Yazı Duyurusu

Menu

Browsing "Older Posts"

SABAH DUASI

29 Kasım 2021 Pazartesi / No Comments
Bu yazı, sabah duası, sabah, sabahın sesi, huzur, huzur ve dua, fısıltı, sabah fısıltısı, dua, bir yakarış, dualar ve tılsımlar, dualar ve zikirler, ile ilgilidir.

SABAH DUASI NEDİR?

Resûlullah (SAV) buyurdular ki:

"Kim sabaha erdiği zaman: 
اللَّهُمَّ مَا أصْبَحَ بِى مِنْ نِعْمَةٍ أوْ بِأحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ فَمِنْكَ وَحْدَكَ َ شَرِيكَ لَكَ، لََكَ الْحَمْدُ، وَلَكَ الشُّكْرُ فَقَدْ أدَّى شُكْرَ يَوْمِهِ

TÜRKÇE ANLAMI

'Allahım!
Benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse bu sendendir. 
Sen birsin, ortağın yoktur, hamdler sanadır, şükür sanadır.' derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir.

Kim de aynı şeyler akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder".
Ebû Dâvud, Edeb 110,


Bu yazı, sabah duası, sabah, sabahın sesi, huzur, huzur ve dua, fısıltı, sabah fısıltısı, dua, bir yakarış, dualar ve tılsımlar, dualar ve zikirler, ile ilgilidir.

NE ZAMAN DUA ETMELİYİM?

/ No Comments
allahım, resimli dualar, resimli mesajlar, sabrımı arttır, şükrümü arttır, yakarış, gece duası, duanın yeri ve zamanı, dua etmenin belli bir zamanı var mıdır, dua ne zaman edilir, ne zaman dua etmeli

DUA

Şükrümü de,
Sabrımı da arttır Allah'ım...Amin

*

DUANIN YERİ VE ZAMANI

Allah'ın Kuran'da tarif ettiği duada kişi Allah'ın kendisini gördüğünü, duyduğunu kavramış, O'na saygı ve korkuyla boyun eğmiş ve O'nun önünde kulluğunu açıkça kabul etmiştir.   

Kuran'a bakıldığında duanın belli bir zamanı olmadığı görülür. İnsanı dua etmeye yönelten her türlü istek, bu ibadetin vaktinin geldiğinin göstergesidir. İnsanın istek ve ihtiyaçları sürekli olduğu için duası da sürekli olmalıdır. Yani duanın belirli bir vakti, saati yoktur.  

Ancak Kuran'da, duada konsantrasyonun daha kolay sağlanacağı, günlük uğraşların dışında kalan saatlere, yani geceye ve sabah namazı vaktine dikkat çekilmektedir. Bir ayette müminler "... seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler" (Al-i İmran Suresi, 17) olarak tarif edilmekte ve dolayısıyla günün bu en erken saatinin önemi vurgulanmaktadır. Başka ayetlerde ise, gece vaktinin, hareketli olan gündüze göre düşünme, okuma ve duaya daha elverişli olduğu şöyle bildirilmektedir:   

"Doğrusu gece neşesi (gece ibadeti, insanın iç dünyasında uyandırdığı) etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından daha sağlamdır. Çünkü gündüz, senin için uzun uğraşılar vardır. Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzemmil Suresi, 6-8)   

Dua için belli bir zaman sınırı konulmamış olmasına rağmen, Kuran'ın seher vaktine ve geceye dikkat çekmesinin büyük hikmetleri vardır. Allah ile yakın bir bağlantı kurarak samimi bir dua ile güne başlayan müminin gün içinde Allah'ın rızasını unutması ya da sınırlarını göz ardı etmesi ihtimali çok azalır. Güne dua ile başlayan insan, gün boyunca Allah'ın kendisini izlediğinin bilinci ile hareket eder.   

Kuran'da öğütlenmiş olan gece duası da gün içinde dünyevi uğraşlarla vakit geçiren insanın kendi kendine bir vicdan muhasebesi yapmasına vesile olur. İnsanın gün içinde başına gelen ve zahiren olumsuz gibi gördüğü olayları daha hikmetli, tevekküllü ve şuurlu bir biçimde değerlendirmesini sağlar.  

İnsanın gece saatlerinde dua için zaman ayırması, gün içinde yapılan hataların gözden geçirilmesine ve bu hatalardan dolayı tevbe edilmesine, bağışlanma dilemesine ve günlük uğraşıların insan ruhunda yarattığı muhtemel olumsuzlukların önüne geçilmesine bir vesiledir.   

Dua için belli bir mekan da yoktur. İnsan çarşıda, sokakta, otomobilinin içinde, okulda, işyerinde, kısacası her yerde dua edebilir. Değişik mekanlarda olmanın herhangi bir önemi yoktur. Ancak önemli olan insanın her nerede olursa olsun Allah'ın kendisine şah damarından daha yakın olduğunu unutmamasıdır. Kuran'da peygamberlerin her an ve her yerde dua ettikleri haber verilir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:   

"(Musa) Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım." (Kasas Suresi, 24)        




allahım, resimli dualar, resimli mesajlar, sabrımı arttır, şükrümü arttır, yakarış, gece duası, duanın yeri ve zamanı, dua etmenin belli bir zamanı var mıdır, dua ne zaman edilir, ne zaman dua etmeli

NAZAR NEDİR?

/ No Comments
allah nazardan korusun, haset, kem göz, kıskançlık, kötü niyet, nazar nedir, nazar boncuğu, nazar duası, nazardan korunmanın yolları, nazarlık, nazar tedavisi, resimli sözler,

NAZAR 

Nazar vardır.
Nazardan korunmak gerekir.
Bakarken kötü niyetle ve kem gözle bakmamalıdır. 
Haset ve kıskançlık nazara sebep olabilir . 
Allah nazardan korusun. 

*

NAZAR NEDİR? NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Göz, bakma, bakış, fikir, düşünme, mülahaza, niyet, dikkat, iltifat, teveccüh. Arapça asıllı olan bu kelime, Türkçe'ye geçerken manâ değişikliğine uğramış ve "ayn göz" kelimesi karşılığında kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Araplar, göz değmesi için "isabetül-ayn" tabirini kullanırlar (İbn Manzûr, "Lisânül-Arab", Na.za.ra madd.).

Nazar kelimesi Türkçe'de kem göz manasına gelmekte ve daha ziyade "gelme", "uğrama", "değme" ve "etme" fiilleriyle birlikte; "nazara gelme", "nazara uğrama", "nazar değme" ve "nazar etme" şeklinde kullanılmaktadır.

"Nazarcılık" deyimi; nazarın zarar verebileceğini kabul eden düşüncenin adıdır.

Nazar, bugün için henüz pozitif ilimlerin ilgi alanına girmemiştir. Girip girmeyeceği ya da ne zaman gireceği belli değildir. Zira pozitif diye tanınan bilimlerin kendilerine mahsus bir takım metodları ve bazı kuralları vardır. Olayları bu metodlarla inceler ve bir sonuca varmaya çalışırlar. Nazar ise şu aşamada, fizik ya da kimya laboratuarında incelenip deneye tabi tutulacak durumda değildir. Aksine bugün, bu ilimlerle uğraşanların ekseriyeti -bilhassa doktorlar- nazarın fizik etkisini kabul etmemektedirler.

Buna rağmen, gerek folklor olarak gerekse dînî bir inanç olarak, dünyanın hemen her yerinde milyonlarca insan nazarı tanımakta ve ona inanmaktadır. Nazarla ilgili olayları anlatan haberler de tevâtür derecesine ulaşmaktadır. Nazarın mahiyetinin bilinmemesi, onu inkâr etmeyi gerektirmez. Nazar, mahiyeti henüz anlaşılmamış nice olaylar vardır. "Tabiî hayatta veya zihin hayatında bugünkü ilmî metodlarımızla açıklanması mümkün olmayan olaylara metapsişik veya parapsikoloji denir" (Osman Pazarlı, Din Psikolojisi, İstanbul 198, s. 202).

Her ne olursa olsun bilhassa halk arasında bazı kimselerin sebebi bilinmeyen olağanüstü nazar (göz değmesi) güçleri olduğuna inanılır. Bu güce sahip bir kimsenin, bir insana, bir hayvana ve özellikle bir çocuğa bakmakla durup dururken hastalık, sakatlık, ölüm gibi bir olayın meydana gelmesine yol açacağı sanılır. Her hangi bir olay böyle bir sebebe bağlandığı zaman "nazar değdi", nazara geldi", "nazara uğradı" denilir. "Kem göz" tâbiri de, nazarı değen kimseler için kullanılır.

Halk arasında açık, çiğ mâvi (gök) gözlerde nazar gücü olduğuna inanılır. Bu inanca dayanılarak mâvi gözlülerin kötü niyetli, kıskanç, başkalarına zarar vermekten hoşlanan kimseler olduğu söylenir. Ancak, bu anlayışın doğruluğunu kanıtlayıcı hiç bir kesin delil yoktur. Bazı yörelerde kıskançlık duygusunun nazara yol açtığı inancı da yaygındır. İşte isâbet-i ayn yani bu kötü bakışın, kötü gözün değmemesi için çocukların elbiselerine dikilen mâvi camdan küçücük tesbih tanesi şeklinde, bâzan göz şeklinde olan, ortaları delikli cam yuvarlarlara nazar boncuğu denilir. Bunların beş parmak şeklinde olanları da vardır. Bazı yörelerde -şimdi bile- çocuklara, atlara ve nazar korkulan diğer hayvan ve eşyaya da nazar boncuğu takanlara rastlanır. Nazar boncuğunun dâima mâvi olduğu söylenir. Buna göz boncuğu da denir. Böyle mâvi boncuk, muska, çörek otu, mâşallah gibi bir kaç nazarlığın bir arada olup bir takım teşkil edenlerine de "nazar takımı" denir. Şüphesiz nazar boncuğu, göz değmesine karşı bir tedbir olsun diye takılır. Bunun yanında çeşitli nazarlıkların kullanıldığı da bilinmektedir. Halk arasında nazara karşı başvurulan en yaygın tedbirler ise, kurşun dökmek, tuz çevirmek, üzerlik yakmak veya herhangi bir hocaya okutmak vs.'dir. Peygamberimiz (s.a.s) de nazarlık kullanmayı hoş karşılamamış, bu gibi şeyleri üzerlerine asan kimselerin bey'atlerini kabul etmemiştir (Nesâî, Zinet,17; İbn Mâce Tıb, 39). Diğer taraftan Resulullah (s.a.s); "Göz değmesi gerçektir" (Buhârî, Tıb, 36; Müslim, Selâm, 41) buyurmak suretiyle bir mânevî faktöre işaret etmişlerdir. Şu halde İslâmda göz değmesi (nazar) vardır. Ancak, nazar boncuğu takmak vs. bâtıl inançlardan sayılmıştır.

Öyle anlaşılıyor ki göz değmesinin temelinde yatan esas sebep kişinin kıskançlık duygusudur. Ve bu duygunun, baktığı kimseye yansıması ve onu te'sir altında bırakmasıdır. Nazar boncuğu takmakla bu kıskançlık dolu bakışların tesirinin azaltılması veya başka yönlere yansıtılması amaçlanmaktadır.

Müfessirlerin ekseriyeti; Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu inkâr edenler, zikri (Kur'an-ı) işittikleri vakit nerdeyse gözleri ile seni yıkıp devireceklerdi. Bir de durmuşlar, o herhalde bir delidir, diyorlardı" (el-Kalem, 68/50, 51) âyetinde geçen gözleriyle seni yıkıp devireceklerdi" sözünü "nazar" ile tefsir etmişlerdir (Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5305; İbn Kesîr, "Tefsirul Kur'an'il-Azîm", VIII, 227).

