih kulları arasına dâhil eyledi. Ashâb-ı Karye’den Habîb-i Neccâr, îmânı ve irşâdı dolayısıyla taşlanarak katledilmişti. Fakat son ânında ilâhî lutuflar kendisine gösterildi de o, kavminin gafletine acıyarak: “Keşke kavmim bunu bilseydi!..” (Yâsîn, 26) dedi. Zîrâ kendisine, taşlanmasının karşılığında sonsuz bir seâdet bahşedilmişti.

Yine hıristiyanlığın ilk yayıldığı dönemlerde Romalılar, Yunanlılar ve putperestlerle birleşip ehl-i îmânı sirklerde hayvanlara parçalatıyorlardı. Ancak gerçek îmân sâhibleri, bu zulme rağmen Allâh indindeki yüce mükâfâtı tercîh ederek îmânlarının bedelini arslanların ağızlarında parçalanmak sûretiyle ödediler ve ebedî kazanca nâil oldular.

İlk müslümanlar da, Mekke devrinde hicrete kadar onüç sene îmânlarının bedellerini ödediler. Açlık, zulüm, Habeşistan hicretleri gibi birçok meşakkatler, hep bir îmân bedelinin mukâbili idi. Nihâyet Medîne gibi her bakımdan İslâm’ın kalbi olan bereketli bir belde ile ulvî bir İslâm hayâtına nâil oldular. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in Tâif’de çektiği sıkıntı, cefâ ve elemler de, O’nu, hiçbir peygambere nasîb olmayan Mi’râc nîmetine kavuşturmuştur.

Diğer taraftan dînî hayâtı himâyesine almış olan Allâh -celle celâlühû-, kudret ve azametine rağmen ehl-i îmâna yapılan dînsizlik muamelelerini de hiçbir zaman cezâsız bırakmamıştır.

Târîh, îmân ve ahlâk yolundan çıkan azgınlara tatbîk olunan azâblar, ilâhî gazablarla doludur. Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin kibirli ve zâlim insanları; peygamberlerle mücâdele eden, kendisinin tanrı olduğunu iddiâ eden ve sonunda bir avuç suda helâk olan Firavun; bir sineğin mağlûb ettiği Nemrûd; yaşayışları hayvanlardan daha aşağı olan ahlâksız Lût kavmi ve birçok benzerleri, zulümlerine ve isyânlarına bürünerek dünyâdan gelip geçtiler.

Onların arkasından semâlar ağlamadı. Gözler yaşarmadı. Gönüller sızlamadı. Bilâkis mazlûmlarının âhları ve bedduâları ile onlar, târihin çöplüğünde yok olup gittiler. Saltanat sürdükleri yerleri, şimdi baykuşlar ve köpekler şenlendiriyor.

Küfür, isyân, zulüm ve haksızlık târihi, ilâhî intikâmın dehşetli örnekleri ile doludur. Allâh’a ve peygamberlerin gösterdiği yola muhâlefet ve isyân edip inananlara zulmedenlerin, er-geç ilâhî kudretin acı azâbı ve çetin tecellîleri ile karşılaşmaları, kaçınılmaz bir mecbûriyet ve değişmez ilâhî bir kânûndur. Hayatta en çok korkulan ve ilâhî bir tehdîd olan hâdiseler; tûfânlar, kasırgalar, zelzeleler, kıtlık, azab dolu ateş bulutları, düşman işgalleri ve sârî hastalıklar, ilâhî gazap dolu tecellîlerdir.

“Tabiat olayları” olarak görülen bu tip vak?alar, gelişi-güzel olmayıp birçok sebep ve hikmetlere bağlıdır.

Bu tip acı hâdiseler, insanların isyanları ve günâhları sebebiyle meydana gelir. Ve ilâhî nizâmın felâketleri, tahakkuk safhasına girer.