Alûsî (1270/1854)'nin el-Kelbî'den yaptığı bir rivayete göre; Arap asıllı bir kişi, yemek yemeden iki veya üç gün çadırına çekilir, daha sonra oradan gelip geçen koyun ve deve sürüsüne bakar ve "gördüğüm bu koyun ve deve sütünden daha güzelini görmedim" derdi. Bunun üzerine o sürü hastalanır veya yere düşerek helâk olurdu. İşte nazar etmede maharetli olan bu kişiye, Peygamberimizi çekemeyen Mekkeli müşrikler, Hz. Peygâmbere nazar etmesini teklif etmişler, o da bu teklifi kabul etmişti. Allahu Teâlâ da bu ayetleri (el Kalem, 51, 52) ile Resulünü korumuştu (Alûsî, Rûhul-Meânî, 29/38).

Yusuf suresinin altmış yedinci ayetinde ise, Hz. Yakub (a.s)'m oğullarına şöyle dediği anlatılmaktadır:

Ey oğullarım! Bir kapıdan (Mısır'a) girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama ben Allahdan hiçbir şeyi sizin için savamam. Çünkü hüküm Allah'dan başkasının değildir. Onun için ben yalnız O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler yalnız O'na tevekkül etsinler" ( Yusuf 12/67).

Elmalılı Hamdi Yazır, âyetin yorumunda: "Bu tavsiyenin sebebi, toplu bir surette göze çarpmalarından ve bir hased ve gamze uğramalarından sakınmak idi" demektedir (Elmalılı, a.g.e., IV, 2890).

Nazar ile kıskançlık arasında yakın bir münasebet vardır. Elmalılı Hamdi Yazır, bu münasebeti şöyle ifade ediyor: "Kıskançlıklarından az daha Hz. Peygamber'i nazara uğratacaklar, aç ve kötü gözlerinin şerriyle ellerinden gelse onu helâk edeceklerdi. Demek ki, öfkenin bedende bir hükmü bulunduğu gibi, gözlerin de karşılarındakine bakışlarına göre iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi elektrik gibi dokunur çarpar; mıknatıslar ve manyetize eder. Kimi de aldığı teessürle hasedinden bir gayze düşer, türlü türlü su-i kasde ve hilelere kalkışır ki, maddî veya manevî hangisi olursa olsun hedefine vardığı zaman, isabet-i ayn değmesi veya nazar tabir olunur. Bunun hakkında uzun uzadıya sözler söylenmiş, inkâr edenler, ispat edenler olmuştur. Keyfiyeti ne olursa olsun isabet-i ayn vardır" (Elmalılı, a.g.e., VIII, 5305).

Kur'an-ı Kerim nazardan söz ederken açık ve kesin bir hüküm bildirmemekte, buna karşı hadisler, kesin bir ifadeyle nazarın gerçek olduğunu bildirmekteler. Hz. Âişe (r.a)'den rivayet olunduğuna göre Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: "Nazardan Allah'a sığınınız. Çünkü göz (değmesi) gerçektir" (İbn Mace, Tıb, 32; Buhari, Tıb, 36; Müslim, Selâm, 41).

Esma bint Umeys (r.a)'den rivayet edildiğine göre kendisi: "Ya Resulullah! Cafer'in oğullarına cidden nazar değiyor, ben onlar için şifa dileğiyle okutturayım mı?" demiş. Resulu Ekrem (s.a.s) de: "Evet, lakin kader ile yarışan bir şey olsaydı nazar değme işi onu geçerdi" buyurmuştur (İbn Mace, Tıb, 33; Muvatta, Ayn, 3).

Nazarın gerçek olduğunu kabul edince, ondan korunma yollarını da öğrenmek gerekir. Bunun için de, dinimizin bize müsaade ettiği yollara baş vurmak, sakındırdığı yollardan da kaçınmak durumundayız. Bu konudaki rehberimiz yine Allah'ın Resulu'dür. Ebû Said el-Hudrî (r.a)'den rivayet olunduğuna göre: "Resulullah (s.a.s), "Cinlerin ve insanların nazarından Allah'a sığınırım"gibi dualarla cinlerin ve insanların nazarından Allah'a sığınırdı. Sonra Muavvezatân nazil olunca bu sureleri okumaya başladı diğer duaları terketti" (İbn Mace, Tıb, 34).

Hz. Peygamberin kötülüklerden ve kötü kimselerin şerrinden emin olabilmek için sık sık okumuş olduğu duâ ve surelerden bazıları şunlardır: Enes b. Mâlik'ten rivayete göre Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Evinden çıkarken şu duâyı okuyan kişiye bu duâ kâfidir. O adam muhafaza altına alınır, şeytan da o adamdan uzaklaşıp bir kenara çekilir: Bismillâhi tevekkeltü alellâhi lâ havle velâ kuvvete illâ billâh ". Manası: "Allah Teâlâ'nın ism-i şerifini zikrederek evimden çıkarım. Ben Allah'a tevekkül ettim, güç ve kuvvet sadece Allah'ın lütuf ve ihsânıyladır" (Tirmizî, Deavât, 34). Ümmü Seleme'nin rivayetine göre Resulullah (s.a.s) evinden çıkarken şöyle derdi: "Allah'ın ismini zikrederek çıkarım. Ben Allah'a tevekkül ettim. Allah'ım hata yapmaktan, yolumu şaşırmaktan, zulmetmekten, zulme uğramaktan, cahillikle başkasına bela olmaktan ve başkasının cahilce davranışıyla karşılaşmaktan sana sığınırım" (Tirmizî, Deavat, 35): Osman b. Affan'ın rivayetine göre Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bir kul her günün sabahında, her gecenin akşamında üç defa şu şekilde duâ ederse, o kişiye hiç bir şey zarar veremez. Bu: Bismillâhi lâ yedurru me'asmihi şey'in fıl'ardı vela fı'ssemâi ve huve's-semiul-alîm"duâsıdır.

Anlamı: "İsmiyle beraber bulundukça yerde ve gökte hiç bir şeyin zarar veremeyeceği Allah'ın ismiyle (sabaha erdim, akşamladım). O her şeyi işiten ve bilendir" (İbni Mace, Duâ, 14).

Hz. Âişe (r.a) da Resulullah (s.a.s)'ın yatağına girdiğinde iki eline üfleyip muavvizât (İhlâs, Felâk ve Nâs) surelerini okuduğu ve vücuduna sürdüğünü rivayet etmiştir (Buhârî, Deavât, 12).

Bütün bu nasslara göre nazardan korunmak için, "nazarlık" denilen; mavi boncuk, sarımsak, at nalı, minyatür süpürge vb. nesnelerle, içinde ne yazılı olduğu bilinmeyen ya da acaip bir takım şifrelerle yazılmış bulunan muskaları, -nereye olursa olsun- takmak doğru değildir. 

İmam Ahmed, Ukbe b. Nâfi'den merfû' olarak şu hadisi nakleder: "Kim temîme (mavi boncuk) takarsa Allah onun işini tamamlamasın. Kim bir ved'a (katır boncuğu) takarsa Allah onu korumasın" (Ahmed İbn Hanbel, IV, 154, 156).

Nazar kavramının batıdaki ifadesi, psikokinezidir. Nazar olayında iyi niyet ve yoğuşmaya göre alıcı ile verici uçlardan geçen bir "ark" oluşmaktadır. Gıbta, övünme, imrenme gibi dostça duygular, hatta ebeveynlerin; çocuklarına sevgisi, nazarın küçük dozda uğratma sebebidir. Nazara uğrayan kişi, çok sık esner ve sıkılır. Asıl uğursuz nazar, "haset" duygusundan gelişir. Bu duyguda, düşmanlık, kin ve intikam mevcuttur. Nazarın dozajında bu haset duygusunun şiddeti çok önemlidir. Haset duygusu ne kadar şiddetli olursa, nazarın gücü de o kadar şiddetli olur (Nazarın Bilimsel Yönü, Yankı Dergisi, 5-30 Haziran 1983, sayı 635, s. 52).

Gözlerin elektromanyetik ışınlar yolladığı konusu, Sovyetler Birliğinde yoğun bir şekilde araştırılmaktaydı. Yayının dalga boyu yaklaşık yüzde sekiz mm.dir. Yani radyo dalgalarıyla enfraruj (kızılötesi) dalgalar arasındadır (H. Egemen Sarıkaya, S. Birgil, C. Cümbüşel, Telepati, İstanbul 1978 s.15. Nazann bilimsel açıklaması için bak. Din ve İlim Açısından Nazar, Yrd. Doç. Celal Kırca, Diyanet Dergisi, XXII. sayı: 1, 1986).

Halid ERBOĞA / Ahmed GÜÇ

NAZARIN MAHİYETİ, TEDAVİSİ VE NAZARLIK TAKMANIN HÜKMÜ

İnsanın tesir altına alan, hasta eden bazı vak’alar vardır ki, tıp ilmi bunlar için kesin teşhise varamamıştır. Gerçek sebebi hakkında da açık bir bilgi verememektedir. İşte bunlardan birisi de “nazar etme,” “göz değme”dir. Nazarın gerçek olduğu, nazar edilen kimsenin hastalanmasına, hatta ölümüne sebep olduğu da bilinen ve kabul edilen bir hakikattir.

Nazarın gerçek olduğunu ve insanın kaderiyle yakından alâkasının bulunduğunu ifade eden Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Nazar haktır, kader ile yarışan bir şey olsaydı, nazar değme işi yarışıp onu geçerdi (kaderi değiştirirdi).”1

Nazarın kaderle her ne kadar alâkası varsa da onun tesirini yaratan yine Cenab-ı Haktır. Yoksa bizzat nazar eden kişi o hadiseyi meydana getirmiş değildir. Nazarı keskin olan kimse birşeye baktığı anda Cenab-ı Hak o şeyde zararı yaratmaktadır. Çünkü iyiliği de kötülüğü de yaratan Allah’tır. Allah’ın iradesi dışında hiçbir şey meydana gelmez.

Nazar etmenin, ölümü, kişinin helâk olmasını netice veren cihetini Peygamberimizden öğreniyoruz. Câbir bin Abdullah’ın rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmaktadır:

“Göz değmesi haktır. Deveyi kazana, insanı da kabre girdirir.”

Böylece, nazara uğrayan deve nasıl ki ölüp, eti tencereye konuyorsa, aynı şekilde nazar edilen kişi de hayatından olup mezara girebilmektedir. Hadis-i şeriften nazarın tesirinin yalnız insana bağlı kalmadığı, bütün canlılara, hattâ insanı dikkatini çeken her türlü şeye de zarar verebildiği anlaşılmaktadır.

Asr-ı Saadette geçen, nazarla ilgili bir hadiseden, mü’minin beğendiği birşey karşısında nasıl davranması, neler söylemesi gerektiği, nazar etmenin din kardeşini öldürme sayılacağı, nazara uğrayan ve nazar eden kimsenin neler yapması gerektiği hususunda geniş bilgiler çıkarmak mümkündür.

Sahabîlerden Amr bin Rebia, Sehl bin Huneyf’i yıkanırken görür,nazar eder. Sehl çarpılmış gibi yere yıkılır. Alıp Peygamberimizin bulunduğu yere götürürler. Durumu öğrenen Peygamberimiz “Kimden şüphe ediyorsunuz?” diye sorar. Sahabîler, Amr bin Rebia’nın ismini verirler. Bunun üzerine Peygamberimiz Amr’ı azarlayarak, “Sizden biriniz neden din kardeşini öldürüyor? Biriniz kardeşinde beğendiği, hoşuna gittiği bir şey gördüğü zaman ona mübarek olması için dua etsin (Mâşallah, Bârekallah gibi sözler söylesin)” buyurur.

Daha sonra Peygamberimiz bir miktar su ister ve nazar eden Amr’ın abdest almasını emreder.3

Bir nevi abdest olan bu tatbikatı fıkıh âlimlerimiz şöyle tarif ederler. Bir kabın içine su konur. Nazar eden kimse bir avuç alır, ağzını çalkar, suyu kabın içine püskürtür. Sonra aynı sudan alarak yüzünü yıkar, sonra sol eliyle su alarak sağ elini yıkar, sağ eliyle de alarak sol elini bileklere kadar yıkar. Daha sonra sağ ve sol dirseklerini yıkar. Sonra dirseğini ve omuzu arasını yıkar. Sonra ayaklarını, sağ ve sol dizini yıkar. Elini ve ayaklarını yıkarken, kolunu ve dizinden aşağısını yıkamaz. Daha sonra sağ böğrünü aşağı doğru yıkar. Bütün bu organlarını yıkadıktan sonra su aynı kapta biriktirilir. Nazar eden kişi bu işi tamamladıktan sonra su kabını alarak nazar ettiği şahsın arkasında durup başına döker.4 Kullanılan bu su pis sayılmamaktadır. Bunu Peygamberimizin bizzat kendi tatbikatından anlamaktayız.

Peygamberimizin kısaca tarif ettiği ve âlimler tarafından da genişçe izah edilen bu yıkamanın bilinmeyen pek çok hikmeti, şüphesiz, vardır. En azından nazar şüphesini gidermek için bu sünneti yapmak gerekir. Bu yıkama ve dökme işi Sahabîler tarafından da zaman zaman tatbik edilmiştir.

Bu iş yapıldıktan sonra nazar eden kimse bereket duasında bulunarak, “Mâşallah, Lâ kuvvete illâ billah” derse, meydana gelebilecek zararı Allah’ın gidereceği bildirilmektedir. Zaten bu yıkama işinin yapılması bir nevi fiilî duadır. Tesir ve şifa ise Allah’tan beklenmelidir.

Nazardan ve ondan gelebilecek şerden Allah’a sığınmalıdır. Hz. Âişe’den öğrendiğimize göre, Peygamberimiz ona göz değmesine karşı rukye yapmasını (dua okumasını) emretmiştir.5

Başka bir hadiste “Nazardan Allah’a sığınınız”6 buyurularak, şifayı Allah’tan istememiz tavsiye edilmektedir.
Peygamberimizin göz değmesi karşısında ondan korunmak için hangi duaları okuduğunu ve neler yaptığını Ebû Said el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatmaktadır:

“Resulullah (a.s.m.) (Cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırım, gibi dualarla) cinlerin nazarından, sonra da insanların nazarından Allah’a iltica ederdi. Sonra Muavvizetân (Felâk ve Nâs Sûreleri) inince bu sûrelere devam etti. Diğer duaları terk etti.”7

Şu halde, nazar eden ve zarar verenleryalnız insanlar değildir. Aynı zamanda cinler de nazar edip, insana zarar vermektedir. “Cinlerin nazarı oktan daha sür’atli geçer” diyen bazı âlimler göz değmesini, cinlerin çarpması ve nazar etmesi mânâsında da anlamaktadırlar.

Peygamberimizin tatbik ve tavsiye ettiği mânevî ilaçlardan başka yollara başvurup şifa aramak mü’mine yakışmaz. Cahiliye devrinde Araplar bazı hastalıklardan dolayı boyunlarına ve kollarına çeşitli âlet ve boncuklar takarlardı. Deva ve şifayı da o taktıkları şeylerden beklerlerdi. Şirk kokan, inancına uymayan bu nevi işleri şiddetle yasaklayan Peygamberimiz, “Kim bir şey takarsa bütün işleri o taktığı şeye teslim edilir”8 buyurmuştur. Böylece takılan o şeyin bir fayda vermeyeceği, ayrıca kişinin bütün ümidini bizzat ona bağlamasıyla da inancına zarar geleceği anlaşılmış oluyor.
Nazardan korunmak için mânâsı bilinmeyen bazı muskalar yazıp kullanmak veya “nazar boncukları” takmak İslâm inancına uymayan bâtıl âdetlerdir. Bu gibi şeyleri insanın takınması caiz olmadığı gibi, bir hayvana veya bir eşya üzerine takmak da aynı şekilde meşru değildir. Peygamberimizin haram saydığı bazı şeyler arasında nazarlık takınmak da sayılmaktadır.9

Bu işlere benzeyen ve halk arasında mum eritmek, kurşun dökmek veya ot yakıp hastanın başının üzerinde gezdirmek gibi hiçbir mânâsı olmayan tatbikatlara tevessül etmemek lâzımdır. Çünkü Cenab-ı Hak her türlü derdi verirken meşru olarak dermanını da yaratmıştır. Mü’min ölçü olarak sünneti almalı, o çizgiden çıkmamaya çalışmalıdır. İstikamet ancak bu yolla mümkündür.

1. Müslim, Selâm: 42; İbni Mâce, Tıb: 3.
2. Keşfü’l-Hafâ, 2: 76 (Ebû Naim’dennaklen).
3. İbni Mâce, Tıb: 32, Müsned, 3: 447.
4. Neyevi, Şerh-u Sahih-i Müslim, 14 % 172-173.
5. İbni Mâce, Tıb: 34.
6. A.g.e., Tıb: 32.
7. A.g.e., Tıb: 34.
8. Tirmizi, Tıb: 24.
9. Neseî, Zînet: 17.

Mehmed Paksu 



allah nazardan korusun, haset, kem göz, kıskançlık, kötü niyet, nazar nedir, nazar boncuğu, nazar duası, nazardan korunmanın yolları, nazarlık, nazar tedavisi, resimli sözler, 

UYKU DUASI

/ No Comments
allaha emanet olun, dualar, gecenin sahibi, gündüzün sahibi, resimli dualar, resimli mesajlar, yaratıcı, gece duasıi dua harmanı, dua zamanı

Gece Duası
Gecenin sahibine emanet olun.

*

İnternette pek çok kaynakta uyku duası olarak; 

''Allahümme eslemtü nefsi ileyke veveccehtü vechi ileyke vefevveztü emri ileyke veelce'tu zahri ileyke. Rağbeten ve rahbeten ileyke. La melcae velamenca minke illa ileyke. Amentü bikitabikellezi enzelte venebiyyikellezi erselte.'' yer almaktadır.

Uyku duası Türkçe anlamı: "Allah’ım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım, işimde sana güvendim. (Rızânı) isteyerek, (azâbından) korkarak sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı yine senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım."

''Eğer bu duayı yapıp yattığın gece ölürsen, iman üzere ölürsün, ölmez de sabaha çıkarsan hayra kavuşursun.” (Buhârî, Vudû 75)

Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed(sav) buyuruyor ki: "Bir kimse yatağa girince sağ tarafına dönüp sağ elinin sağ yanağının altına koyarak, şu duâyı okusun; 'Bismike, Allâhümme ahya ve emutü = Allah'ım, senin ismini anarak ölür ve dirilirim.' (Buhârî, Sahih 7394)

yaratıcı,gece duası,dua harmanı,resimli mesajlar,resimli dualar,allaha emanet olun,dua zamanı,gecenin sahibi,gündüzün sahibi,dualar,en etkili gece duası,uyku duası,uyumadan önce dua,

allaha emanet olun, dualar, gecenin sahibi, gündüzün sahibi, resimli dualar, resimli mesajlar, yaratıcı, gece duasıi dua harmanı, dua zamanı

HAYAT NEDİR?

25 Kasım 2021 Perşembe / No Comments
fıkra, hayat nedir, hayatımız, hikaye, resimli mesajlar, roman, hayatın anlamı, hayatın anlamı nedir, maddi açıdan hayatın anlamı, ahlaki açıdan hayatın anlamı, dini açıdan hayatın anlamı

HAYAT

Hayat bir masal gibi başlar.
Yaşlandıkça roman olur.
Anlattıkça fıkra.
Sonuç mu? Hepsi hikaye...

*

HAYATIN ANLAMI

Hayatın Anlamını Bulmak

Felsefi bir soru olan “Hayatın anlamı nedir?”, farklı insanlar tarafından farklı şekillerde algılanabilir ve “anlam” sözcüğünün buradaki belirsizliği farklı açıklamalara yol açar: “Hayatın kökeni nedir?” , “Evrenin ve yaşamın doğası nedir?”, “Hayatı değerli kılan şey nedir?”, “İnsanın hayattaki amacı nedir?”. Bu sorulara bilimsel teorilerden felsefî, teolojik ve ruhanî argümanlara kadar birçok değişik şekilde cevap verilmektedir. Hayat: Canlı organizmanın canlılık faliyetini sürmesi , Görme ,işitme , doku organlarını kullanabilmesi , fiziksel hareketlerini yerine getirebilmesi ve yasamsal fonksiyonlarında bir durma yaşamamasına denir. Başka bir bakış açısına göre de “Hayatın anlamı” sorunu ancak ölümle son bulur, cevaplanabilir. Felsefî bakış açısına göre sonuç kaçınılmaz olan ölümdür. Yaşadıkları hayattan (zengin, fakir, zeki, aptal, güzel, çirkin) bağımsız olarak her insan ölür ve bu sorun da son bulur. 

Birçok insan kendine bir dönem “Hayatın anlamı nedir?” diye sorar ve kendince cevaplar verir, en popülerleri şunlardır:

Maddi Açıdan Hayatın Anlamı

…Geliri arttırmak ve sosyal statüyü yükseltmek.
…Başkalarıyla yarışmak ya da ortak olmak
…Sizi yaralayanları yok etmek ya da pasifist kalmaya çabalamak
…Yaşamak
…Kendi ailenizi ya da başkasının ailesini korumak
…Güç kazanmak ve gücü kullanmak
…Kitap ya da tablo gibi sanat eseri miras bırakmak/bırakmaya çabalamak
…Fiziksel, finansal ya da mental özgürlük kazanmak
…Ünlü olmak
…Çocuk sahibi olmak

Bilgelik ve Bilgi Açısından Hayatın Anlamı

…Soru sormamak ya da sürekli soru sormak
…Sınırların ötesini keşfetmeye çalışmak
…Birinin hatalarından ders çıkartmak
…Sürekli olarak hayatın anlamını öğrenmeye ve anlamaya çabalamak
…Bir insanın bakış açsını/dünya görüşünü değiştirmek

Ahlaki Açıdan Hayatın Anlamı

…Merhamet göstermek
…Başkalarıyla ve doğayla barış içinde yaşamak
…Aşık olmak
…Aşık ettirmek
…Erdemli olmaya çalışmak
…Başka insanlara hizmet etmek
…Adalet için çalışmak

Dini ve Ruhani Açıdan Hayatın Anlamı

…İç huzuru yakalamak
…Güzel ameller yapmak
…Ölümden sonra cennete ulaşmak
…Tanrı`ya hizmet etmek
…Kul olmak



fıkra, hayat nedir, hayatımız, hikaye, resimli mesajlar, roman, hayatın anlamı, hayatın anlamı nedir, maddi açıdan hayatın anlamı, ahlaki açıdan hayatın anlamı, dini açıdan hayatın anlamı

SEN BENİM...

/ No Comments
allah, avuç içi, dua, his, kabul etmek, merhamet, resimli mesajlar, resimli sözler, sadakat, sonsuz, şefkat, şükür, yaradan, yaratılanı severim, sen benim,

Sen benim; Yaradandan ötürü yaradılanı sevişim,
Bir adım gelene on adım gidişimsin.
Ve herkesi olduğu gibi kabullenişimsin,
Sen benim; bugünüme şükür, yarınıma dua edişimsin.
Azla yetinişim, çoğa göz dikişimsin.
Ve kapanmayan avuç içimsin.
Sen benim; sonsuz sadakatim,
Merhametim, hissiyatım, şefkatimsin.
Ve aman dileyene yüz çevirmeyişimsin...






allah, avuç içi, dua, his, kabul etmek, merhamet, resimli mesajlar, resimli sözler, sadakat, sonsuz, şefkat, şükür, yaradan, yaratılanı severim, sen benim,

BEN YORULDUM HAYAT! GELME ÜSTÜME...