Allâh -celle celâlühû-, -hâşâ- zâlim değildir. Fakat bu felâketlerin, kulların hak etmesiyle zuhûr ettiği bir gerçektir. Cenâb-ı Hakk, bu hakîkati âyet-i kerîmede şöyle bildirir: “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir…” (eş-Şûrâ, 30) Dolayısıyla ilâhî nizâma ve kudsî esaslara karşı koyanların, ilâhî intikâmın acı tatbîkâtı ile karşılaşmaları kaçınılmazdır. Bütün fizikî hâdiselerin içinde binbir türlü esrâr gizlidir. Bu esrâr, peygamberlere ve ehl-i kalbe ayândır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususdaki beyanlardan birkaç örnek şöyledir:

“Biz refâhından şımarmış nice memleketleri helâk etmişizdir. İşte, onların kendilerinden sonra pek az iskân görmüş harâbeleri!.. Biz onların (hepsinin) vârisi olduk…” (el-Kasas, 58) “İşte bak, zâlimlerin sonu nasılmış?!.” (el-Kasas, 40) “Onlardan önce, kendilerinden kuvvetçe pek üstün nice nesiller helâk ettik; beldelerde oyuklar (sığınaklar) tuttular, kaçacak delik aradılar; kurtulabildiler mi? Bu hususda, kalbi olan veya hazır bulunup kulak veren kimselere mev’izalar, ibretler vardır…” (Kâf, 36-37) “Sonra onların ardından başka nesiller getirdik…” (el-Mü’minûn, 42)

“Zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücûda getirdik…” (el-Enbiyâ, 11)

“Şüphesiz O’nun yakalaması, pek elem vericidir, pek çetindir!” (Hûd, 102)

“Andolsun ki, civârınızdaki memleketlerden nicelerini helâk ettik.. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri (böyle) tekrar tekrar açıklıyoruz!.” (el-Ahkâf, 27)

“Andolsun ki biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. Düşünüp ibret alan yok mu? (Nerde kendine gelen?)” (el-Kamer, 51)

Allâhımız; Nemrûd’un ateşlerini, Hazret-i İbrâhim îmânı ile gülistâna çeviren, Fir’avn’ın saltanatını Hazret-i Mûsâ asâsı ile altüst eden, Kâbe’yi yıkmaya kalkışan Ebrehe ordularının fillerini ve askerlerini küçük kuş ordularına çiğneterek Mekke’nin civârını fil mezarlığına çeviren ve benzerî azgın kavimleri altüst eden ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-i, “melek, rüzgâr, korku” gibi görünmez askerlerle te’yîd ederek O’na zafer ufukları açan, kahredici bir kudret sâhibidir.

Dolayısıyla îmân ve İslâm’a karşı bayrak açan her âsî, kahr-ı ilâhînin azametli pençesinde helâk olmaya rmahkûm olmuş demektir.

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur:

“… Yerin göğün hazîneleri Allâh’a âiddir. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7)

Bu itibarla mü’minlerin, binbir çileli hâdise ile imtihân geçirirlerken İslâmî teâhhüdlerine, dînî râbıtalarına ve ahlâkî güzelliklerine dikkatle îtinâ etmeleri îcâb eder. Bunun aksine, değişen hayât telâkkîleri karşısında ve menfaat mukâbilinde îmân cevherini yaz-boz tahtası hâline getirmek, îmânî tehlike ile karşı karşıya gelmektir. Bu husûsda Cenâb-ı Hakk’ın îkâzı çok şiddetlidir:

“Onlar ki îmân ettiler, sonra inkâr ettiler; daha sonra yine îmân ettiler, yine inkâr ettiler; sonra inkârları arttı; işte Allâh, onları ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir.”

“(Ey Rasûlüm!) Acı bir azâbın onlar için olduğunu münâfıklara müjdele!”

“Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost tutuyorlar. Onların yanında (şeref ve) izzet mi arıyorlar? (De ki:) Bütün (şeref ve) izzet (ler) tamâmen Allâh’a âiddir.” (en-Nisâ, 137-139)

Unutmamalıdır ki insan, hayât ve ölüm kanunlarına tâbîdir. Yaşatan ve öldüren Allâh Teâlâ’nın verdiği makâm ve mevkî karşısında Allâh’dan gâfil olarak îmânı koruyamamak ne müthiş bir ahmaklık ve hüsrândır.

İnsanda göz, kulak, el, ayak, söz, şuûr, vicdân gibi maddî ve mânevî techîzât, öncelikle fıtrî gâyeye mebnî olarak, yâni kulu ilâhî hakîkate mazhar kılmak için verilmiş Rabbin yüce ihsânlarıdır. Göz, âfâkî hak parıltılarını görmek; kulak, ilâhî irşâd seslerini duymak; el, hayırlara mecrâ olmak; ayak, hasenâta ve hizmete seferber olmak; söz, gönül akışlarını dile getirmek ve ilâhî kelimeleri okuyup kalbin zikrullâh ile itmi’nâna ermesini sağlamak; şuûr, dış âlemdeki kudret akışlarını idrâk etmek; vicdân, iç âlemdeki kudsî parıltıları, rûhânî temasları derlemek için verilmiştir.