/ No Comments
allah, ben yoruldum hayat sözleri, gelme üstüme, hayat, merhamet, rahmet, resimli dualar, resimli mesajlar, resimli sözler, ya rab, yorgunsun dostlar, yük, zayıf,

BEN YORULDUM HAYAT

Ben yoruldum hayat , gelme üstüme.
Hayatın ağır yükünü, zayıf ve cılız omuzlar taşıyamaz.
Sen 'Kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemem" diyorsun ya...
Rahmetin ve Merhametinin hatırına;
Yorgun, aciz, zayıf ve cılız bedenimizden,  kaldır bu yükleri Ya Rab!...

*

Ben yoruldum hayat gelme üstüme,
Diz çöktüm dünyanın namert yüzüne,
Gözümden gönlümden düşen düşene,
Bu öksüz başıma göz dağı verme.

Ben yanıldım hayat vurma yüzüme
Yol verdim sevdanın en delisine,
O yüzden ömrümden giden gidene,
Şu yalnız başımı eğdirme benim.

Ben pişmanım hayat sorguya çekme,
Dilersen infaz et kar etmez dilime,
Sözlerim ağırdır dokunur kalbe,
Şu suskun ağzımı açtırma benim

allah, ben yoruldum hayat sözleri, gelme üstüme, hayat, merhamet, rahmet, resimli dualar, resimli mesajlar, resimli sözler, ya rab, yorgunsun dostlar, yük, zayıf, 

ALLAH VAR! O NE GÜZEL YAR!

/ No Comments
allah var, çare, çaresiz, değer, düşün, düşünsene, güzel, kimsesiz, resimli sözler, unutma, yar, allahın varlığının delilleri, allahın varlığının kanıtları, allahın varlığı ve birliği, allah var mı


UNUTMA!

Çaresiz değilsin.
Kimsesiz değilsin.
Değersiz değilsin.
Düşünsene Allah(c.c) seninle.
Düşünsene Allah(c.c) senden razı.
Yetmez mi?

*

ALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİ

Varın ispatı, yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkansızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki; yok, hiçbir zaman ispat edilemez...

Bir sarayın kapılarından 999'u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkarcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, o inkarcı ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mümin için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!... Zaten 999'u herkese açıktır. Hem de ardına kadar...

İşte o kapı ve  delillerden birkaçı:

İmkân Delili: İmkân, bir şeyin olması ile olmamasının eşit ihtimale sahip olması demektir. Günlük konuşmalarımızda da "mümkün" derken olabilir de olmayabilir de manasını kast ederiz. Yaratılmış olan her varlık bize şu gerçeği haykırır: Benim olmamla olmamam eşit idi. Şu an ben varsam, var olmamı yoklukta kalmama tercih eden biri var demektir. O ise ancak Allah'tır.

Hudus Delili: Hudus, sonradan olma demektir. Hudusun en büyük delili değişmedir. Bir varlıkta değişme varsa, bu hareketin bir ilk noktası olacaktır. İşte o noktadan önce o şey varlık sahasına çıkmamıştı. Henüz yoklukta iken var olmayı kendi kendine irade edemeyeceğine ve buna güç yetiremeyeceğine göre, bu var oluş Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmiş demektir. Maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi hadiseler, bu varlık aleminin bir başlangıcı olduğunu gösteriyor.

San'at: Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta, ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser şu özelliklere sahiptir:

• Büyük sanat değeri taşır.
• Çok kıymetlidir.
• Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır.
• Çok sayıda olmaktadır.
• Karışık ve çeşit çeşittir.
• Devamlıdır.

Halbuki, kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde san'at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelebilir!..

Devir ve Teselsülün Muhal olması: Devrin muhal olduğu şu misalle açıklanıyor. Bir yumurtayı tavuğun yaptığını iddia eden adama soruyorsunuz. Tavuğu kim yaptı? Buna karşılık onun çıktığı yumurtayı gösteriyor. Buna göre tavuğu aradan çıkardığımızda yumurta yumurtayı yapmış oluyor. Bu ise muhaldir. Teselsül ise, bir şeyin silsile hâlinde ta ilk noktasına kadar gidip o ilk varlığı kimin yaptığını sormak suretiyle Allah’ın varlığını ispat metodudur. Yani bu meyveyi şu ağaç yaptı, o bir önceki meyveden oldu, o da bir önceki ağaçtan. Böylece ilk ağaca yahut ilk meyveye kadar varıyor ve soruyoruz: Bunu kim yarattı?..

Kur'an yolu devir ve teselsülden çok farklıdır. "Yumurtayı kim yaptı?" yahut "Meyveyi kim yaptı?" sorusunun cevabı, doğrudan doğruya, “Allah yarattı.” diye cevap verilir.

İlim, irade, şefkat, merhamet kavramlarından bir nasibi olmayan, insanı tanımayan, hikmetten, sanattan anlamayan bu sebeplerin (tavuğun ve ağacın) sonucun yaratılmasında hiçbir tesirleri olmadığı ispat edilir. Böylece devir yahut teselsül deliline gerek duyulmaz.

Hikmet ve Gaye Delili: Her varlıkta kendisine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda takip edildiği göze çarpmakta ve hiçbir şeyde gayesizlik, manasızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşahede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde ne bitki ve hayvanat dünyasında ne de eşya ve hadiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin. Öyle ise, kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allah'a isnat etmekle makul bir yol tutmuş olabiliriz.

Yardımlaşma Delili: Yağmurun toprağın imdadına, güneşin gözlerin yardımına koşmalarından, ta havanın kanı temizlemesine kadar, bu alem bir yardımlaşma hareketiyle âdeta dolup taşmaktadır. Bu yardımlaşmayı yapan taraflar birbirlerini tanımamakta, bilmemektedirler. Öyle ise bu merhametli icraatı sebeplere vermek mümkün değildir.

Temizlik: Kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddüs ismiyle müsemma bir Zat'ı (c.c.) anlatmaktadır. Toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar; rüzgâr, yağmur ve kar; denizlerde buzullar ve balıklar; gezegenimizde atmosfer, uzayda kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevi esintiler, hep Kuddüs isminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zat-ı Mukaddes'i göstermektedir.

Simalar: Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine birebir benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün, milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenab-ı Hakk'ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilandır.

Fıtrat ve Vicdan Delili: Allah'ı tanımanın sayılamayacak kadar çok delil ve işaretleri insanın yaratılışında, fıtratında mevcuttur. Bunlardan birkaç örnek: İnsan fıtratı ve vicdanı her nimetin mutlaka şükür istediğini bilir. Bir peygambere kavuşmuş ve hidayete ermişse şükrünü Allah'a yapar. Aksi hâlde batıl mâbutlara tapar. Bu tapma insan vicdanın insanı zorlamasıyla gerçekleşir.

Güzelliği takdir hissi de insan fıtratında mevcuttur. Sergiler, fuarlar bu his ile gerçekleşir. İnsan bu yaratılışının gereği olarak, şu sema yüzünde sergilenen yıldızları, zemin yüzünde boy gösteren çiçekleri, ağaçları, ormanları dolduran ceylanları, aslanları, denizlerde kaynaşan balıkları seyretmek ve onlardaki İlâhî sanatın mükemmelliğini takdir etmek durumundadır.

Tarih: Dinler tarihi şahittir ki, insanlık hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Batıl, hatta gülünç dahi olsa, hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevi sistemi takip etmiştir. İnsan fıtratına inanma duygusunu Allah koymuştur ve insan O’na (Allah’a) inanmakla mükelleftir.

Kur'an: Kur'an-ı Kerim'in Kelamullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın varlığını da ispat eder durumdadır. Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna dair yüzlerce delil vardır. Bunlar, Kur’an ile alakalı İslam kaynaklarında en ince teferruatına kadar mevcuttur. Bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle "Allah vardır." derler.

Peygamberler: Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri'nin (a.s.m) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de yine Cenab-ı Hakk'ı anlatan delillere dahil edilmelidir. Zira peygamberlerin varlıklarının gayesi, tevhid; yani Allah'ın varlık ve birliğini ilan etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda, Cenab-ı Hakk'ın varlığına da delil olmaktadır. Bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle "Allah vardır ve birdir." demektedir...




allah var, allah var mı, allahın varlığı ve birliği, allahın varlığının delilleri, allahın varlığının kanıtları, çare, çaresiz, altın sözler, altın tavsiyeler, kimsesiz ne demek, resimli sözler, 

CESARET Mİ? CEHALET Mİ?

/ No Comments
akıl, akıllı, akla uygun, akla ziyan, bilgi, bilgisizlik, cahil, cahil cesareti, cehalet, cesaret, fikir, cahillikle ilgili sözler, cehaletle ile ilgili sözler, cahillik nedir, cehalet nedir, cahil kime denir

CESARET-CEHALET DENGESİ

Cesaret akıldan gelirse cesarettir.
Bilgisizlikten gelirse cehalettir.

*

CAHİLLİK İLE İLGİLİ GÜZEL SÖZLER

İlim cesaret verir, cehalet ise küstahlık. Terry Neil

Cahil zamanı öldürür, zaman da cahili öldürür. L. Annaeus Seneca

Cahilliğin farkında olmamak, cahillik hastalığıdır. Amos Bronson Alcott

Dünyada her türlü kötülük, hemen her zaman cehaletten gelir. Albert Camus

Cehalet, mutluluk değil kayboluştur. Philip Wylie

Cahilin cahilliğini kanıtlamak kolaydır fakat ona itiraf ettirmek güçtür. Hz. Ali

Herkes cahildir; ama farklı konularda.. Will Rogers

Cehalet öyle bir binektir ki, üzerine binen zelil olur, arkadaşlık yapan yolunu kaybeder. Hz. Osman

Cehaletin kültürüne kitap gerekmez. G.Santayana

Cahilin kalbi ağzında, akıllının lisanı kalbindedir. Ahmet Rıfat

Cehalet, Allah’ın laneti olduğuna göre; bilgi, göklere ulaştırabileceğimiz kanatlardır. W. Shakespeare

Cehalet, asla soru sormaz. B. Disraeli

Cehaletten büyük dert olmaz. Hz. Ali

Bilgisizlik, daima sertliği doğurur. Sigmund Freud

Cehaletten kurtulmanın yolu; bazı şeylerin cahili olmaktan geçer. İsmet Özel

Çılgınların elinde ki cehalet, hiçbir zaman bir şeyi çözememiştir. Dr. Asimov

Çok yaşamak cahile, cehaletten başka bir şey kazandırmaz. İmam Gazali

Cahil kendisinin düşmanıdır, başkasına nasıl dost olur. Türk Atasözü

Cahili sırtında taşımak, oturup dinlemekten daha kolaydır. Yalnız Adam

Cehalet, gönüllü talihsizliktir. De Segur

Cahil kral taç giydirilmiş eşektir. İngiliz Atasözü

Hareket halindeki cehaletten, daha korkunç bir şey yoktur. Bernard Shaw

Cahilin sonunda göreceği şeyi, akıllılar önce görür. Mevlâna

Cahiller, cesur olurlar. Hz. Muhammed

Cehalet, dertlerimiz için tesirsiz bir ilaçtır. Seneca

Cahiller, kâmile sen bilmen değip, anın için kaybettiler irfanı. Pir Sultan Abdal

Cahillerin kalbi dudaklarında, âlimlerin ağzı kalplerindedir. Hz. Ali

Başa gelen cehaletlerden başkalarını sorumlu tutmak, cehalet alametidir. Akif Cemil

Bilmezlikten gelmek, irfanın; bilgiçlik taslamak, cehlin eseridir. Ahmet Selim

Anut ile cahili ikna, pek güçtür. İ. Hakkı Bıçakçızade

Cahil olanların, merhameti ve lütfu azdır. Mevlâna

Bir millet cehaletle, hukukunu bilmezse; ehli-ı hamiyeti daha müstebid eder. B. Said-i Nursî



akıl, akıllı, akla uygun, akla ziyan, bilgi, bilgisizlik, cahil, cahil cesareti, cehalet, cesaret, fikir, cahillikle ilgili sözler, cehaletle ile ilgili sözler, cahillik nedir, cehalet nedir, cahil kime denir 

MERHAMET!