Bu nûrânî teşkilâtı, fısk u fücûrda kullanmak, fıtrî gâyeye ihânet, yaradanına isyândır. Bunları yerli yerinde kullanmak da fıtrata dönmek, kalbini rûhânî hayâtla gıdâlandırmaktır.

Dîni himâyesi altına almış olan Allâh -celle celâlühû-‘nun, kudret ve azameti karşısında müslümanlara ve Kur’ân’a tasallut teşebbüslerinde bulunanların er-geç ilâhî intikâma dûçâr olacakları muhakkaktır.

Sînelerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman da iz’aç halkaları ile kımıldayan zehirli ağızların ve şuûrsuz kalemlerin temiz dindarları ne kadar rencide ettiği mâlûmdur.

Şunu iyi bilmek îcâb eder ki, fıtrî asâleti bozmak, Allâh’ın yarattığını değiştirmek imkâsızdır. Dînsizlik, ne kadar zulümle yaygınlaştırılmaya çalışılsa da, dînin, rûhî ve vicdânî derinliklere yerleştirilmiş ulvî köklerinin yeşermesine mânî olunamaz. Kulun, Rabbine yakınlaşmak ihtiyâcı durdurulamaz. Yaradılışdaki bu ulvî neş’eler önlenemez. Çünkü ilâhî kudret, dîn ihtiyâcı ve Rabbe yakınlaşmayı sünnetullâh olarak takdîr buyurmuştur.

“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır dök! Ayaklarımızı (dîninde ihlâs üzere) sâbit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!..” (el-Bakara, 250)

“Ey Rabbimiz! Bize, rasûllerine va’dettiğini lutfeyle; kıyâmet günü bizleri rezîl ve perîşân eyleme!..” (Âl-i İmrân, 194)

Âmîn…Osman Nuri Topbaş/Altınoluk Dergisi





allah, iman derecesi, iman nedir, imtihan nedir din, oran orantı, ruh, iman imtihan kompozisyon, osman nuri topbaş iman ve imtihan, iman artıkça imtihan artar, altınoluk dergisi iman imtihan

TÜRK BOYLARI - (KAYI BOYU)

/ 1 Comment
türk boyları, kayı boyu sembolü, oğuz boyları, kayı boyu, kayılar, kayı boyu bayrağı, kayı boyu hakkında bilgi kısa, kayı boyu tarihi, diriliş ertuğrul, osmanlı devletini kuranlar kimler,
diriliş ertuğrul, kayı boyu, kayı boyu bayrağı, kayı boyu hakkında bilgi kısa, kayı boyu tarihi, kayı sembolü, kayılar, oğuz boyları, osmanlı devletini kuranlar kimler, türk boyları, 

KAYI BOYU KİMLERDEN OLUŞUR? TARİHTE YERLERİ NEDİR?

Kayılar, 12. yüzyılda İran coğrafyasına, buradan da Anadolu'ya geçerek önce Selçuklu tebaası olmuş ardından Osmanlı Beyliğinin ve devletinin kurucu unsurları olmuşlardır.

Kayılar, kökenleri itibariyle 24 oğuz boyundan biri olarak varlıklarını yüzlerce yıldır koruyan güçlü ve önemli bir boydu. Göktürkler ve Karahanlılar dönemlerinde İç Asya’da varlıklarını devam ettiren Kayılar, 9. Yüzyılda Selçuklu Devleti bünyesinde ekseriyetle Horasan bölgesinde varlıklarını sürdürmekteydiler. Selçuklu tebaası olmayan ancak Selçuklu Devleti hudutları içerisinde diğer Türk boyları gibi konar/göçer yaşayan Kayılar Anadolu’ya iki ayrı dönemde iki ayrı kol halinde girdiler. İlk önemli Kayı kolu Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya giriş yapmış ve ilerleyen yıllarda güçlenerek Artuklu beyliğini kurmuşlardı. Horasan ve Merv bölgesinde varlıklarını devam ettiren bir diğer Kayı kolu ise Moğol baskıları nedeniyle Batıya doğru sürüklenmiş, Harzemşahlar ile birlikte 12. Yüzyılın sonlarında Anadolu’ya girmişlerdir.