/ No Comments
bebek, bitki, çocuk, doğmak, doğuş, hayvan, herşey, heykel, insan, merhamet nedir, merhametsiz, son, sonra, tavşan, tavşan heykeli, yavru,

MERHAMET NEDİR?

Merhamet doğuştandır.
İnsan sonradan merhametsizleşir.
İnsana MERHAMET!
Hayvana MERHAMET!
Bitkiye MERHAMET!
Yaratılan her şeye MERHAMET!..

*

Merhamet, Rahm: Esirgemek, acımak, şefkat göstermek, çaresizlerin hallerine kalben acıyarak kendilerine yardımda bulunmak demektir. Merhamet, temiz ruhların bir süsüdür. Yalnız insanlara değil, hayvanlara da merhamet etmeli, acımalıdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
   
"Yerde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsin."

MERHAMET

Denilebilir ki, dünya merhamet yasası ile ayakta durmaktadır. Çünkü yaratılmışlık, tüm mümkün varlıklar için bir eksiklik, zayıflık, fânilik, muhtaçlık, kırılganlık, ölümlülük, demek olduğuna göre merhamet olmadan hayat olmaz. Bu dünya hayatında zorluk, acı ve keder, korku, yoksulluk ve yoksunluk, haksızlık, tüm in-sanları birleştiren ortak paydadır.

Herkesin kendi ölçüsünde bunlardan bir nasibi vardır. Yaratılan hiçbir varlık kendi varoluşunun ve bütünlenmesinin temelini kendinde bulamaz. Kendi hayat ve kemal garantisini kendi kendisine sağlayamaz. Yardıma, korunmaya, ilgi ve desteğe başvurmadan varlığını koruyup geliştiremez. Onun için herkes ve her şey merhamete muhtaçtır.

Merhamet, herkesin iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusu duymadır. Merhamet tüm insanlar ve tüm canlılar için dünyayı güvenli bir yer kılma duyarlılığına sahip olmadır. Herkese ve her şeye anlayış, acıma ve şefkatle yaklaşmadır.

Onları esirgeyip koruma, üzerlerine titremedir. Tüm canlı varlıkların hürriyet ve güven içinde gelişip serpilmesine yardımcı olmak, varlıklarının devamı için güç ve destek vermek merhametin temelini oluşturur. Bizim sahip olduğumuz imkânlara, hak ve hürriyetlere başkalarının sahip olmayışı içimizde onlara karşı bir acıma duygusu uyandırdığında, buadı merhamettir.

Merhamet, başkasının güçsüzlük, sıkıntı ve derdine ilgi duyma, onun durumuna acıma ve şefkat gösterme, onunla birlikte ıstırap çekmedir. Layık olmadıklarını sandığımız bir kötülükten ıstırap çektiğini gördüğümüz kimselere karşı duyduğumuz şefkat, iyi niyetle karışık bir üzüntüdür. Dert ve sıkıntı içerisinde olan kişinin derdiyle dertlenme, üzüntüsüyle üzülme ve ona yardımcı olmaya çalışmadır.

 Merhamet, yaratıklardan hiç birine zulüm ve haksızlığı reva görmeyip, içlerinde zararlı olmayan güçsüzlerin zayıf hallerine acıyıp, imdat ve yardımlarına yönelmedir. Merhametin karşıt anlamları; sertlik, acımasızlık, alaycılık, zalimlik, kıskançlık, soğukluk, ilgisizlik, yürek katılığı, bencillik ve duyarsızlıktır.
Merhametli insan, başkalarından apayrı bir benlik ve kişilik olduğunu bilmekle birlikte, başkalarının hal ve durumlarını içten sezinleyerek onlara eşduyum (empati) gösterir. Bir bakıma onlarla özdeşleşme süreci yaşar. İnsanlara merhametle yöneldiğimizde, onların daha iyi hayat şartlarına kavuşmasını, hatta bizim gibi olmasını isteriz.

Böylece merhamet aynı zamanda hem adalet hem de eşitlik duygusunun kaynağıdır. Aralarında elbette ki bir fark vardır. Merhamet, iyilik yapmaya, başkalarının durumuna ilgi gösterme ve yardım yapmaya bizi yönelten bir duygudur.

Bu ilgi ve yardım, akli, mantıki, hukuki bir ölçü ve ilkeye göre yapıldığında da adalet ortaya çıkar.Merhamet, karşı tarafın kimlik ve kişiliğini gözetmeden herkese eşit dağıttığımız bir acıma duygusudur.

Istırapta eşitlik yoktur, fakat merhamet bize ıstırap ihtimalinin eşitliğini öğretiyor. Bir başkasının başına gelen benim de başıma gelebilir. Merhamet, insanların eşitliği anlayışına dayanıyor. İnsan olarak hepimiz ıstıraba karşı duyarlıyız, acı hepimizi kırılganlaştırıyor. Her bireyin insanlığının eşit değer taşıdığı bir dünya anlayışı içerisinde ancak merhamet barınabilir.

Merhamet sahipleri, diğerinin yaşadığı ıstırabın ne kadar acı verici olduğunu tahayyül edebilen insanlardır. Merhamet, acıya ya da üzüntüye duyulan sempati, başka deyişle, başkasının ıstırabına katılmaktır. Merhamet, ahlaki olarak acı verici bir ıstıraba üzülmektir. Merhamet bu üzüntünün kendisidir, daha doğrusu bu üzüntü merhametin başlangıcı ve en küçük birimidir. Merhamet, başkasının ıs-tırabını paylaşmaktır.

Başkasının ıstırabını paylaşmak, onu onaylamak ya da acı çekmesinin iyi ya da kötü nedenlerini paylaşmak demek değildir. Bu, ne olursa olsun, bir ıstırap karşısında ilgisiz kalmayı ve kim olursa olsun bir canlıyı bir nesne olarak kabul etmeyi reddet-mektir. Bu nedenle o, ilkesel olarak evrenseldir ve yöneldiği şeyleri hiç hesa-ba katmaması bakımından daha da ahlakidir.

Bundan dolayı günahkârlara da merhamet duyulur. Kötülük yapan bir kimsenin içindeki kine, üzüntüye, sefalete rağmen, onun ıstırabı ya da deliliği karşısında merhamet duymak, onun içini kemiren kötülük karşısında masum olmaktır.

En azından kine kin eklemeyi reddetmektir. Böylece merhamet, başkasının ıstırabından zevk alan ve en büyük kötülük olan acımasızlığın ve bunu dert etmeyen ve tüm kötülüklerin ilkesi olan bencilliğin tersidir.



bebek, bitki, çocuk, doğmak, doğuş, hayvan, herşey, heykel, insan, merhamet nedir, merhametsiz, son, sonra, tavşan, tavşan heykeli, yavru, 

BESMELE'NİN GÜCÜ

12 Kasım 2021 Cuma / No Comments
besmele nedir, besmelenin anlamı, besmelenin sırları ve faziletleri, besmele ile ilgili sözler, besmele ile ilgili hadisler, besmele ile ilgili hikayeler, besmele ile ilgili ayet, besmele ile ilgili kıssalar


Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-, Amr bin As'ı Mısır'a vali olarak gönderdiğinde, Amr bin As -radiyallahu anh- o sene Nil nehrinin yükselmediğini gördü. Sebebini sorduğunda Mısırlılar şu cevabı verdi:

"Her sene Nil'in kabarması, verimli hale gelmesi için ailesinin müsadesiyle bakire bir kız kurbanlık olarak Nil'e atılır. Ve ancak o zaman Nil kabarmaya başlar."

Amir bin As -radiyallahu anh- buna engel oldu ve "Bu ancak cahiliye devri adetidir." dedi. Durumu bir mektupla halife Ömer -radiyallahu anh-e bildirdi. Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- ona şu yazıyı hazırlatıp gönderdi ve nehre atmasını istedi:

"Bismillâhirrahmânirrahîm...

Ey Nil! Eğer sen emirsiz akıp gidiyorsan bizim sana hiçbir ihtiyacımız yoktur. Değilse Allah'ın izniyle akıp yoluna devam et..."

Amr bin As -radiyallahu anh- bu yazılı kâğıdı Nil'e atınca Nil kabardı ve çok verimli bir duruma geldi. Böylece o kötü âdet de kökünden yıkılıp hükümsüz kaldı.



Bizans İmparatoru Kayser, Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-e mektup yazıp;

"Bende hiç dinmeyen bir baş ağrısı var, doktorlar ilaç bulmaktan aciz kaldılar. Eğer bildiğin bir ilâç varsa gönder" dedi.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- ona bir takke gönderdi. Kayser, bu takkeyi başına koyduğunda başı ağrımıyor, başından çıkardığı zaman yine ağrımaya başlıyordu. Kayser, bu hale şaşırıp merakla takkeyi kontrol ettiğinde, içinde üzerine Besmele yazılmış bir kâğıt olduğunu gördü.

Halid bin Velid -radiyallahu anh-, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in nübüvvetinin hak olduğunu ispat edebilmek için, kâfirlerin kibir ve inatçılığına karşı, kâmil bir iman ve kalp kuvveti ile okuduğu Besmele-i şerife'nin ardından hiç tereddüt etmeden bir kâse zehir içtiği halde hiç tesir etmemiştir. (Taberânî)

Besmele ve Süleyman Aleyhisselâm:

Süleyman Aleyhisselâm'ın Sebe Melikesi Belkıs'a yazdığı mektup da Besmele ile başlamaktadır:

"Mektup Süleyman'dandır ve o: 'Bismillâhirrahmânirrahîm.' (ile başlamakta)dır." (Neml: 30)

Bütün peygamberler hidayet rehberleridirler. Bize ölçü bırakmışlardır. Resulullah Aleyhisselâm da mektuplarına besmele ile başladı.

"O peygamberler Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. O halde sen de onların gittiği doğru yolu tutup onlara uy, o yoldan yürü." (En'am: 90)

Besmele ve Nuh Aleyhisselâm:

Nuh Aleyhisselâm gemiyi hazırladıktan sonra, beraberinde taşımakla emrolunduğu kimselere "Gemiye binin!" dedikten sonra "Bismillah" ile başlayan şu duâyı okudu:

"Onun akması da durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabb'im çok bağışlayandır, çok merhametlidir." (Hûd: 41)

Çünkü gemi kurtuluş için bir sebep olmakla beraber tek sebep değildi.

Gemiyi yürüten de durduran da O'dur. Bu bakımdan gönülleri Allah'a yöneltmek gerekiyordu.

Onlar ise geminin hareket etmeye başlaması sırasında ve sonunda Allah-u Teâlâ'yı zikrettiler, kendilerini boğulmaktan kurtardığı için şükranlarını arzettiler, bu ilâhî lütfa hamdettiler.

Besmele ve Fahreddin-i Râzi Hazretleri;

"Nuh Aleyhisselâm gemiye bindiği zaman Hûd suresinin 41. Âyet-i kerime'sini okuyunca Besmele'nin yarısına gelince umulan kurtuluşu elde etti. Ömür boyu bu kelimeye devam eden kimse kurtuluştan nasıl mahrum kalır.

Bunun gibi Hazret-i Süleyman da Neml suresinin 30. Âyet-i kerime'sinde geçen sözüyle dünya ve ahiret mülkünü elde etti. Kulun bu Besmele ile dünya ve ahiret mülküne ulaşacağı umulur." buyuruyorlar.