Kayı boyu, Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan, Kaşgarlı Mahmud'un Divân-ı Lügati't-Türk adlı eserine göre ise yirmi iki Oğuz boyundan ikincisi. Divân-ı Lügati't-Türk'te belgeleri; Kayi.png olarak tanımlanmaktadır.

Oğuzların Bozok kolundan bir boydur. Osmanlı Hanedanı bu boydan gelmiştir. Reşidüddin'nin listesinde sembolleri şahin, yani şahinlerin en büyüğü olan akdoğan'dır.

KAYI'LAR, OĞUZLAR'IN EN ÖNEMLİ BOYLARINDANDIR

Kayı kelime anlamı olarak güç, kuvvet ve kudret sahibi demektir. Kayı boyunun damgası, iki ok ve bir yaydan oluşur. Babası Gün Han ve dedesi Oğuz Han olan Kayı Han bu boyun ilk atasıdır.

Anadolu'ya gelen boylardan biri olmakla beraber önce Ahlat bölgesine yerleşmişlerdir. Anadolu Selçuklu sultanı I. Alâeddin Keykubad bu sırada göçebe hayatını yaşayan Kayıları; Viranşehir, Halep ve Karacadağ yöresine yerleştirmiştir. Ertuğrul Bey ile Dündar beyler Söğüt ve Domaniç yörelerine yerleşmişlerdir. Söğüt'ü kışlak, Domaniç'i yaylak olarak kullanmışlardır.

Ertuğrul Bey, bu tarihlerde Türkiye Selçukluları Devleti’nin batı sınırında bir ”uçbeyi’ idi.Uçbeylerinin görevi sınırları korumaktı.Ertuğrul Bey, çok ileri bir yaşta Söğüt’te vefat etti (1281)

Kayı Boyu, Osmanlının kuruluş dönemlerinde Evrenos Gazi ve Hacı İlbey gibi beyleri ile balkanların fethinde büyük yararlılık göstermiş, Vardar ovası ve Kaza-i Cuma yöresine yerleşmişlerdir. Evrenos Gazi ve Hacı İlbey'in aileleri bugün bile bilinmektedir.

Osman Gazi'nin ağabeyi olan Gündüz Alp (Gündüz Bey) soyundan gelen Amuca Kabilesi (Amucalar), halen Yozgat kadışehri örencik köyü , Kırklareli ve Tekirdağ'ın çeşitli köylerinde, Güneydoğu Bulgaristan'da, Balıkesir'in Ertuğrul köyünde ve Eskişehir Mihalıççık ilçesinde varlıklarını sürdürmektedirler.

türk boyları, oğuz boyları, kayı boyu, kayılar, kayı boyu bayrağı, kayı boyu hakkında bilgi kısa, kayı boyu tarihi, diriliş ertuğrul, osmanlı devletini kuranlar kimler, kayı sembolü,

DUALAR-8 (HACET DUASI)

/ No Comments
Bu yazı, hacet duaları, hacet duası nasıl yapılır, hacet duası türkçe, hacet namazı duası diyanet, hacet ve dilek duası, tesirli dilek ve hacet duaları, büyük hacet duası, güçlü hacet duası ile ilgilidir.
Bu yazı, büyük hacet duası ile ilgilidir., hacet duaları, hacet duası nasıl yapılır, hacet duası türkçe, hacet namazı duası diyanet, hacet ve dilek duası, tesirli dilek ve hacet duaları, 
HACET DUASI NEDİR?

Hacet duası, hacet Allah-u Teala’dan yerine getirilmesi istenilen bir dilektir. Çok olması istenilen bir dileğin Allah’a gönülden dua edilerek duanın gerçekleşmesini beklemektir. Dileklerin gerçekleşmesi için okunabilecek birçok dua vardır. Dilek duası olarak da bilinir.