Yazı ve Besmele:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Siz bir yazı yazdığınızda; "Bismillâhirrahmânirrahîm"i belirtmeyi güzelce yapın. Hacetleriniz yerine gelir. Rahman'ın rızâsı olur." (Ramuz el-Ehadis)

Enes bin Mâlik Hazretleri'nden rivayetle Resulullah Aleyhisselâm:

"Besmele'yi özenerek yazan kişi affedilir." buyurduğu rivayet edilmiştir.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Hazretleri Besmele'yi yazan bir adama bakıp;

"Besmele'yi güzelce yaz. Çünkü onu güzelce yazan bağışlanır." buyurmuşlardır.

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullahi aleyh- katiplerine şöyle derdi:

"Allah'ın kitabını tazim için Be harfini uzatın. Sin harfini iyice belirtin. Mim harfini iyice yuvarlak yapın."

Besmele Berekettir:

Besmele, bunca sayısız nimetlerin Sahib'inin, ikram edicisinin ve nimetlerden istifade etmek için sıhhat verenin Hazret-i Allah olduğunu bilmek, şükür etmek ve sahib-i Hakiki'yi zikretmektir. Yemekten evvel "Bismillah ya hayrur razîkîn" denilir. Besmele o kadar mühimdir ki; Hadis-i şerif'te beyan buyurulduğu üzere yemeğe başlarken Besmele unutulduğu takdirde, hatırlandığı zaman "Bismillahi fi evvelihi ve âhirihî = Başında da sonunda da Allah'ın adıyla" demek gerekir. (Ebu Dâvud: 3767 - Tirmizi: 1859)

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ashab'ından altı kişi içerisinde yemek yiyordu. Derken bir bedevî geldi. Besmele çekmeksizin yemeği iki lokmada yutuverdi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Eğer bu adam Besmele çekseydi yemek hepimize yeterdi." buyurdu. (Tirmizî)

Besmele-i şerife, yemeğe bereket katmakta, yiyenlerin doyunmalarına katkıda bulunmaktadır.

Besmele çekilmeyince yemeğe şeytan da ortak olmakta, yemeğin bereketini kaçırmaktadır.

Ashab-ı kiram'dan bazıları bir defasında "Yâ Resulellah! Biz yiyoruz, fakat bir türlü doymuyoruz." demişlerdi. Bunun üzerine onlara "Siz ayrı ayrı yemekte olmayasınız? " diye sordu. "Evet!" diye cevap verdiler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdu ki:

"Öyleyse yemeğinizde toplanın. (Bir sofra kurarak hep beraber yiyin.) Yemeğe Allah'ın ismini zikrederek başlayın. Böyle yaparsanız yemeğiniz hakkınızda mübarek kılınır." (Ebu Dâvud: 3764 - İbn-i Mâce: 3284)

Yemek, imkân dahilinde topluluk halinde yenmelidir. Âile fertleri yemekte bir araya gelmeli, bu Sünnet-i seniyye şuurla ihyâ edilmelidir.

Rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"(Güneş batıp) gece karanlığı, yâhut gecenin bir kısmı hâsıl olduğu zaman, çocuklarınızı (dışarı çıkmaktan) men ediniz! Çünkü şeytanlar o sırada dağılır, (faaliyete geçer)ler. Yatsıdan bir saat geçince de (dışarıdaki) çocuklarınızı (meskeninize) koyunuz! Ey mümin, o zaman Allah'ın ismini anarak (Bismillâhirrahmânirrahîm diyerek) kapını kapa! Besmele ile kandilini söndür! Su kırbasının ağızını Besmele ile bağla! Yine Besmele ile kap-kacağını kapat! Velev ki o kap üzerine enine (tahta parçası gibi) bir şey koysun!" (Buhârî; 1355)

Ebu Hureyre -radiyallahu anh-den rivayet edilmiştir:

"Birgün mümin bir kimsenin şeytanı ile kâfirin şeytanı karşılaşmışlar. Kâfirin şeytanı yağlı, semiz, parlak ve temizdir. Müminin şeytanı zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytanı sorar; "Bu ne hâl?" Müminin şeytanı şöyle cevap verir; "Ne yapayım. Bir adama düştüm ki, adam yiyeceği zaman Besmele okur, aç kalırım, içeceği zaman Besmele okur, susuz kalırım, giydiği zaman Besmele okur, çıplak kalırım, temizlendiği zaman Besmele ile temizlenir, ben de pis kalırım." dedi. Kâfirin şeytanı da; "Ben öyle bir adamla arkadaşım ki hiç 'Besmele' çekmez, ben de ona ortak olurum." dedi." (İhyâu Ulûmi'd-Dîn)

Eve Girerken Besmele:

Eve girerken ve yemeğe başlarken çekilen Besmele-i şerife şeytanın evdeki nasibini kesmekte ve gecelemesini önlemektedir.

Câbir -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Kişi evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah'ın adını zikrederse, şeytan (avanelerine) 'Size burada gecelemek de yok, akşam yemeği de yok.' der. Amma evine girerken Allah'ı zikretmezse şeytan 'Burada gecelemeye yetiştiniz.' der. Kişi yemeğine başlarken 'Bismillah' diyerek Allah'ı zikretmezse şeytan 'Yemeğe de yetiştiniz yatmaya da!' der." (Müslim: 2018)

Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyuruyorlar:

"Sizden bir kimse evine girmek isteyince bir şeytan o hâneye girmek için kendisini takip eder. Lâkin hâneye girerken Besmele-i şerife'yi okur ise şeytan 'Benim için bu hâneye girecek yer yoktur' diye ümidsiz olarak geri döner." (Müslim)

Ebu Mâlik el-Eş'arî -radiyallahu anh-den rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:

"Bir kimse evine girdiğinde şöyle söylesin:

(Allahümme innî es'elüke hayral-mevleci ve hayral mahreci bismilâhi velecnâ ve bismillâhi haracnâ ve alâllahi tevekkelnâ)

"Allah'ım! Senden giriş ve çıkışların hayrını dileriz. Allah'ın adıyla girdik, Allah'ın adıyla çıktık. İşlerimizde Allah'a tevekkül ettik."

Bu duâyı okuduktan sonra âilesine selâm versin." (Ebu Dâvud)

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayete göre; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- evden çıkarken şu duânın okunmasını tavsiye buyurmuşlardır:

(Bismillâh tevekkeltü alellâh velâ havle velâ kuvvete illâ billâh)

"Allah'ın adıyla çıkıyorum. İşlerimde ona tevekkül ettim. Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır." (Ebu Dâvud)

Yemek Yerken Besmele:

İbn-i Abbas -radiyallahu anh- anlatıyor:

Ebu Bekir -radiyallahu anh- günün sıcak bir vaktinde mescide gitmişti. Ömer -radiyallahu anh-in şöyle dediğini duydu:

"Yâ Ebu Bekir! Bu saatte niçin dışarıya çıktın?" O ise bu saatte kendisini dışarıya çıkmaya mecbur eden sebebin açlık olduğunu söyledi. Ömer -radiyallahu anh- de "Benim çıkmama sebep de vallahi bundan başka bir şey değildir." dedi.

Bu şekilde dertleşirlerken birden Resulullah Aleyhisselâm çıkageldi ve kendilerine bu saatte niçin çıktıklarını sordu. Onlar da şiddetli açlıktan dolayı çıktıklarını söylediler.

Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, beni de dışarı çıkaran şiddetli açlıktan başka bir şey değildir. Kalkın benimle birlikte gelin." buyurdu.

Yürüyüp Ebu Eyyub el-Ensârî -radiyallahu anh-in kapısına geldiler. Ebu Eyyub, Resulullah Aleyhisselâm'a her gün yemek veya süt ayırırdı. O gün Resulullah Aleyhisselâm geç kaldığından, ayırdığını çocuklarına yedirmiş, kendisi de hurmalığa çalışmaya gitmişti. Kapıya geldiklerinde dışarıya hanımı çıktı. Resulullah Aleyhisselâm'a ve yanındakilere:

"Hoş geldiniz!" dedi. Resulullah Aleyhisselâm "Ebu Eyyub nerede?" diye sordu. Bu sırada Ebu Eyyub ise hurmalığında çalışırken Resulullah Aleyhisselâm'ın geldiğini duydu ve koşarak geldi. O da "Hoş geldiniz!" dedikten sonra "Yâ Resulellah! Bu zaman sizin gelme vaktiniz değil!" dedi. Resulullah Aleyhisselâm "Doğru söyledin." diye mukabele etti. Ebu Eyyub -radiyallahu anh- gidip üzerinde kurusu, olgunu ve tazesi bulunan bir hurma salkımı getirdi.

Resulullah Aleyhisselâm "Ben bunu istemedim, bize kuru hurma topla." deyince, Ebu Eyyub -radiyallahu anh- "Yâ Resulellah! İstedim ki hem kuru, hem olgun, hem de tazesinden yiyesiniz. Değil kuru hurma, ben size bununla beraber bir hayvan da kesebilirim." dedi. Resulullah Aleyhisselâm Ebu Eyyub'a kesecek olursa sağılanını kesmemesini söyledi. Bunun üzerine tutup bir oğlak kesti ve hanımına "Sen de bize hamur yoğurup ekmek yap! Sen iyi ekmek yaparsın." dedi. Oğlağın yarısını alıp haşladı, yarısını da kızarttı. Yemek pişip de Resulullah Aleyhisselâm ve Ashâb'ının önüne getirilince, Resulullah Aleyhisselâm oğlaktan biraz alıp bir ekmeğin içine koydu ve Ebu Eyyub'a "Bunu Fâtıma'ya götür. Zira günlerdir o böyle yemek görmedi." dedi. O da derhal alıp Fâtıma -radiyallahu anhâ-ya gitti.

Yemeği yiyip doyduklarında Resulullah Aleyhisselâm "Ekmek, et, kuru, taze ve olgun hurma!" dedi ve gözleri yaşararak ilâve etti:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, işte bunlar kıyamet gününde hesabını vereceğiniz nimetlerdir."

Bu söz Ashab'a ağır geldi. O zaman Resulullah Aleyhisselâm şöyle buyurdu:

"Şu kadar var ki, böyle nimetlere kavuşup onları yerken 'Bismillâh' deyiniz. Doyduğunuz vakit de 'Bizi doyuran, bize nimetler veren ve iyilik eden Allah'a hamdolsun.' deyin. Zira ancak hamd ile bu nimetlere mukabele edilir." (Kenzül-ummâl: 4/40)

Evlat Sahibi Olmada Besmele:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz hayırlı bir evlada mâlik olmak için dahi mukarenetten evvel "Bismillâh" demeyi tavsiye buyurdular.

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-dan rivayete göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

"Sizden bir kimse eşine temas etmek isteyince:

(Bismillâhi Allahümme cennibneş-şeytâne ve cennibiş-şeytâne mâ razektenâ)

"'Bismillâh. Ey Allah'm! Bizi şeytandan uzaklaştır. Şeytanı da, bize ihsan ettiğin çocuktan uzak kıl!' derse ve o birleşmeden bir çocuk takdir olunursa, şeytan ona hiçbir zaman zarar veremez." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1812)

Hayvan Kesimi ve Besmele:

Helâl lokma yiyebilmek için bugün müslümanların üzerinde durması gereken mühim meselelerden birisi de, hayvan kesiminde "Besmele" ve "Etleri yenilip yenilmeyen hayvanların bilinmesi" hususudur.

1– En'am Sûresi 145. Âyet-i kerime'sine göre; "Kendiliğinden ölmüş hayvan leşi, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar" olmak üzere haram yiyecekler dört sınıftır.

Mâide Sûresi 3. Âyet-i kerime'sinde ise; "Boğulmuş, bir yerine taş veya sopa vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmış, putlar adına boğazlanmış hayvanları yemenin ve fal okları ile kısmet aramanın haram olduğu" bildirilmektedir.

Boğulmak, başına tokmak vurulmak, bir yerden yuvarlanmak, süsüşmek, yırtıcı hayvan tarafından yaralanmak... gibi bir sebeple ölmek üzere bulunan hayvan yetişilerek kesilirse eti yenir.

2– Hayvanı keserken Allah'ın ismini anmak vâciptir. "Bismillahi Allahu Ekber" demek ise müstehaptır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyuruyor:

"Allah'ın âyetlerine inanan müminler iseniz, üzerlerine Allah'ın ismi anılmış (Besmele ile kesilmiş) hayvanlardan yiyin." (En'âm: 118)

"Kesilirken Allah'ın adı anılmayan hayvanlardan yemeyin. Çünkü onu yemek muhakkak ki bir fısktır, Allah'ın yolundan çıkmaktır." (En'âm: 121)

Hayvanı kesecek olanın boğazlamaya ehliyetli olması lâzımdır. Müslüman bir erkek ve kadın kesebileceği gibi, kesmesini bilen ve "Besmele" çekebilen bir çocuk da kesebilir.

Tesmiyenin tam kesilme halinde bulunması şarttır. "Besmele" çektikten sonra bir şey yer içer, başkası ile konuşursa önce çektiği "Besmele" kifayet etmez, yeniden çekmesi gerekir.

"Besmele" unutularak terk edilmiş olursa zararı olmaz.

Çünkü Hadis-i şerif'te "Ümmetimden yanılma, unutma ve zorla yaptıklarının mesuliyeti kaldırılmıştır." buyuruluyor. (Buhârî)

Ancak kasten terk edenlerin kestikleri yenmez, haram olur.

3– Boğazlama; develerde boğazla göğsün birleştiği yere bıçak saplamak (nahr) suretiyle, diğer hayvanlarda ise boğazı kesmek (zebh) suretiyle yapılır. Bu sünnettir. Deveyi davar ve sığır gibi kesmek, davarı ve sığırı da deve gibi kesmek mekruhtur.

Eksiksiz bir boğazlamada, nefes ve yemek boruları ile bunun iki yanındaki iki atar damarın kesilmesi gerekmektedir.

Damarları ve boruları kesip kanı akıtabilen her çeşit âlet ile hayvan kesilebilir. (Bıçak, keskin kamış kabuğu, cam... vs.) Mühim olan âletin keskinliğidir. Yalnız, diş ve tırnakla kesmek yasaktır.

Şu kadar var ki bu âlet hayvana zahmet vermeyecek şekilde keskin olmalıdır. Hayvanı kör bıçakla boğazlamak, yere yatırdıktan sonra bıçak bilemek, ayağından çekip sürüklemek, boğazlarken hayvanın murdar iliğini hemen koparmak, kellesini kesip almak, daha ölmeden derisini yüzmeye başlamak mekruhtur.

Hayvan kuyuya veya bir yere ters vaziyette düşer veya yakalanamazsa herhangi bir yerinin kesilip kanının akıtılması boğazlama yerine geçer.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in de bulunduğu bir yerde, kaçan ve yakalanamayan bir deve okla vurularak öldürülmüştü. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu tasvip ettikleri gibi "Böyle durumlarda aynı şeyi yapınız." diye de emir buyurmuşlardır. (Buhârî – Müslim)

4– Kesilen bir hayvanın karnından diri olarak çıkan yavru boğazlanır ve yenir. Ölmüş olarak çıkarsa yenmez.

5– Hayvan şer'i usule göre kesilince, vücuttaki kanın büyük bir kısmı dışarıya akar, az bir kısmı da ince damarlarda kalır. Dışarıya akan bu kanı yemek-içmek haramdır. İnce damarların içinde, dalak, ciğer gibi uzuvlarda kalan kan ise akmış sayıldığından et ile birlikte yenir.

Hayvanın ödü, bezi, bevl torbası, husyeleri ve tenasül uzvu yenmemelidir, mekruhtur.

6– Bir misafir için "Besmele" ile kesilen bir hayvanın eti yenilir. Çünkü misafire ikram lâzımdır. Bu Allah rızâsı için kesilmiş olur. Besmele ile bile kesilmiş olsa, herhangi bir şahsa tazim için kesilen kurbanların eti haramdır, yenilemez. Çünkü kurban yalnız Allah için kesilir.

7– Diri olup olmadığı bilinemeyen bir hayvan kesilirken; harekette bulunursa, gözünü yumarsa, ayağını çekerse, tüyleri ürperip kalkarsa canlı hükmündedir ve eti yenir.

Şu kadar var ki, yalnız gözünü veya ağzını açması veya ayağını uzatması onun canlı olduğunu göstermez. Bu hayvan ölü hükmünde olup, eti murdardır.

8– Murdar ölen hayvanın etini yemek haram olmakla beraber derisinden, boynuz, kemik ve kılından faydalanmak mubahtır.

Hazret-i Meymune -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'in bir azatlısına sadaka olarak bir keçi verilmiş, o da ölmüştü.

Duruma muttali olan Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz "Derisini niçin almadınız? Onu tabaklar, faydalanırdınız!" diye ikazda bulundu. "O murdar ölmüştü." dediklerinde "Onun sadece etinin yenmesi haram kılındı." buyurdu. (Müslim)

Bir Hadis-i şerif'te de "Onu tabaklamak murdarlığını giderir." buyurulmuştur. (Hâkim)

9– Vahşi tabiatlı olmayan, iğrenç görülmeyen hayvanların etleri helâldir, yenilebilir.

Temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır, deve gibi hayvanları bir müddet hapsetmeden hemen kesip yemek mekruhtur. Şayet yemedilerse veya etlerini kokutmayacak derecede az yemişlerse, hapsedilmeleri gerekmez.

Pislik yiyen tavuklar için hapis müddeti üç gün, koyunlar için dört gün, sığır ve develer için on gündür.

Av ve Besmele:

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'sinde:

"Resul'üm! Onlar sana kendileri için nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: Temiz olan şeyler size helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve (ava salarken) üzerine Allah'ın adını anın. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir." buyuruyor. (Mâide: 4)

Dinimiz avlanmayı bazı kayıt ve şartlarla câiz ve helâl kılmıştır, fakat vâcip değildir. İnsanın kendi ihtiyârına bırakılmıştır. Bu mübah bir kazanç yoludur. Fakat diğer kazanç yolları bundan efdâldir.

Hele yemek ve faydalanmak niyeti olmadan sırf zevk için hayvan öldürmek ve bunu ifrâta götürmek hiç doğru değildir.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:

"Bir kuşu boşuna öldürenler için kıyamet gününde o kuş bağırarak 'Yâ Rabb'i! Falan kişi, faydalanmak niyeti olmadan beni boşuna öldürdü' diye şikâyet edecektir." buyuruyorlar. (Nesâi)

Şer'an eti yenilebilen ve insanlardan kaçan vahşi hayvanlardan hangisi olursa olsun av hayvanıdır. Avlanmadan başka bir yolla boğazlama imkânının bulunmaması gereklidir. Av aletiyle yaralanan hayvana yetişildiği zaman halâ yaşıyorsa, veya canlı olarak tutulabildiyse, şer'î usûlüne göre boğazlanması lâzımdır. Boğazlanmadan ölürse eti yenmez.

Av ya ok, mızrak, kılıç, tüfek, tabanca gibi kesici, delici, içine işleyici aletlerle veya köpek, pars, doğan gibi hayvanlarla yapılır. Bu aletlerle öldürülen hayvan yenir.

Taş veya sopa gibi şeylerle vurularak öldürülen hayvan yenmez. Âletin vücuda girmesi, delmesi ve kesmesi gerekir.

Av hayvanlarının öğretilmiş, ava alıştırılmış olması, avı kendisi için değil sahibi için yakalaması ve yemeden getirmiş olması şarttır. Tuttuğu hayvanı yaralamadan boğarsa veya bir kısmını yerse, artık o av yenmez.

Gerek silâh ve gerekse hayvanla av yaparken Besmele çekmek de şarttır. Tetiği çekerken veya hayvanı av üzerine salarken kasten Besmele çekilmezse, o av hayvanının eti yenmez, haram olur. Besmele unutulursa helâldir.

Bir Besmele ile atılan mermi iki hayvana isabet ederse, her iki hayvan da helâl olur.

Besmele çekilerek gönderilen köpeğe avı yakalamakta besmelesiz salıverilen başka bir köpek yardım ederse, avlanan hayvanın eti yenmez. Öğretilmiş köpeğin ortaklığı da böyledir.

Besmele ve Merhamet:

Şefkat, acıyıp esirgemek demektir. Büyüklere saygı, küçüklere şefkat göstermek, emsallere karşı da müsamahalı davranmak dinimizin üzerinde durduğu ahlâki faziletlerdendir. "Allah-u Teâlâ'nın emirlerine tâzim, mahlûkatına şefkat" büyük bir esastır.

Müslümanların herhangi bir işe başlamak istemeleri hâlinde ilk önce "Besmele" ile, yani Allah-u Teâlâ'nın sonsuz merhamet sahibi olduğunu bildiren "Rahman" ve "Rahim" ismi ile başlamaları emredilmiştir. Her şey ilâhî rahmetin bir tecellisidir. Melâike-i kiram duâlarında şöyle söylerler:

"Ey Rabb'imiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi içine almıştır." (Mümin: 7)

Müminlere duâlarında şöyle söylemeleri beyan buyuruluyor:

"De ki: Ey Rabb'im! Bağışla, merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın." (Müminûn: 118)

Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:

"İnsanlara merhamet etmeyenlere Allah merhamet buyurmaz." (Buhârî)

Bir gün huzur-u saâdetlerine bir grup insan gelmişti. "Siz çocuklarınızı öper misiniz ya Resulellah?" dediler. "Evet" buyurunca "Fakat biz vallahi öpmeyiz!" dediler.

Buyurdular ki:

"Allah sizin kalplerinizden merhameti aldıysa ben verebilir miyim?" (Buhârî-Müslim)

Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Rıfk ve şefkat; yâni halk ile mülâyemet ve lütuf ve merhamet eylemek akıl ve hikmetin başıdır." (Camiüs-sağir)

"Şefkat, insan için uğurlu ve mes'ûd olduğu gibi aksi olan sertlik dahî uğursuzluk sebebidir." (Münâvî)



Bütün mahlûkata şefkat ve merhamet nazarı ile bakmak gerekir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"İyilik yapın, çünkü Allah iyilik yapanları sever." (Bakara: 195)

Tanıdığına tanımadığına sırf Allah rızâsı için elinden gelen yardımı esirgememek onların şiârıdır. Bu insana olduğu gibi hayvana da şâmildir.

Diğer bir Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Müminlerden sana tâbi olanlara şefkat kanadını indir." (Şuarâ: 215)

Nitekim İbrahim Hakkı Erzurumî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

"Allah-u Teâlâ'nın emir ve yasaklarına tam uyar ve bunları gayet yumuşak ve güzel bir dille halka telkin eder, öğretir.

Muhabbet ehlini sever, sevilmeyeceklere sevgisizlik gösterir. Gerek sevgisi gerekse kızması kendi nefsi için değil, sırf Allah içindir. Kalbinde kimseye kötülük beslemez. Kınayanların kınamasından korkmaz.

Bunun kahrı lütfu ile, kızması hilmi ile, celâli cemâli ile karışık olduğundan; kızma halinde râzı olup, rızâ halinde kızma gösterir. Fakat her şeyi yerli yerinde yapar. Her halinde adalet üzere hareket eder." (Mârifetnâme)

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün:

"Bugün sizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Ebu Bekir -radiyallahu anh-: "Ben!" dedi. Aynı şekilde arka arkaya: "Bugün kim bir cenazeye katıldı?", "Bugün kim bir fakire yedirdi?", "Bugün kim bir hastayı ziyaret etti?" buyurdu. Ebu Bekir -radiyallahu anh- her defasında: "Ben!" diye cevap verdi.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhisselâm:

"Bu hasletler bir kimsede bir araya geldi mi, o kimse mutlaka cennete girer." buyurdu. (Müslim: 1028)

Bazı Zevât-ı Kiram'ın Bu Husustaki Beyanları:

Abdulkerim-i Cili -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyor:

"Semâvi kitaplardaki ne varsa Kur'an-ı kerim'de, Kur'an-ı kerim'de ne varsa hepsi Fatihâ-i şerif'te mevcuttur. Fatihâ-i şerif'te ne varsa hepsi 'Bismillâhirrahmânirrahîm' de vardır. Besmele-i şerif'te ne varsa Be'nin altındaki noktadadır.