BÜYÜK DİLEK VE HACET DUASI

OKUNUŞU/TÜRKÇE
Allâhumme ileyke eş’kû dâ’fe kuvvetiy ve kîllete hiletiy ve hevâniy alennâs; Yâ Erhamerrahimiyn ente Rabbül müstad’âfiyn; ente erhamu biy min entekileniy ilâ aduvvin bağiydin yetecehhemuniy ev ilâ sadıykın karîbin mellektehu emrî. İn lem tekûn gadbane aleyye felâ ubâliy gayre enne âfiyeteke ev seûliy. Euzü binûri vechikellezi eşrekat lehu zulûmatu ve salâha aleyhi emriddünya vel âhıreti en yenzile bi gadabüke ev yehılle aleyye sehatük; ve lekel utba hatta terda ve lâ havle velâ kuvvete illâ bike.

MANASI:
Allâhım, kuvvetimin yetersiz kaldığını, çaresiz olduğumu, halk nazarında hor hakîr hale düştüğümü görüyorsun. Ya erhamer rahimiyn, zayıf görülüp ezilenlerin Rabbi sensin. Kötü huylu ve kötü tavırlı yabancı düşmanın eline beni terketmiyecek, hatta himayemi ellerine verdiğin akrabadan bir dosta bile beni bırakmayacak kadar Rahimsin.
Allâh’ım, bana karşı gazablı değilsen; çektiğim eziyet ve belâlara hiç aldırış etmem. Ancak şu da var ki, koruma sahan bunları da çektirmeyecek kadar geniştir. Allâh’ım, gazabına maruz kalmaktan, yahud rızasızlığından, senin bütün zulmeti parıl parıl aydınlatan, dünya ve âhıret hallerinin yegâne selâmete çıkartıcısı olan NUR’u Vechine sığınırım. Allâh’ım rızan olasıya senden affını diliyorum. Havl ve kuvvet ancak seninledir."

HZ. İSA DİLEK VE HACET DUASI

Hz.İsa, bu mübârek duayı okur, ölüleri diriltirdi. Hâceti veya bir dileği olan, sabah namazını kıldıktan sonra Kıbleye karşı oturur, bu duayı 100 defa okursa dileği gerçekleşir.

OKUNUŞU/TÜRKÇE

La havle ve la kuvvete illabillhi’l-Aliyyi’l-Azim. Allahümme inni es’elüke ya Kadimü, ya Daimü, ya Ferdü, ya Vitru, ya Ahadu, ya Samedü, ya Hayyü, ya Kayyumü, ya Ze’l- Celali ve’l-ikram. Fe in tevellev fe kul hasbiyallahü la ilahe illahu aleyhi tevekkeltü ve Hüve Rabbü’l-Arşi’l-Azim.

MANASI:
" Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah'ın yardımıyla elde edilir. Ya Kadimü, ya Daimü, ya Ferdü, ya Vitru, ya Ahadu, ya Samedü, ya Hayyü, ya Kayyumü, ya Ze’l- Celali ve’l-ikram olan ey Allah’ım senden istiyorum. Eger aldirmazlarsa de ki: "Bana Allah yeter! Ondan baska ilah yoktur. Ben O'na dayanmaktayim ve O, o büyük arsin sahibidir.

HACET ZİKRİ:

Ayrıca çok olmasını istediğiniz bir hacet/dilek/istek için aşağıdaki duayı sabah namazının ardından 7-21-41 defa okuyarak Cenab’ı Allah’a tam bir bağlılık ile gönülden dua ederseniz, Allah-ın izniyle dileğiniz kabul edilecektir.

Ya müfettihi fetih; Ya müferrici ferric; Ya müsebbi sebbib; Ya müyessiril yessiril fetha vel ferecül minke; Ya fettah Ya Alim; İyya kenabudu iyyakenastain

Bu yazı, hacet duaları, hacet duası nasıl yapılır, hacet duası türkçe, hacet namazı duası diyanet, hacet ve dilek duası, tesirli dilek ve hacet duaları, büyük hacet duası, güçlü hacet duası ile ilgilidir.