Bu nokta insanın kendini bilmesidir ki Hazret-i Allah orada tecelli eder. "Nefsini bilen Rabb'ini bilir." sırrıdır. Mahviyyettir. Be'nin altındaki nokta Cenâb-ı Hakk'ın yüce kitabının her sûresinde mevcuttur. Her harf aslında noktadan mürekkeptir. Nokta her harfe zaruri ve mevcut olduğu gibi her surede Be'nin tecelliyatını müşahade edersiniz." (El Kehf Verakiym fi Şerhi)

Hazret bu noktada tevhidi kast ediyor.

Niyazi Mısrî -kuddise sırruh- Hazretleri bir gazelinde şöyle buyuruyorlar:

"Sen seni bilmektir ancak Pir'e ülfetten garaz,

Noktayı fehm eylemektir ilm-ü irfandan garaz.

Hakkı bunca Enbiyâ kim geldi davet eyledi,

Vahdetin sırrı bilinmektir o davetten garaz."

Niyazi Mısrî Hazretleri şiiri şöyle bitiyor:

"Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete,

Fakr-ü Fahri'dir Niyazi bil ol devletten garaz."

Emir Sultan -kuddise sırruh- Hazretleri de bu hususta şöyle buyuruyorlar:

"Bunca kesret kim zuhur eder bir noktadır.

Devredip ol nokta âhir buldu Adem'de sebat." (Yâsin-i Şerif Şerhi)

Hüner; noktayı anlamaktır, zerreyi bilip hiçliğe ulaşmaktır.

Hasan Sezâî -kuddise sırruh- Hazretleri bir Gazelinde şöyle bahsediyor:

"Aşkına bir noktanın bir devr ider devvarı çarh

Pertevinden zâhir oldu noktanın envâr-ı çarh."

Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri de "Ankâ-i Muğrib Fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ ve Şemsü'l-Mağrib" kitabında şöyle buyurmuşlardır:

"Sırlı fikirler ile cismânî âlemde sırrı yazana yolculuk başlayıp, İlâhî hükümranlığın dehâsı kalbimin üzerini kaplayınca, nûrun ateşi ve kararsızlığı zuhûr etti. İşte Hâkim-i Mutlak ile hakkın tanzimi husûsunda bu sıfattan arınınca, makâmın hissesiyle halkın tümüne sırt çevirip, bu hali üzerine galip olursa bu şekilde cismâniyetten korunur, vehimlerden kurtulur ve tam olarak selâmet bulur. O zaman kalbine bir nokta konur, bu da onu, Rabb'ini ve O'nun Zât'ını bilmeye sevk eder. İşte bu hikmet nedeniyle ondan yüz çevirdim ve kendisi hakkında bilmesi gerekli olan şeylerin bir kısmından bahsedip onu sâbitledim. Hiç şüphesiz sülûk, Hakk'a doğru kuvvetle çekilmek ve O'nun dâvetine icâbet etmektir. Sübhân olan Allâh'ın kulu üzerinde irâdesini yürütmesi ve O'nda tahakkuk etmesi; onu mânen uyandırıp koruyarak fiillerini icrâ etmesidir."

Fahreddin-i Râzi -kuddise sırruh- Hazretleri Fâtiha-i şerif'i tefsir ederken bu hususta Tefsir-i Kebir'inde şöyle buyurur:

"Denildiki bütün ilimler dört kitapta toplanmıştır. Bu dört kitabın ilmi de Kur'an-ı kerim'dedir. Kur'an ilmi Fatihâ sûresinde, Fatihâ'nın ilmi de Besmele'de, bu Besmele ilmi de sözündeki Be harfindedir. Ben de derim ki, bu doğrudur. Bütün ilimlerin gayesi kulu Rabb'ine ulaştırmaktır. İşte bu Be harfi de "İlsak ba"sıdır ki bu kulu Rabb'ine vasıl eder. Bu gayelerin en yücesidir." (Bâ-i ilsak: Bâ harfi cerri, iki şeyin birbirine alâkasını beyan eder, bağlar.)

Elmalılı Hamdi Yazır Efendi de Hakk Dini Kur'an Dili isimli tefsirinde şöyle buyuruyorlar:

"Anladık ki besmelenin terkibi kelâmîsinde en ziyade âmil olan nokta baştaki «ba» harfidir. Bu sayededir ki biz ismullah ile visâl peyda ediyoruz. Bütün vücudun ve terakkiyati vücudun mebdei evveli ve matlubi mutlâki olan «Allahi rahmanı rahimin ismini» kalbimizde niyyet ettiğimiz ve henüz vücudunu görmediğimiz iradî fiilimize rapt ederek lefzi veciz, manası cihanşumul bir kelâmi beliği söyleyebilmemize vesile olan ancak bu «ba» dır. Bizim işimizde ne kadar faili muhtar olursak olalım efalimizin illeti tammesi olmadığımız muhakkaktır. Çünkü bizim iradelerimiz, vücud silsilesinin kat'î bir haddi evveli değil, onun cereyanı içinde bir lahzai tahavvüldür. Ve bunun için biz bütün iradelerimizin bilâarıza ve bilâmüzahim file çıkmadığını görüyoruz. Dimek muvaffakiyetlerimiz, illeti ulâ ile iradelerimiz arasındaki nisbetin feyzine tabidir ki bu feyz iptidaen rahmanî, intihaen rahimidir.

Biz gerek bilelim ve gerek bilmiyelim kâinatta bu nisbet, bu izafet, bu taallûk, bu ittisal bir kanunı küldür. Ve vücudi eşya bu kanunun inkişafıdır. İşte besmele basile bizde bu kanunu şuurileştiren bir âmili lefzîdir. Ve bu lemhai şuur ondan maksudi aksa olan bu nokta-i vucuttur. Ve bu cihetle besmelenin mihveri tefsiri "ba"dır ve buna binaen besmelenin manâsı "ba"dadır. "Ba"nın sırrı, noktasındadır denilir." (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, sh: 42)

"Vahdeti vücut mülâhazasına raci bir "Fenâfillâh" halidir ki ancak risalet, vilâyet, hakimiyet, tasarruf gibi makamatı mahsusada cari olur." (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, sh: 43)

Hazret-i Allah'ın ilim, hilim verdiği kimseler Besmele-i şerif'in esrâr-ı hakikatine vakıftırlar. Zira onlar Hazret-i Allah'ı anmakla öyle kendilerinden geçmişlerdir ki nihayetinde murad-ı ilâhi ile Hakk'ta fâni olurlar.

Varlığı atmış, benliklerinden geçmiş, Hazret-i Allah'a vasıl olmuş. Fenâbillah'a ermişlerdir. Hakk'ta fâni olan bir kul zaten artık Hakk'ın emrindedir, iradesi elinde değildir. Artık o Hakk'la bâki olmuştur.

Öyle olunca Besmele'de, O'nu zikreden de O olmuş olur. Niçin? Hazret-i Allah ile mülâkat yaptığı, Hazret-i Allah ile konuştuğu, yürüdüğü, baktığı için...

Besmele'nin Faziletleri:

Bu mevzu Abdülkadir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Gunyet'üt-Tâlibin" isimli eserinden teberrüken alınmıştır:

Allah adını şöyle oku;

Bismillah (Allah'ın adı ile) O, zıtları olmaktan yana şanı yücedir.

Bismillah (Allah'ın adı ile) O, dengi olmaktan yana münezzehtir.

Bismillah (Allah'ın adı ile) O, çocuk sahibi olmaktan yana mukaddestir.

Bismillah (Allah'ın adı ile) O, nurları nur eden Zât'tır.

Bismillah (Allah'ın adı ile) O, iyilere ikram eden yüce Zât'tır.

Bismillah (Allah'ın adı ile) O, kaderi takdir eden, kalpleri ve basiretleri nurlandırandır.

Bismillah (Allah'ın adı ile) O, seher vakitlerinde ebrar zâtların kalplerine tecelli eder.

Bismillah (Allah'ın adı ile) O, ahbabı ve sırları bilir. Sonra onları nurlarla aydınlattı; sırlarını ahbaba tevdi etti. Onları tehlikelerden korudu; yabancılarla bağlanmaktan aldı. Bu halde onlardan ağırlığı, yükü, hataları ve günahları sildi.

O yüce Zât ki, ta ezelden beri ihsan etmek ve fazilet vermekle sıfatlanmıştır; istiğfar edenlerin de günahlarını bağışlar.

Daima;

Bismillah (Allah'ın adı ile) diye oku. O öyle bir isimdir ki; ırmaklar onunla akar; ağaçlar onunla biter.

O öyle yüce Zât'ın ismidir ki; kullardan taat ehli kimselerin taatı ile beldeleri mamur eyler.

Beldelerin, dağlar gibi sütunları vardır. Yer, onlar sayesinde üzerinde onlanlara beşik gibi yayılmıştır. İşte bunları yapan o ismin sahibidir.

Bu yerin dağlar gibi sahipleri hayırlı kırklar olup bedeller arasından seçilmiştir.

Bunlar, yüce Rabb'i daima tenzih ederler; ortakları ve benzeri bulunmaktan.

Onlar, dünyada iken sultandırlar, ahirette ise, kullara şefaatçi olacaklardır.

Allah-u Teâlâ onları, âleme fayda, kullara rahmet için yaşatmıştır.

Allah adı (Bismillah); zikredenlere bir azık, güçlülere izzet, zayıflara sığınak, sevenlere nur, müştaklara sürurdur.

Allah adı ile ruhlar rahata kavuşur.

Allah adı ile bedenler necat bulur.

Allah adı ile gönüllere nur dolar.

Allah adı ile tüm işler düzene girer.

Allah adı, Allah'a güvenenlerin başında bir taçtır.

Allah adı, Allah'a ulaşanların kandilidir.

Allah adı, âşıkların tesbihidir.

Allah adını (Bismillah'ı) harf harf oku; bin bin ecir al. Sel gibi günahlar üzerinden akar gider.

Bir kimse, dili ile besmele okur ise, dünya onun için şahit olur.

Bir kimse, kalbi ile besmele okur ise, ahiret onun için şahit olur.

Bir kimse, içten içe sır dili ile besmele okur ise, onun şahidi yüce Mevlâ olur.

Allah adı, (Bismillah) öyle bir kelimedir ki; dillere onun tadı gelir.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; O'nun olduğu yerde gam olmaz.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; O'nunla nimetler tamamlanır.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; O'nunla sıkıntılar açılır.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; yalnız bu ümmete mahsustur.

Bismillâh Her Hayrın Başıdır:

Sâid Nursî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin Besmele hakkındaki beyanlarını hülâsa olarak alıyoruz:

"Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle.

Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin -tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.

İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi; diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kâtıü't-tarîka rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def' olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: "Bütün mevcudât lisân-ı hal ile, "Bismillâh" der." Öyle mi?

Evet. Nasıl ki, görsen; bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi nâmiyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet nâmına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.

Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk'ın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar...

Mâdem her şey mânen, "Bismillâh" der, Allah nâmına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, "Bismillâh" demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız." (Birinci Söz)



Bu yazı, besmele nedir, euzu besmelenin anlamı, besmelenin sırları ve faziletleri, besmele ile ilgili sözler, besmele ile ilgili hadisler, besmele ile ilgili hikayeler, besmele ile ilgili ayet, besmele ile ilgili kıssalar ile ilgilidir.