CEMAL SAFİ SÖZLERİ

20 Ekim 2020 Salı / No Comments
acer sözler, altın sözler, aşk şiirleri, aşk sözleri, cemal safi şiirleri, en güzel aşk şiirler, cemal safiden aşk sözleri,  hüzünlü sözler, hüzünlü şarkılar, cemal safi sözleri, hüzün sözleri, ayrılık sözleri,
acer sözler, altın sözler, aşk sözleri, aşk şiirleri, ayrılık sözleri, cemal safi sözleri, cemal safi şiirleri, cemal safiden aşk sözleri, hüzün sözleri, hüzünlü sözler, 
Henüz layık değilken tomurcuk kadar aşka, 
Sana gül bahçesini kim açar benden başka!
Cemal Safi

*
Ufuklarda hüzün var.
Sabahı ümitle bekler insan.
Gecenin karanlığından kurtulmaktır sabah.
*
Zifiri karanlık gibi çöken hüzün,
sanki sabahın ışıkları ile dağılıp gidecekmiş sanırsın.
*
Uzaklardan gelen 'Sabahın şerri, gecenin hayrından hayırlıdır'
sözü yankılanır kulaklarında.
*
Her gecenin bir sabahı vardır ve o sabah mutlaka gelecektir.
Gelen her sabah ümit ışıkları ile doğar.
Belki de öyle olmasını isteriz.
*
Sabah aydınlıktır, geleceğe dair ümittir.
Seninle birlikte.
Ya sen sabahla birlikte gelmezsen.
Akşam da, sabah da seninle güzel...acer
*
CEMAL SAFİ'DEN EN GÜZEL AŞK SÖZLERİ

acer sözler, altın sözler, aşk şiirleri, aşk sözleri, cemal safi şiirleri, en güzel aşk şiirler, cemal safiden aşk sözleri,  hüzünlü sözler, hüzünlü şarkılar, cemal safi sözleri, hüzün sözleri, ayrılık sözleri,

Her akşam kaybolup gün batışında,
Beni arıyorum senin dışında,
Hasta kalbim hala her atışında,
Her nefeste seni sorup dururken...
Cemal Safi

*

Masal kitaplarına benzedi artık zamane aşkları..
Okuması çok güzel ve zevkli; ama inanması bir o kadar zor.

*

Aşk zordu senin için, basit olanı seçtin ve gittin.
Zamanla anladım ki; zor olan ben değildim, basit olan sendin.

*

Aşkımın ahıyla tutulur yakan, 
Alıcı kuş kadar sürmez fiyâkan. 
Senin de gözünü yaşlı bırakan, 
Senin de boynunu büken bulunur.

*

Aşkınla ne garip hallere düştüm!
Her şeyim tamam da bir sendin noksan!
Yağmur yaş demeden yollara düştüm
İçim ürperiyor ya evde yoksan!

*

Ateşli bakışlara bağla umutlarını
Ben güzele doymuşum, gözüm gönlüm aç değil.
Rahmet bekleyenlere götür bulutlarını
Gönlüm aşkın deryası yağmura muhtaç değil.

*

Ayağımda çarık elimde âsa
Sana geleceğim mutlaka bir gün
Aşktan kutsal mıdır medeni yasa
Senin olacağım mutlaka bir gün.

*

Ben Allah’tan sonra seni överim
Seninle var oldu benim değerim
Senden başkasını nasıl severim!
Almıyor sultanım, aklım almıyor.

*

Bırak!
Ölümlü bedenlerde ölümsüz aşk arama
Hayat cömert olsaydı zaten
Çıplak gelmezdik dünyaya!

*

Dönme, günahkâr ruhum ömrümce yaslı kalsın
Yüzüme bahtım kadar gülme Allah aşkına!…
Dönme ki meyhaneler hicrinle süslü kalsın
Aldırma imdadıma, gelme Allah aşkına!.

*

Gerçek aşk şans oyunları gibi.
Hayali bile mutlu edebiliyor insanı;
Fakat tutturabilene aşk olsun.

*

Gün battı batacak hafif rahmet var.
Gözüme görünen bir alamet var.
Bu aşkta bir hikmet bir keramet var.
Sen bana iş işten geçerken geldin.
Son fırsat elimden kaçarken geldin.
Ezan çiçekleri açarken geldin.

*

Hiç şansın kalmadı dönsen de geri
Yitirdin verdiğim bütün değeri
Aşkına emanet ettiğim yeri
Bu kadar kırmasan ne kaybederdin?

*

Kaç gönülden geldim geçtim
Sayamadım sayamadım
Kaç buseden aşkı içtim
Doyamadım doyamadım…


acer sözler, altın sözler, aşk şiirleri, aşk sözleri, cemal safi şiirleri, en güzel aşk şiirler, cemal safiden aşk sözleri,  hüzünlü sözler, hüzünlü şarkılar, cemal safi sözleri, hüzün sözleri, ayrılık sözleri,